Tarih, Siyaset, Roman
29 Ekim 2018 Edebiyat

Tarih, Siyaset, Roman


Twitter'da Paylaş
0

İyi tarihi romanlar geçmiş dediğimiz “gizemli” zamanı, onun renklerini, milli bilinçlerin yapacağı gibi bir ders vermek, kıssadan hisse çıkarmak, yazının başında değindiğim resmî tezleri farklı kılıflarda sunmak için tasarlanmazlar...

Siyasi ve tarihi romanlarda bir “tez” ileri sürmemek, neredeyse bu tür romanların evrimi süresince pek de aksi düşünülmeden kabullenilen bir olgu; büyük devrimlerin yaşandığı, sınırların dağılıp belirlendiği, ulusların şekillendiği dönemlerden, bu dönemlerden çıkan büyük romanlardan bu yana, kimi başarısız örnekleriyle karşılaşmış da olsak, teorisi ve uygulamasıyla gittikçe daha kesin bir mantık edindiği de söylenebilir: Toplumları seferberliğe çağıran, galeyana getiren, tarihsel bir kök arayışı üzerinden ulus bilinci aşılayan romanlar, güncelliklerini ve aciliyetlerini yitirdikçe, birer istatistik öğesi olmaktan, diğer bir deyişle yavaş yavaş unutulmaktan başka bir kader edinememiştir; en azından modern romanın uzun zamandır aldığı yön bize böyle bir seyir sunmakta.

Yoğun siyasi gündemlerin sürüp gittiği ve resmi tarihsel söylemlerin cilalanıp parlatıldığı ülkelerde, yazarın bunlara mesafe edinebilmesi için romanın daha içsel unsurları üzerinden, deyim yerindeyse, yeni bir “siyaset” yürütmesi gerekir; bunu öncelikli olarak sağlayabilmesi için de sırtını belli başlı şeylere hemen dönmesi… Özgünlüğe ve farklı bir sese duyduğu inançla yapabileceği şeylerin başında, elbette, romanının yapısını bu hayattan ve görünen gerçeklikten daha derin ve anlamlı ikinci bir dünyanın parçasına çevirme gayreti gelir: Ama kurgusallığı öne çıkaran ve yazarın belli belirsiz müdahalelerini öngören böyle bir yaklaşım tam olarak ne söylemek istemektedir?

Tarihi yeniden icat etme fikri son derece ilham verici olsa da, bana kalırsa tarihi romanların son aşamada bağlı kalacakları kimi çerçeveler, ölçütler de bulunur. Buna karakterler, kişilikler üzerinden bir örnek verecek olursam: Ruh hallerini, kişilerin psikolojilerini ağırlıklı olarak ve neredeyse tahlile varırcasına bir başlarına vermek “modern” romanın bir unsuru olabilirken, tarihi romanlarda bu ruh hallerini, duygulanımları ve düşünceleri hep daha dışsal gerçeklerle, somut maddi ayrıntılarla belirli bir denge ve ilişkisellik içinde vermek daha mantıklı görünür. Dönemsel, bilinen detayları ve çağın kendine özgü ruhunu da aslında pek ıskalamadan edinilecek böyle bir perspektifle, “tarihi günümüze taşımak” gibi, bu tür romanların en büyük günahı da bir ölçüde giderilmiş olur. Benzer biçimde siyasi romanlarda, yoğun güncel tartışmalardan, karakterlere yüklenmiş fazladan bir yük gibi duran “retorik” konuşmalardan kaçınmak da bazı belirgin sorunların çözümü olabilir.

erhan sunar

İkisinde de, hem siyasi hem de tarihi romanda, gerçekçiliğin, belgelere dayanmanın payını önemsiyorum. Resmî bir mantığa, söylevsel bir tutuma dayanmadıkça, böyle bir nesnellik arayışı bir zenginlik de sağlayabilir: Bugün hangi okur, Gülün Adı’nı, onca ansiklopedik yoğunluğuna karşın, sadece bir Ortaçağ resmi gibi okuyabilir ki? Ama Umberto Eco, roman boyunca asıl tasalarından birinin belirgin bir şüphecilik ve paranoya dozu üzerinden yeni, sorgulanabilir bir gerçeklik yaratmak olduğunu her an hissettirmeseydi, bugün onu belki de yazarının bilim insanı kimliğiyle de örtüşen bir belge yığını gibi okuyacaktık… Ya da daha yakın ve bu konuda aykırı bir örnek olarak, Beyaz Kale: Birbirinin yerine geçecek kadar yoğun (ve son derece çağdaş çağrışımlı) psikolojik “dünyaları” olan iki kişi, Hoca ile Venedikli Köle, karakterlerinin neredeyse bütün nüanslarına dek aynı zamanda kültürel, toplumsal kodlarla da işlenmişlerdir ve bu incelikli romanı söz konusu iki netameli bölge arasında kurduğu zarif denge sayesinde benimsiyor, öyle değerlendiriyoruz bugün.

Bence bu anlamda iyi bir tarihi roman, gerçekliğin ayırdında ve onun peşine düşmüş sinik okurla, daha kaygısız saf okuru aynı anda memnun edebilecek romandır.

Siyasi romanların aceleci bir güncellikten, yazarın ülkesindeki ya da dünyadaki politik gidişata kimi zaman duyduğu sahici öfkeden gücünü alan yanlarına karşın, tarihi romanların hep bir saflık, ancak geçmişin derinliklerine inildikçe anlamını bulacak bir hayalcilik özlemi taşıdığını ileri sürersem, gerçeklerle, hakikatle kurduğu bağa daha başka bir yönden de yaklaşmış oluruz: Kötü örneklerinin aksine, çağcıl siyasi romanların da bir miktar aksine, iyi tarihi romanlar geçmiş dediğimiz “gizemli” zamanı, onun renklerini, milli bilinçlerin yapacağı gibi bir ders vermek, kıssadan hisse çıkarmak, yazının başında değindiğim resmî tezleri farklı kılıflarda sunmak için tasarlanmazlar; hakikatlerle ilişkilerini böyle düzayak yollarla kazanmazlar hiç. Kimi örnekleri tarihe bağlı, ama sonuna dek oyuncu da olabilirler hatta: Yazarın belgelerle, tarihsel bilgilerle giremediği yarı karanlık bölgeleri mantıklı fantezilerle, paradokslarla, oyunlarla ya da yine Gülün Adı’nda olduğu gibi dönemin içinden de beslenebilecek felsefi soruşturmalarla “aydınlatma” çabası, bu romanlara bambaşka ve daha yaratıcı bir gerçeklik atfeder. Bence bu anlamda iyi bir tarihi roman, gerçekliğin ayırdında ve onun peşine düşmüş sinik okurla, daha kaygısız saf okuru aynı anda memnun edebilecek romandır.

Siyasi romanların çürütülebilir, aksi iddia edilebilir birçok detayı olabilirse de, tarihi romanlarda yazarın hayal gücünün ölçüsünün, dayanaklarının sınırları her zaman için bir miktar daha hoşgörü ister okurdan: Gerçeklerin, tuhaflığa ve çarpıtmaya eğilimli bir zihnin süzgecinden geçiyormuş gibi bambaşka anlamlara dönüşmesine siyasi romanlar ne kadar izin verirler, pek örneği yok; ama tarihi romanlar her zaman için buna açıktırlar ve bu yüzden de birçok örneğinin üzerinde kolaylıkla fikir birliğine varılamaz. Sözgelimi Mehmed Uzun’un Kader Kuyusu romanında fotoğraflar aracılığıyla tarihsel verilere açılma arayışının, başkişisi Kürt aydını Celadet Bedirhan’ın yaşamının maddi detaylarına ışık tutma çabasının okur nezdinde bir doğruluk ölçütü varsayılsa bile, bu durum romanın içsel dünyasına dair pek bir şey açıklamaz.   

Yine de, ister geçmişin bir yerinde ister günümüzün tam ortasında geçsin, tarihin de siyasetin de romana girişi pek değişmeyecek bir ön kabule dayanır: Yazarın tasvir ettiği dünya ve ilişkilere hem gerçeğe benzeyen hem de, daha sanatsal bir benzetmeyle, “plastik” bir algı alanı, bir özerklik atfetmesine. Çünkü ancak bu şekilde gerçeklerle bağımız hem bastırılmamış hem de kopmamış olur – bu türden romanların okura sunabileceği en kapsamlı vaattir bu.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR