Tanrı’nın Pişmanlığı: Sisifos’un Yazgısı
5 Mart 2020 Hayat İnsan Felsefe

Tanrı’nın Pişmanlığı: Sisifos’un Yazgısı


Twitter'da Paylaş
0

“Neden ötürü, sayısız dünyayı yaratan, diğerlerini bırakıp da bizim dünyamıza, bir erkekle bir kadın elma yediler diye geliyor oturmaya ve ölmeye? İnzivaya çekilme gibi garip bu düşünce nereden doğdu?” - Thomas Paine

Tanrıya bağlılık hisseden insanların kimilerinin, tanrısız (ateist) olanlara karşı önyargılı olduğu gibi, kimi ateistlerin de inançlı insanlara karşı küçümseyici yaklaşımları olduğu açıktır. Muhakkak ki, aşırı olan bu iki uçtan da kaçınmak gerek. Ama körü körüne inanan kimi insanların da bilime karşı yaklaşımının herkes tarafından algılanması gerektiği kanaatindeyim. Niyetimi, bu yüzden satır başı yapmak isterim.

Körü körüne inançtaki temel sorun gerçeğe ulaşma kaygısızlığıdır. Yeryüzündeki bütün atmosferik olayların açıklamasını yapmak günümüzde kolaydır ama bilgi gerektirir; bundan yoksun olan bireylerin işi tanrıya havale etmesi ise çok kolaycı bir yaklaşımdır. Bilginin sonsuzluğu göz önüne alındığında bu yaklaşım kısmen kabul edilebilir bir durum, çünkü geçmişte birçok filozof ve bilim insanı da bu yönteme başvurmuştur. Bugün bildiğimiz temel fizik kurallarını açıklamakta zorluk çeken birçok âlim, o bilinmeyenin tanrının rolü olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmıştır. Büyük fizikçi ve matematikçi Sör Isaac Newton bile, (mekanik, optik ve kütle çekime dair ne varsa ona borçluyuz) gezegenlerin Güneş etrafındaki yörüngesel hareketlerini açıklarken, hepsinin başlangıçta tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarını öne sürmüştü. Ama bilimsel olarak açıklığa kavuşan tüm olgular, zaman içinde sadece tanrının vazifesi değiştirmiş ve ona palyatif görevler yüklemiştir (Bu, sadece geçmişi kapsayan bir süreç değildir). Tanrının daldan düşen her bir elmaya emir verdiğini düşünmek yerine, kütle çekim gücünü yaratıp her elmayı ayrı ayrı kontrol etmekten kurtulduğunu düşünmek daha akılcıdır tabii ki. Körü körüne inançlı olanlar veya geçimini tanrı üzerinden sağlayanlar ise, zaman içinde bu görev değişikliklerini takip etmekten sıkılmış ve bilinip bilinmeyen her ne varsa tanrıya bağlamayı uygun görmüştür. Tanrı, dinler, peygamberler ve kitapların gönderilmesi gibi önemli işler varken, kütle çekimi gibi basit işlerle uğraşıyor olmamalıydı mutlaka...

Cehaletin tercih edilmesi, tanrının fazla mesaiye kalmasına yol açabilirdi belki ama bu sayede kimileri de bilimsel gelişmeleri takip etmekten kurtulmuş olacaktı. Bu, bireylerin bilgiye ulaşmak için çaba sarf etme sorununu da ortadan kaldırırdı. Bu durumdan en hoşnut olan ve en çok faydalanan ise tabii ki otorite oldu. Çünkü araştırmayan ve sorgulamayan kitle, her zaman denetim altında tutulabilirdi! (Bu, zamansız ve mekânsız bir ilkedir.)

“Her kim ki bir tartışmada otoritenin fikrini öne sürer, o kişi asla aklını kullanmaz; sadece belleğini çalıştırır.” - Leonardo Da Vinci

Eğer Tanrı üzerinden bir tartışmaya başlayacaksak, ilk önce bu kavramla neyi kastettiğimizi iyi belirlemek gerekir. Geçmişte bütün toplumlar farklı tanrılara sahipti ve hepsi birbirini tanrısız olmakla suçluyordu. Birinin tanrısı öbürküsüyle çelişiyorsa güçlü olan taraf diğerini elimine etmek ya da kendi saflarına katmak ve kendi tanrısına inandırmak istiyordu. Geçmişteki farklılıkları göz önünde bulundurunca bugün hâkim olan dinlerin (Budizm hariç) aralarındaki farklılık o kadar fazla değildir. O, her şeyi bilen, her yerde olan, doğmayan, doğurulmayan, kadir-i mutlak olan bir tanrıdır. Evrenin ya da tüm evrenlerin yaratıcısıdır. Düzeni, olmasını istediği gibi kuran ve insan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine de karar veren bir yapıdır. En üst karar merciidir.

Tanrının kuralları belirlemesinde temel bir sorun, en azından tanrının neye göre kurallarını belirlediğini sorabilecek olmamızdır. Bu konuyu açmak için ahlakın kökenine bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Ahlak mutlak mıdır, yoksa sadece biyolojimiz ve çevremiz bağlamında ortaya çıkan bir davranış biçimi midir? Birçok dindar birey, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bizim için Tanrı'nın belirlediğini savunur. Çünkü doğru ve yanlışlar açıkça yazılı olarak iletilmiştir. Peki, tanrı gasp, cinayet, tecavüz ve cinsel istismarın kabul edilebilir olduğunu buyurmuş olsaydı böyle bir buyruk bu davranışları ahlaki mi kılacaktı? Körü körüne inananların bir kısmı bu soruyu (korkarım) ‘Evet’ diye yanıtlayacaklardır ama sanırım bilinç sahibi dindar insanların çoğu, tanrı böyle bir şey buyurmaz diyecektir. Evet, ben de çoğunluğa katılıyorum; ama o zaman tanrının böyle bir buyrukta bulunmamasının bir mantığı olduğunu da eklemeliyiz. Yine muhtemelen aynı mantık, bu davranışların ahlaken kabul edilebilir olmadığını söyler. Peki, o zaman tanrı zaten akla hitap edecekse, aracıya ne gerek var?

Düşünüp karar veriyor olmasının nasıl gerçekleştiği sorununu ele alırken tanrı mefhumundaki ana sorunun, fiziksel sistemin dışında duran, sistemin varlık bulması için gerekli koşulları önceden belirleyen bir şey olması gerektiği de fark edilebilir. Tanrı, uzay-zamandan ve tüm fiziksel gerçeklikten ayrı olarak var olan dışsal bir amil gibi ortaya çıkıyor. Günümüz fiziği, çoklu evren kavramı gerektiriyor olsa bile “O”, bu evrenlerin hepsinin dışında olmak durumunda gözüküyor. Bu bağlamda tüm bu evrenlerin yaratıcısının, birileri bir elma yedi diye ortalığı ayağa kaldırdığı fikri ise (en azından bana) mitolojik bir hikâye gibi geliyor. Bununla birlikte, bahsi geçen tanrının çok yerel kaldığı da ortaya çıkıyor. Doğadaki düzeni az da olsa inceleyen biri, evrene hayranlıkla bakar; onu tesis etmek için her şeyi aşan bir zekâ arayışına girmek zorunda olduğunu hisseder. O kişi, aynı mantığı kullanırsa kutsal kitaplardaki şahsileştirilmiş er tanrının yavanlığını fark eder. Evren, bizim vasat hayal gücümüzün üretebileceğinden çok daha tuhaf, çok daha karmaşık ve çok daha muhteşemdir. İşte bu yüzden felsefe ve teoloji, varoluşumuz hakkında kafamızı karıştıran soruları kendi başına ele almaktan acizdir.

Aristo, “İlk Neden”i tanrıyla bir tutmanın o kadar tatmin edici olmadığını, Platoncu bir ilk neden kavrayışının kusurlu olduğunu, bu yüzden de evrenin ebedi olması gerektiğini düşünüyordu. Bir başlangıç ya da bir bitiş yoktur, der Aristo. Elbette ki boş uzayın ya da boş uzayın doğabileceği mutlak hiçliğin önceden hep var olduğu ve sonsuza dek var olacağı bu hususta verilebilecek en basit cevaptır. Ne var ki adil olmak gerekirse bu cevap, bir yaratılışa hükmeden kurallar varsa, o kuralları neyin koyduğu gibi olası bir soruyu gerektiriyor ki bu da elbette cevaplanamaz bir soru. Zaten tüm dini kitaplar bu yüzden tanrıyı kimin yarattığı ya da ondan önce ne olduğunun sorgulanmasını yasaklamakta.

Ne olursa olsun, asıl yararlı olan şey bu soru üzerine kafa yormak değil, içinde yaşadığımız evrenin nasıl evrildiğini, evrilmekte olduğunu ve işleyişi varoluşumuza hükmeden süreçleri ortaya çıkarabilecek heyecan verici keşif yolculuğuna katılmaktır. İşte bilim bu yüzden vardır. Steven Weinberg'ün söylediği üzere: Bilim tanrıya inanmayı imkânsız kılmaz, tanrıya inanmamayı mümkün kılar. Bilim olmaksızın her şey bir mucizedir. Bilimle birlikte hiçbir şeyin mucize olmaması olasılığı ortaya çıkar.

"Rüya ya da kâbus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamalıyız. Bilimin, en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği gerçek bir dünyada yaşıyoruz. Taraf tutarak onu bir oyuna çeviremeyiz." - Jacob Bronowski

Tanrının ya da amacın olmadığı bir evren, bazılarına acımasız hatta anlamsız gibi görünebilir. Ama bu, varoluşumuzu daha bir inanılmaz kılar, bizi eylemlerimizden anlam çıkarmaya, burada olduğumuz, bilinçle ve bunu yapabilmemizi sağlayacak fırsatlarla donatıldığımız için Güneş'in altındaki kısacık deneyimimizi en iyi biçimde değerlendirmeye yöneltir. Bronowski’nin dediği gibi, rüya mı yoksa kâbus mu olduğu hiç önemli değildir; evren biz öyle de istesek böyle de istesek olduğu gibidir. Bir yaratıcının olması ya da olmaması bizim arzularımızdan bağımsızdır. Ne olduysa oldu ve kozmik bir ölçekte oldu. Bu ölçekte olacak olan her şey de bizim isteklerimizden bağımsız olarak gerçekleşecek. Olmuş olanları etkileyemeyiz, olacakları da etkilememiz pek olası değil; ama yapabileceğimiz bir şey var, o da varoluş koşullarımızı anlamaya çalışmak. Bunu da yapabileceğimiz tek bir alan gözükmekte. Varoluşumuz, önemimiz ve evrenin anlamı hakkında felsefi sonuçlara varmak istiyorsak, vardığımız sonuçların ampirik bilgiye dayanması gerekiyor. Açık olan bir şey var ki, üzerinde yaşadığımız küre ve tüm bu evren hakkında bugüne kadar tüm öğrendiklerimiz bilimsel çabalar sonucu edinilmiştir. Bu çaba, Sisifos’un ebedi vazifesi gibidir. Zirveye doğru zorlukla iteklediğiniz kaya, dağın zirvesine varmadan elinizden kayacaktır. Bu, Zeus’un emridir (Sisifos buna yazgılıdır). Kayanın yuvarlanıp gitmesini izlersiniz ama aynı işe yılmadan yeniden başlamalısınız. Camus'nün zihnindeki Sisifos gülümsüyor ve öyle yapıyor…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR