Tarihsel Felsefi Bir Masal: Tanrıçanın Gözdesi
30 Haziran 2019 Felsefe

Tarihsel Felsefi Bir Masal: Tanrıçanın Gözdesi


Twitter'da Paylaş
0

Romanın sıklıkla vurguladığı talih düşüncesi, karakterlerin günlük hayatlarının yaver gitmesi için başvurdukları ritüellerle birlikte yansıtılır.

Antropolojinin, tarihin ve felsefenin bilgisinin masalsı bir romana konu edilmesi, Deleuze’ün Felsefe Nedir kitabında vurguladığı gibi, bilimin, sanatın ve felsefenin ortak vasfı olan yaratıcılığa dair düşünmemizi sağlar. Bir romanın yaratılmasında farklı bilimsel, sanatsal, felsefi düşüncelerin varlığı, düşünce perspektiflerimizde dönüşümlere etki eder. Oğuz Adanır’ın Doğu Batı Yayınlarından basılan Bir Antikçağ Masalı-Tanrıçanın Gözdesi adlı romanı, antropolojiye, tarihe ve felsefeye dair bilginin masala dönüştüğü ilgi çekici bir eser.

Deleuze, felsefenin üç kez yeniden yurtlandığını yazar: ilki, geçmiş, antik yunan düşüncesindedir; ikincisi, şimdi, yaşanan çağdaki demokratik toplum üzerindedir, üçüncüsü, gelecek toplum üzerindedir. Adanır’ın romanı, felsefi açıdan farklı zamansallıklar ile ilişki kurabilecek yetkinlikte bir eserdir. Geçmiş ile ilişkisi, antropolojik ve tarihsel düşünceler üzerinden kurulmuştur. Yaşanan çağ ile ilişkisi, özgür düşüncenin kendini gerçekleştirebilmesinin nasıl zihniyet dönüşümleri gerektirdiğine yaptığı vurgu ile açıklanabilir. Gelecek toplum ile ilişkisi, özgür tinlinin perspektifinin olayları ve olguları yorumlayış biçiminde kendini gösterir. Roman, geçmiş, yaşanan ve gelecek toplumsallıkla yakından ilgili felsefi düşünceler içermektedir.

Bir Antikçağ Masalı-Tanrıçanın Gözdesi adlı masalsı, felsefi, tarihi roman, Roma İmparatorluğu döneminde, Neron’un şatafatlı gladyatör oyunları tertip ettiği bir zamanda, filozof Seneca’nın iktidara danışmanlık yaptığı, Hristiyanlığın yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı günlerde geçmektedir. Roman, ayrıca tarihi bilimsel bilgilerin, sanat tarihine, mitolojiye dair açıklamaların, felsefi düşüncelerin, siyaset biliminin perspektifinden süzülmüş toplumsal gözlemlerin olduğu bir metindir.

Roman, güzelliği dillere destan olmuş köle Saronya’nın, Saronya’ya âşık ressam Pityus’un, Pityus’a aşkından dolayı Saronya’dan nefret eden Nika’nın, Nika’nın ailesi Romalı komutan Lusyus ve eşi Venusta’nın, Nika’yı kaçıran ve ona âşık olan İdrieus’un, Saronya’yı himayesine alan hatip Atalis’in ve Saronya ile Pityus’un kızı Phyrene’nin hikâyesi etrafında oluşturulmuştur. Roman, Saronya’nın hayat hikâyesinin ana öykü olduğu ve Saronya’nın çevresinde olan karakterlerin de bu hikâye ile ilişkili olarak anlatıldığı yan öykülerden oluşmaktadır. Saronya’nın hayat hikâyesinin kızları Phyrene tarafından geçim kaygısı ile bir masala dönüştürülmesi ile kuşaktan kuşağa aktarılmış bu hikâye, romanın masalsı biçimini belirlemiştir.

Saronya, Komutan Lusyus’un ve Venusta’nın emrinde bir yaşam sürmekteyken, ailenin yakın dostu ressam Pityus ile aralarında bir aşk gelişmiştir.  Lusyus’un kızı Nika da ressam Pityus’a aşk beslediğinden, Saronya’dan nefret etmeye başlamış ve hatta onu öldürmeyi düşünecek kadar tuzaklar hazırlamıştır. Saronya’nın, Lusyus’ların aile dostu Pityus ile yakınlaşması, dönemin kültürel koşulları bakımından hoş görülmez, çünkü; bir kölenin özgür bir insan ile ilişki geliştirmesi genel kabullere uygun değildir. Nika’nın Saronya’dan nefreti artık ayyuka çıkmıştır. Saronya, bilge bir kadının ona tavsiyelerine uyarak, kaçıp, Diana/Hekate tapınağına sığınır. Nika, Saronya’dan kurtulmak için onu tanrılara adak olarak sunduğunu belirten bir mektup yazar. Saronya için tapınakta yeni bir hayat başlar ve tanrıça Diana’ya hizmet etme yolunda yeteneklerini geliştirir. Saronya kısa bir sürede, tapınaktaki ayinleri yönetecek olgunluğa erişir. “Hekate’nin gizemlerine vakıf” olacağı günler başlamıştır. Tapınaktaki rahipler Saronya’nın “tapınaktaki en onurlu yüksek makam için biçilmiş kaftan olduğunu” düşünmeye başlamışlardır. Ancak Nika’nın nefreti sükûnete ermemiştir, Saronya’nın ölümü için planlar yapmaya devam eder. Saronya’yı tapınaktan kaçıran adamlar, onu öldüremezler ve sonunda Saronya, ikinci kez köle olarak satılır. Bu arada Pityus onu aramaktadır. Nika’nın Saronya’dan nefreti azalmaz, Roma’nın önde gelen insanlarından olan Seneca ile görüşerek, Hekate tapınağının sahip olduğu servetin ele geçirilmesinin Roma iktidarı için gerekli olduğu konusunda teşviklerde bulunur. Saronya’nın yaşadıkları, bu hikâyenin anlatıcılarından olan, romanın sonunda Saronya ve Pityus’un kızları olduğunu anladığımız, Phryne vasıtasıyla kuşaktan kuşağa aktarılmış biçimde sunulmuştur. Phryne, bazen üç güne yayılmış bir biçimde Saronya’nın hikâyesini anlatır ve insanlar çok uzaklardan dahi gelerek bu masalı dinlerler.

Roman, insanların evren hakkındaki bilgiden yoksun olduğu zamanlarda, insan aklının metafizik yöneliminin kaynağında korku duygusunun var olduğu antropolojik fikriyatı vurgulayarak açılır. İnsan aklının bu korku çağında, “gizem, doğaüstü varlıklar, büyü, kehanet, cinler, periler..” düşüncesini ürettiğini belirtir. İnsan aklının yeteneklerinin gelişmesinin ancak yığınlardan farklı düşünebilen istisna kişilerin cesaretine bağlı olduğunu vurgulayan romanın girişi, Nietzsche’nin özgür tinli kişisinin dünya ile ilişkisine dair esinlenmeler taşımaktadır.

Roman, köleliğin var olduğu toplumsal koşullarda, ilkel toplumlara özgü simgesel düşünmenin hala varlığını sürdürdüğünü, farklı veçhelerinde felsefi düşünceler olarak ifade ediyor. Mitolojik düşünme biçiminin ilkel insan toplumları ile ilişkisi, antropolojik felsefi bakış açısından romanın içindeki düşünceler olarak karşımıza çıkıyor. Kölelerin ve efendilerinin aynı metafizik bakış açısının etkisinde oldukları da ayrıca vurgulanıyor. Efendilerin özgür insanlar oldukları hakkındaki yaygın kabulü aşındıran felsefi tezler, özgür düşünmek için kat edilecek uzun düşünme süreçleri olduğu biçiminde ifade ediliyor.

ouz adanır

Romanın genelinde özgür düşünme ve özgür irade düşüncesi, Nietzsche’nin, değer yargılarını yeniden değerlendiren felsefi perspektifini anımsatan düşüncelerle tartışma konusu ediliyor. Roman, çok katmanlı yapısının bir özelliği olarak, sanat tarihinden, kültür tarihçiliğinden, ilkel toplumlar hakkındaki antropolojik düşüncelerden, felsefi görüşlerden faydalanarak oluşturulmuş. Romanın ana öyküsü, romana adını veren Tanrıçanın Gözdesi Saronya üzerine kurulu olmakla birlikte, romanın tarihsel ard alanı, dönemin kültürel yapısını, insan ilişkilerini yansıtış biçimi, romanın entelektüel veçhelerini çoğaltıyor. Saronya’nın hikâyesi etrafında antikçağda var olan toplumsal, kültürel, tarihsel, felsefi koşulların ve dönemin ‘zihniyet’inin yeni bir bakış açısıyla masala konu edildiği görünmektedir. Korsanlık, kölelik gibi kurumların dönemin tarihselliğindeki anlamına dair analizler de romanın bir parçası haline getirilmiştir. Kölelerin “simgesel düşünce evrenine ait varlıklar” olduğu vurgulanır. Köleliğin tarihi olarak simgesel önemini yitirmesi, bir emek gücü haline gelişi, felsefi-tarihsel analizler olarak romana konu edilir. Saronya, kölelerin para kazanma aracına dönüştürüldüğü bir çağda hikâyenin öznesi olarak anlatılır. Masalın felsefi, tarihsel, antropolojik ard alanının yoğun bir birikime dayandığı görülmektedir.

Dönemin zihniyetinin işleyişi hakkında felsefi-antropolojik görüşler edebi bir biçim altında şöyle sunulur: “gizemlerle çevrili sihirli bir dünyada düşünen bir topluluğun ferdi olarak” ifadesi, özgür düşünmeye çalışan insanın kolektif düşünme biçimlerinin etkisi altında olduğunu vurgulayan bir ifadedir.

“İlkel insan her şeyin arkasında hep gizemli bir güç olduğuna ve her işi onun sayesinde başardığına inanır”  ifadesi, romanın sık sık vurguladığı talih düşüncesinin, insanlığın zihniyetinin önemli bir parçası olduğunu belirtir. İnsanlığın zihniyetinin temel bileşenlerinin kuşaktan kuşağa aktarıldığı ve süregeldiği romanın genelinde vurgulanır. Nietzsche, “filozofun insan hakkında söylediği her şey, aslında çok sınırlı bir zaman diliminin insanı hakkında bir tanıklıktan öteye gitmez... insan gelişimindeki özsel olan her şey kadim zamanlarda, bizim yaklaşık olarak bildiğimiz o dört bin yıldan çok önce, olup bitmiştir, bu yıllarda insan çok fazla değişmemiş olabilir” diye yazmıştır. Romanın Nietzsche’nin düşüncesiyle örtüşen antropolojik bakış açısı da bulunmaktadır. İnsanın uygar olduğunu düşündüğümüz zaman diliminden çok önce, kadim zamanlarda, antropolojik açıdan kökenlerinde ortaya çıkmış olan zihniyeti, hala devam edegelmektedir. Roman, insanın zihniyet dünyası hakkında Nietzsche’nin antropolojik tespitleri ile bağıntısı bulunan görüşlere de yer vermektedir.

Köleliğin, insan kaçırmaların, korsanlığın, pazar alışverişlerinin, günlük hayatın, tapınakların, kâhinlerin, Ege’nin ticaret güzergâhlarının ve daha birçok tarihsel bilginin aktarıldığını görüyoruz. Ancak bu tarihsel bilgi, felsefi bir sorgulamanın ve tarihsel eleştirinin sonucunda romanda kendine yer buluyor. Romanın genelindeki felsefi düşüncede, insanlığın ilkel toplumlardan günümüze simgesel düşünme biçiminin, evrenin işleyişine dair bakış açısının, zihniyetin, değişmeksizin süregeldiği vurgulanmıştır. Roman, bu zihniyetin, özgür insanlarda dahi varlığının olduğunu, dünyanın kavranışında gerçekten özgür bir perspektife sahip insanların sayısının az olduğunu vurgulamaktadır. Romanın, Nietzsche’nin özgür tinli ve bağlı tinli kişiliklerine dair çözümlemelerini anımsatan bir sembolik anlamı bulunmaktadır.

Yalnızlığın ne olduğunu bilmeyen ilkel toplum insanı hakkında yapılan analiz, içinde bulunduğu toplumsallığın genel kabullerinden kendini kurtaramayan Nietzsche’nin bağlı tinli kavramsallaştırmasına dair bir bağıntı gibi okunabilir. Bağlı tinli, gerçek nedenlerin bilgisine sahip olmak istemediği için, bilmeyi değil inanmayı seçtiği için, toplumun zihniyetinden tamamen kopamaz. Özgür tinli, toplumun değer atfettiği ilişkilerin sorgulamasını yapabilendir. Adanır, tarihsel, felsefi, antropolojik açıdan bağlı tinlinin zihniyet dünyasını bize sunmaktadır. Böyle bir zihniyetin var olduğu toplumda, ölüm sadece bir mekan değişikliğidir. Talih kavramı, bu toplumdaki yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Talihin yaşamın kavranışındaki asli işlevi, köleliğin bakış açısının tüm topluma yayıldığının da göstergesidir. Efendi ile köle aynı zihniyete sahip iki farklı beden olarak yaşamlarını sürdürürler. “Bir bakıma herkes biraz köle biraz efendi”dir. Bu ifade, Nietzsche ve Felsefe kitabında, Deleuze’ün günümüz toplumunda var olan zihniyete dair analiziyle örtüşür. Deleuze’e göre, efendi portresi kölenin spekülasyonudur. Aslında uygarlıkta her şey, kazanan ve kaybeden köleler arasında olup bitmiştir. Kazanmak isteyen köleler, bunun adına özgürlük isteği demektedir. Adanır’ın vurguladığı gibi, herkes biraz efendi biraz köleyse, henüz gerçek anlamda özgür düşünen bir akılsallığa geçiş yapılamamıştır.

Roman, özgür düşünen insan ile özgür düşünmeye cesaret edemeyen insanın zihniyetini felsefi olarak tartışabilmeye dair bir yöntemin üzerine kurulmuş. Romanın kahramanlarından Atalis, hitabet sanatındaki ustalığını gösterdiği bölümlerde, mitolojik düşünmenin gelişimini öğrenebileceğimiz bir anlatımın öznesi olarak kurgulanmış. Filozof Atalis’in betimlendiği bölümler, düşünen insanların özelliklerini yansıtması açısından farklılık arz eder. Atalis, “çok zeki ancak daldan dala atlamayı seven biridir. Her şeyden haberdar olmakla birlikte hiçbir şey hakkında derinlemesine bilgi sahibi değildir… İlyada’yı nerdeyse ezbere bilir. Bu özelliğini insanüstü güçlere atfetmekten başka bir şey yapmamıştır. Aslında ayıkken çok şüpheci biridir tanrıların varlığı, kutsal mekânlar, hakikat denilen şeylerden hep kuşkulanmıştır. Çok şarap içme nedenlerinden biri de budur. Biraz da bu şüphecilik nedeniyle her akşam içip sarhoş olur. Çünkü içince tanrılara, ilahi güçlere, kutsal mekânlar ve varlıklara tüm kalbiyle inanmaya başlar. Bu durum onu zihnen yıpratmasına karşın başka bir çözüm için çaba harcamaz. Bir inanıp bir inanmamaya devam eder” diye betimlenmiştir. Düşünen insanın tabiatına dair derin felsefi analizlerin bir sonucu olan bu betimlemeler, filozof kavramına dair yeni perspektifler oluşturur.

Hristiyanlığın yeni yeni yaygınlaşmaya başladığı dönemde geçen roman, dinsel düşüncenin toplumsal ve kültürel olarak nasıl hikâye edildiğini de anlatır. Çok tanrılı dönemden tek tanrılı dinlere geçişin, kültürel olarak insanların zihniyetinde nasıl yer edindiğini betimler. İlkel toplumlardan mitolojik tanrılara inanılan döneme, oradan da tek tanrılı inanışlara geçiş, felsefi açıdan romanın kurgusunda yeni bir perspektifle aktarılır.

Saronya’nın ve Pityus’un aşklarının vuslata ermesi ile beraber, Saronya’nın düşünsel açıdan sorgulamaları başlar. Pityus, romanda, özgür düşünmeye, sorgulamaya, öğrenmeye açık bir kişiliği sembolize etmektedir. Pityus’un, metafizik düşüncelerinden uzaklaşarak bilimsel, felsefi düşünceler ile olan ilişkisi geliştikçe, hem Saronya hem de Pityus zihniyet dönüşümü yaşarlar. Pityus’un şahsında doğa filozoflarının bilimsel, felsefi açıklamaları romanda kendine yer bulur. Saronya, Pityus’un etkisiyle metafizik düşüncelerini sorgulamakla birlikte, tereddüt halindedir. Roman, inançlı Saronya ile sorgulayıcı Pityus’un ilişkilerini, içsel sorgulamaları ve tereddütleriyle aktarır.

Romanın sıklıkla vurguladığı talih düşüncesi, karakterlerin günlük hayatlarının yaver gitmesi için başvurdukları ritüellerle birlikte yansıtılır. Talih kavrayışı olmaksızın neredeyse hiç düşünmeyen bu kahramanlar, Levy-Bruhl’ün antropolojik kavrayışının emarelerini okuyabileceğimiz, bir toplumsal yaşantının parçası olarak betimlenmişlerdir.

Roman, Roma İmparatorluğu’nun iktidarını sürdürebilmek için çevirdiği entrikalara değindiği bölümlerde, siyaset biliminin perspektifinden yazılmış analizlere de yer verir. Yönetenlerin yönetimlerini sürdürebilmek için başvurduğu yöntemler, yönetilenlerin alıklığının bir sonucu olarak tarih boyunca değişmeksizin süregelmektedir. Siyaset bilimi açısından Spinoza’nın Tractatus Politicus adlı metni ile yakından ilişkili analizler romanın masalsı biçiminde kendine yer bulur.

Roman özgür düşünen, sorgulayan, sorular soran, eleştirel akla sahip olan insanın zihniyeti ile özgür düşünmeye cesaret edemeyen, gerçek nedenlerin bilgisine sahip olmaktan ürken, yaşamın anlamına dair kuşku duymaktan çekinen insanların zihniyetine dair felsefi sorgulamalar içermektedir. Romanın, bir masal olmakla birlikte, büyüklere felsefi bir masal olduğu söylenebilir.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR