Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Yazmak
16 Şubat 2019 Edebiyat Roman

Tarih ve Toplum Tezleriyle Romanlar Yazmak


Twitter'da Paylaş
1

Kemal Tahir’e göre, Doğulu devletlerin tarihsel ve toplumsal gelişmesi yapısal olarak Batı’dan çok farklı bir süreç izlemiş, Batı’da görülen üretim biçimleri ve sınıf yapıları bizde teşekkül etmemiştir.

Romanı araçsallaştırırken bile okutturan bir yazardı Kemal Tahir. Göl İnsanları (1955) adlı hikâye kitabıyla başlayıp Bir Mülkiyet Kalesi (1977) romanıyla noktaladığı edebiyat hayatında Osmanlı devletinin üretim ilişkilerinden bu ilişkilerin çözülmesiyle baş gösteren sorunlara, işgal yıllarından Milli Mücadele’ye, İttihatçılar arasında bir hesaplaşma olarak gördüğü Cumhuriyet’in ilk yıllarına, Serbest Fırka’dan Kürt isyanlarına, oradan Batılılaşma ve değerler yitimine, köye, cinselliğin türlü çeşidine, hapishanelerin kepazeliğine kadar dillendirdiği çok sayıda meseleyle –ve roman kişileriyle– Cemil Meriç’in ifadesiyle, Türk romanının sınırlarını genişletmiştir. Ama romanlarıyla asıl genişletmek istediği tarih ve toplum tezleridir ki romancılığını daraltan tam da budur. 

Kemal Tahir’in köy hayatını, kırsal kesimdeki mülkiyet ilişkilerini, bu ilişkilerin yozlaşma ve çözülme sürecini işlediği Göl İnsanları’ndaki hikâyeleri, Sağırdere, Körduman, Rahmet Yolları Kesti, Kelleci Memet ve Bozkırdaki Çekirdek ile Çorum Üçlemesi olarak adlandırılan Yediçınar Yaylası, Köyün Kamburu ve Büyük Mal romanları, köy gerçeklerini anlatan romanların büyük ilgi gördüğü, hatta siyasi bir duruşun işareti sayıldığı yıllarda yayımlanmıştı. Ancak bu akımın genel karakteristiklerine uymazlar. Cahillik, yoksulluk, geri kalmışlık ve boyun eğmişlik nesnel gerçeklikler oldukları ölçüde kuşkusuz bu romanlarda da görülecektir, ne var ki bu nesnelliğin resmini çekip belgeselini yapmak ya da köylüde devrimci bir öz aramak amaçlanmamıştır. İlk hikâyelerini ve romanlarını okuyan Nâzım Hikmet’in beğeni ifadesinin altına eklediği “fakir ve zengin köylü münasebetlerinin, derebeylik bakayası, sınıf ve tabaka çatışmalarının eksikliği” uyarısını da dikkate almayacaktır Kemal Tahir. Onun iddiası başkaldırının imkânsızlığıdır. İmkânsızlığı tarih tezleriyle temellendirecek, köyü tanımanın sadece gözlemle değil, Osmanlı mirasını, Anadolu tarihini, toplumun geçmiş kültür ve geleneklerini bilmekle mümkün olabileceğini söyleyecektir. 

Peki nasıl bir tarih, nasıl bir gelenek ve miras kalmıştı geriye? Kemal Tahir’e göre, Doğulu devletlerin tarihsel ve toplumsal gelişmesi yapısal olarak Batı’dan çok farklı bir süreç izlemiş, Batı’da görülen üretim biçimleri ve sınıf yapıları bizde teşekkül etmemiştir; yani Kölecilikten, Derebeylikten ve Kapitalizmden geçmemiştir Türk toplumu. Yazarın görüşlerini özetlemeyi Selahattin Hilav’dan alıntılayarak sürdüreyim: “Bizdeki klasik toplum, merkezi iktidar çevresinde toplanmış üretici halk kitlelerinden teşekkül eden bir ekonomik-sosyal yapıdır. Bu yapıda, merkezi iktidarın temsilcisi olan devlet ve bu devletin taşıyıcısı olan yönetici kadro (zümre) büyük önem taşır. Klasik Türk toplumundaki sınıflaşma olayı, Batı’daki sınıflaşma olayından farklıdır. Bundan ötürü, Klasik Türk toplumundaki sınıflar ve sınıf mücadelesi de Batı’dakinden farklıdır.” Öyleyse, Kemal Tahir’e göre, Marksist tarih teorisini Osmanlı-Türk toplumunun kendine özgü tarihsel ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı somut gerçeklikler, bize özgü somut gerçeklikler açısından yeniden ele almak gerekir. 

Kemal Tahir’in Osmanlı’nın sonlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan çözülme ve yeniden yapılanma dönemini ele alırken göstermek istediği; Osmanlı devlet geleneğinden uzaklaştıktan sonra devletle toplum arasında organik ve kollayıcı bir ilişkinin kalmadığı ve devletin Batılılaşma adına köylüyü varoluşuna hiç de uygun olmayan bir kimliğe zorladığıdır.

Romanlarıyla tam da bunu yapmaya soyunacaktır Kemal Tahir. Batı’nın feodal lorduyla Anadolu’nun köksüz ağasını bu nedenle kıyaslamayacak, halk kitlelerinin ve emekçi sınıfların Türkiye’deki boyun eğmişliğini ve durağanlığını, devletin ve mülkiyet ilişkilerinin farklılığında bulacak ve tezlerini –tam da Yaşar Kemal’in devlete ve ağaya başkaldıran İnce Memed’inin heyecan yarattığı bir dönemde yazdığı– Rahmet Yolları Kesti’de romanlaştıracaktır. Bu romanda, ağalığa değil, yiğitliğin ve kırsal kesim değerlerinin temsili olan ağalık geleneklerinin yitimine duyulan hüzün yansır. Eşkıyalık da yiğitlik, nam ve silah üzerine kurulu geleneğinden kopmuştur; yeni mülkiyet ilişkileri, yani kapitalizm yiğit eşkıyayı komik bir çapulcuya dönüştürmüştür. Böyle bir durumda devletin gücü karşısında eşkıyanın hiç şansı kalmamıştır. Ağanın ya da eşkıyanın kol kanat gerdiği köylülerse hain, çıkarcı ve kurnazdır artık. Ancak kapitalizm karşısında köylü kurnazlığı da işe yaramaz, çünkü koruyucu, kollayıcı ve kadir devlet geleneği kötü siyasetçilerin elinde yozlaşmıştır. Yanlış tarım politikaları, mesela üretime dönmeyen krediler köylüyü daha da yoksullaştırmış, aldığı üç beş kuruş krediyi düğün dernek kurup havaya savuran köylü, tüccarın elinde eskinin marabasından daha acınası bir hale düşmüştür. 

Kemal Tahir’in Osmanlı’nın sonlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan çözülme ve yeniden yapılanma dönemini ele alırken göstermek istediği, Osmanlı devlet geleneğinden uzaklaştıktan sonra devletle toplum arasında organik ve kollayıcı bir ilişkinin kalmadığı ve devletin Batılılaşma adına köylüyü varoluşuna hiç de uygun olmayan bir kimliğe zorladığıdır. Hikâyeler Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanırken toplumda, hayatın akışında ve zihniyet biçimlerinde değişim görülmez, yegâne değişim Cumhuriyet devrimlerinin yukarıdan aşağıya, zorla uygulanmasıdır. Mesela Bozkırdaki Çekirdek’te söz konusu uygulamaların somutlandığı yer Köy Enstitüleri’dir ki, Cumhuriyet’e bağlı öğrenci ve öğretmenlerine rağmen Batı’dan kopya edilen enstitü modelini Anadolu gerçeğinden kopuk, köylüyü köyünün içinde zapturapt altına alma girişimi olarak işleyecektir Kemal Tahir. 

Roman kişileriyle birbirine bağlanan Esir Şehrin İnsanları, Esir Şehrin Mahpusu, Yol Ayrımı, Bir Mülkiyet Kalesi ve Hür Şehrin İnsanları ile mütareke yıllarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanırken Yorgun Savaşçı’da bütünüyle Milli Mücadele’ye odaklanır. Devletin zaafa düştüğü anlarda sınıf ya da din gibi birleştirici yapı ve kurumları olmayan Doğulu toplumların çözüleceğine ilişkin tezleri bu romanlara da sinmiş, Milli Mücadele’nin halkın değil İttihat Terakki kökenli –asker, sivil– bir grup aydının eseri olduğu vurgulanmıştır. İttihatçılar arasındaki post kavgası ve tasfiye süreci ise Kurt Kanunu’nun konusu olacaktır.

Esir Şehir Üçlemesi’nin ilk iki romanında umutlu gibidir Kemal Tahir. Üçlemenin 1971’de yayımlanan son kitabı Yol Ayrımı’nda ise karamsar bir tablo çizer. Roman kişileri Cumhuriyet devrimlerinin getirdiği yeniliklere karşı şüphecidir artık, devletse 1930’lara gelindiğinde despotik bir hüviyete bürünmüştür. Ölümünden sonra yayımlanan Bir Mülkiyet Kalesi ve Hür Şehrin İnsanları’nda da altını çizecektir; devlet kurulmuştur kurulmasına ama yüzünü Batı’ya çevirerek gelenekten ve halktan kopmuştur. Bundan sonra, tıpkı Osmanlı Devleti’nin çözüldüğü mütareke günlerindeki gibi, bir yozlaşma tablosu çıkacaktır ortaya. 

Üçlemeye başladığı 1956 yılında böyle bir akış, on beş yıl sonrası için böyle bir son planlamış mıydı elbette bilemiyoruz, ama geçen yılların Kemal Tahir’in Cumhuriyet’e bakışında bir değişime neden olduğu iddiası mesnetsiz değildir. İttihatçıların dramını işleyen –çok tepki çekmiş– Yorgun Savaşçı ve Kurt Kanunu romanları bu değişimin kilometre taşlarıdır. 

Marx’ın “Asya Tipi Üretim Tarzı” (ATÜT) tespitlerinden yola çıkan bir tarihsel bakışla yazılan ve Türkiye’de bu tür romanlara saygınlık kazandıran Devlet Ana (1967), edebi olmaktan ziyade Osmanlı’nın düzenine ilişkin –ATÜT merkezli– bir tartışmaya yol açmıştı. Kemal Tahir’in başını çektiği “Yeni Osmanlıcı” akımın Osmanlı’yı farklı bir gelişme şemasıyla değerlendiren tarih tezlerinin bir tarih metni üzerinden değil de bir roman vasıtasıyla popülerleşmesi, edebiyatın toplumdaki alımlanma biçimini ve etkisini göstermesi açısından önemlidir. Devlet Ana, roman biçiminde kitaplaşan bir tarih metniydi aslında. Kayı boyunun aşiretten devlete evrilişini kendi tarih tezlerine uygun doğrultuda aktarabilmek amacıyla roman anlatısının dışına çıkan Kemal Tahir, topluma, gelenek ve göreneklere, ahlak kurallarına ve Anadolu’daki diğer topluluklarla Bizans’a dair hem çok uzun hem de fazlasıyla teorik bilgiler aktarmaktan kaçınmamıştır. 

Şimdiye kadar romanlarının içeriği ve Kemal Tahir’in sorusallaştırdığı meseleler üzerinde durulmasının yazarın romanlarına geçmişte de reva görülen muamelenin tekrarı, yani edebi bir eserin edebiyat dışı bir kantarda tartılması anlamına geldiği düşünülebilir ve öyledir. Ancak tartının kurallarını koyan da Kemal Tahir’in kendisidir. Toplum ve tarih teorisiyle roman teorisini birleştiren, “sahici Türk romanının işçimizle köylümüzün realitesinden doğacağını” iddia eden odur. Toplumsal ve tarihsel verilerin yokluğunda bu roman dışı incelemelerin romancı tarafından yapılması gerektiğini, bunsuz bir roman yazılamayacağını, romancı olunamayacağını ilk vurgulayan yine Kemal Tahir olmuştur. 

Kemal Tahir’in romana, devlete, tarihe ve topluma ilişkin pek çok görüşünü, Esir Şehrin İnsanları’nda kahraman mertebesine yükseltilen Yakup Cemil’e ya da Kurt Kanunu’nda filozoflaştırılan Kara Kemal’e ve genelde İttihatçılara duyduğu muhabbeti, hayali bir geçmişin değerlerine duyduğu sevgiyi hiç paylaşmadığım gibi...

Hikâyesini anlatıcının bakış açısından doğrusal bir akışla aktarırken, zaman zaman anlatıcıyı geri çeker Kemal Tahir, karşılıklı diyaloglar gereği anlatıyı karakterlerden birisinin bakışından, o karakterin bilgi ve yorumları olarak sürdürür. Tarihsel olayların ve toplumsal koşulların bu şekilde sunulması didaktik bir anlatımdan sakınmak ve dramatik yapıyı korumak içindir. Anlatıcının sınıfsal ve kültürel özelliklerine göre de bilinçli bir şekilde algılama hataları, yanlışlıklar, abartılar, mistifikasyonlar yapar. Bu ona hem olayların farklı yorumlanışlarını ortaya koyma fırsatı verir hem de hikâyeye bir miktar mizah katar. Ancak romanlarının yumuşak karnı tam da burasıdır. Çünkü ne kadar geri çekilse de, roman kişilerinin uzun konuşmalarının ardındaki anlatıcının varlığı/kimliği bellidir. Konuşan Kemal Tahir’dir ve söz alan bütün roman kişileri bireysel varoluşlarının ötesine geçmek ve kendileri dışındaki şeylerin –kurumların, misyonların, değerlerin– taşıyıcısı olmakla yükümlüdür. Böylelikle pek çok romanda o dönemin bilgi ve birikimine uygun düşmeyen tiratlara şahit oluyoruz. Mete Tunçay, bu uyumsuzluğu Kemal Tahir’le ölümünden bir gece önce tartıştığını söylüyor: “Ben dedim ki, ‘Beyefendi bu Kara Kemal şimdiden 30 bin sattı. Ben bir Kara Kemal biyografisi yazsam, 500 kişi ya okur ya okumaz. Sizin Kurt Kanunu’ndaki Kara Kemal, tarihteki Kara Kemal’den, bir tarihçinin biyografisini yazacağı Kara Kemal’den daha gerçek. Ama sorun şu: Kara Kemal marksist analiz yapıyor. Bildiğimiz tarihteki Kara Kemal’in bunu yapması mümkün değil!’” 

Kemal Tahir’in romana, devlete, tarihe ve topluma ilişkin pek çok görüşünü, Esir Şehrin İnsanları’nda kahraman mertebesine yükseltilen Yakup Cemil’e ya da Kurt Kanunu’nda filozoflaştırılan Kara Kemal’e ve genelde İttihatçılara duyduğu muhabbeti, hayali bir geçmişin değerlerine duyduğu sevgiyi hiç paylaşmadığım gibi romanlarında fazlasıyla tafsilata kaçtığı, insanlar ve olaylardan çok tarih tezlerini anlattığı, roman estetiğini zedelediği yolunda Kemal Tahir’e yönelik eleştirilere de katılıyorum. Ama Kemal Tahir bu eleştirileri hiç umursamamıştır. “Sebebi şudur,” diyecektir bir söyleşisinde, “roman, gerçek roman, büyük roman yavaş cereyan etmek zorundadır. Bunun yavaş cereyan etmesi için yer yer kesilmesi gerekir... Romanın zaman zaman duraklaması ve zaman zaman okuyucunun iyice sindirmesi, kendini toparlaması gerekiyor. .... Biz Devlet Ana’da, iki aylık bir devreyi anlatırız. İki aylık devrede topladığımız şeylerin hiçbiri öyle kolayca tarih kitaplarında, ansiklopedilerde, makalelerde bulunur şeyler değillerdir. Hepsi, iğneyle kuyu kazarcasına elde edilmiş, yan yana getirilmiştir. Elimizde olsaydı belki daha da çok bilgi katardık. Bulabildiğimizin azamisini kullandık. Bence kitabımıza zarar vermedi, çünkü yetmedi. Tafsilat bence azdır bile.” 


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Bülent Öztürk
Öyle bir anlatmışsınız ki Kemal Tahir okusak mı okumasak mı bilemedim! Tahsin Yücel'in Yazın ve Yaşam kitabında çok güzel gömmüş: "almadan çöpe atın" demeye getirmiş :-)
4:46 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR