Taze Solukla Onulmazlık Arasındaki Kıl Payı Ayrım

Taze Solukla Onulmazlık Arasındaki Kıl Payı Ayrım


Twitter'da Paylaş
0

[button]Behçet Çelik[/button] Uyar’ın öykülerinde insanların birbirlerinde onulmaz yaralar açtıklarına sıkça tanık oluruz, ama bir o kadar da insanların kendilerine yaptıkları kötülükler anlatılır. Çoğu zaman bu kötülük kendini bilmeme halinden başka bir şey değildir. Tomris Uyar, kendisi için yapılan “yaşam sevincine dayalı öyküler yazdığı” saptamasını biraz çekinceli olarak kabul eder bir söyleşisinde.1 “Şimdiye dek pek o kadar yaşama sevincine dayalı öyküler yazdığımı sanmıyorum,” dedikten sonra bu saptamanın “bir ölçüde haklı” olabileceğini belirtir, ancak bundan sonra yapmak istediklerinden söz ederken şunları ekler: “Yaşama sevinci vermeyi gene istiyorum, ama kötülükler, çirkinlikler, bayağılıklar, adiliklerin hepsi bilindikten sonra. Bunlar bilindikten sonra bir yaşama sevinci kalabilirse eğer –ki kalıyor ister istemez– o noktayı zorlamak istiyorum.” Kötülükleri, bayağılıkları bilerek, bunları bildikten sonra kalabilen yaşama sevincini zorlamak… Gerçek anlamda umut da, yaşama sevinci de ancak o zaman duyulabilir. Kötülükler, bayağılıklar görmezden gelindiğinde ancak safdil umut sözleri saçar dururuz ortalığa. Kendimizi sahte umutların yarattığı körlüğün rahatlığına hapsederiz. Tomris Uyar’ın öyküleri böyle bir rahatlığa izin vermez. İnsanı; kendisi, başkaları ve içinde yaşadığı toplum konusunda daha derinlikli bakmaya çağırır. Bu derinlikli bakışın görünenlerin üzerindeki türlü çeşit örtüyü, büyüyü, haleyi sıyıracak cesareti gereksindiğini hatırlatır. Nitekim kendisi de bir başka söyleşisinde, “Bayağılıklar, yolsuzluklar, kırımlar her an gözümün önündeyken. Oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim,” demiştir.2 1973’te kaleme aldığı “Yaz Suyu” adlı öyküsünü hatırlayabiliriz bu noktada. Evlendiği kadın ve ailesi tarafından kandırılmış, bütün hayatı heder olmuş bir adam anlatılır bu öyküde. Sakat olan karısına acıdığı için evlenme kararından başlayarak sesini çıkaramamış, itiraz edememiş, başına geleceklere “dur” diyememiştir. Geldiği noktada bile acıma duygusu daha farklı davranmasına izin vermiyordur. Bu adamın ağzından anlatılan öykünün sonunda yazarın sesi devreye girer: “Haziran başlarıydı. Yaz suyu çıkageldi…” diye başlayan bu bölümde doğaya yayılan “taze bir soluk” ve bu soluğun etkileri anlatılır; ama bir noktaya daha dikkat çekilir bu arada. Bu taze soluğa rağmen denizden geçen tankerin tok sesinin havaya “bir onulmazlık duygusu” bıraktığından da söz edilir. Aynı anda hem taze soluğu hem de onulmazlığı duyarız öykü bittiğinde. Sanırım, Tomris Uyar’ın bu öyküyü yazdıktan yıllar sonra, “kötülükleri, bayağılıkları bildikten sonra duyulabilen yaşama sevinci” derken kastettiği böyle bir şeydir. Gerçekten de Tomris Uyar’ın öykü evreni “taze soluk” ile “onulmazlık duygusu”nun aynı bütün içinde yer aldığını hissettiğimiz bir evrendir. Derin bir çelişki var gibi görünebilir bu ikisi arasında. Ama çelişkiden çok, “Yürekte Bukağı” adlı öyküsünde kullandığı “kıl payı’nın gergin sorumluluğu” tabiri daha uygun düşer bu duruma. O öyküde, “bayağılıkla soyluluğun, geçiciyle süreğenin arasında bir kıl payı yattığın[dan]” söz edilir. Çok çok yakındırlar birbirlerine, ama aralarında sağlam gözlerin, bilinçle bakanların görebileceği incecik bir ayrım bulunur. Bu “kıl payı” ayrım çok önemlidir; ama bu ikisinin birbirlerine bu derece yakın, neredeyse bitişik olduklarını da göz ardı etmemek gerek. Tomris Uyar’ın öykülerinde bu kıl payı gerginliğini duyarız çoğu zaman, minik bir açı değişikliğiyle görüntünün çok değişebildiğini fark ederiz. İyilik gibi görünen kötülüktür aslında, aralarında kıl payı bir mesafe vardır. “Onulmazlık” bahsine devam edersek: Tomris Uyar’ın öykülerinde insanların birbirlerinde onulmaz yaralar açtıklarına da sıkça tanık oluruz, ama bir o kadar da insanların kendilerine yaptıkları kötülükler anlatılır. Çoğu zaman bu kötülük kendini bilmeme halinden başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, öykü kişileri kendileri hakkında kurdukları, inandıkları hikâyelerin kahramanları olarak sürdürmektedirler hayatlarını. Öyküler ilerledikçe kendilerini kandırdıklarını anlarız; oldukları kişi ile olduklarını sandıkları kişi arasında büyük bir mesafe vardır. Kurgulayıp inandıkları ve içine hapsoldukları kişilikleri daha çok toplumsal değer yargılarının doğruları ve yanlışları doğrultusunda, ne olduklarından çok nasıl görünmeleri gerektiği düsturuyla oluşturulmuştur. Belki başkalarıyla ilişkiye geçmeseler, olduklarına inandıkları kişi yanılsamasıyla sorunsuz sürdüreceklerdir hayatlarını, ama işte başkaları hep vardır. Bu gibi öykü kişilerinin kendileriyle ilgili kanaatlerinin, inançlarının çözüldüğü ya da en azından sarsıldığı anların anlatıldığı öyküleri az değildir Tomris Uyar’ın. “Aydınlanma anları” olarak değerlendirebiliriz öykü kişilerinin kendilerine söyleyegeldikleri yalanları, sağlam sandıkları benliklerindeki gedikleri, çürükleri, soyluluk sandıkları tutumlarının bayağılığını fark ettikleri, en azından fark etmeseler bile bir şeylerin öteden beri bildikleri gibi olmadığını sezdikleri anları. Bir yazısında Tomris Uyar öyküyü “insani bir gerçekliği bir aydınlanma ânı çevresinde geliştiren bir sanat türü” olarak tanımlar.3 Aydınlanma ânında bir ışık çakıp söner, ama bu demek değildir ki olan biten bütün halleriyle kavranır, çözümlenir; aksine, çoğu zaman gerçekliğin üzerini örten örtü sıyrıldığı gibi peşi sıra kapanıverir. Yine de bir şeyler görünüvermiştir o sıyrılma ânında. O görünenleri unutmak, görmezden gelmek mümkün değildir. Dünyanın bir daha örtünün sıyrılmasından önceki haline dönmeyeceği açıktır. Sözünü ettiğim yazıda öykünün, “okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan, kısaca okuru değiştiren bir sanat” olduğunu da vurgular Tomris Uyar. Onun öykülerindeki aydınlanma anları tam da bu tanımda söylediği etkiyi yapar; öykü, bittikten sonra da etkisini sürdürür üzerimizde. Sadece öykü kişisinin hayatında çakan bir ışık değildir, okurun da gözünü alır. Öykü kişilerinin kendilerini kandırıp aldattıklarını tam olarak kavrayıp kavrayamadıklarını öğrenemeyiz, ama bu soruyu kendimize sormadan edemeyiz. Kendini kandırarak sürdürülmüş bir hayatın boşluğunu görmek, kendi içimize dikkat kesilmemiz konusunda cesaretlendirici ve esinlendirici bir etki yaratır. “Yürekte Bukağı”da, “kendilerini sarsılmaz ve değişmez bir düzenin odak noktasında saydıklarından çevreyi hiçe sayıyorlar. İki küçük bencil,” diye tanımladığı insanların akıbetini ve onlar gibi olmamanın ödülünü net biçimde şöyle ortaya koyar Tomris Uyar: “Yaşamın ta kendisinde gözetilen ‘derinlik’ kavramını tanımadıklarından, dünyayla aradaki boşluğu bu çığırtkan sesle kapatıyorlar. Kendi öz seslerini bir kere bile duymadan ölecekler: cezaları bu.” Tomris Uyar’ın öykülerinin bize sunduğu budur sanırım. Bizi kendi öz sesimizi duyma çabasına özendirir. Herkes ölecek, kimileri bu sesi duymuş, kimileri duymamış olacak. Büyük gibi görünmeyen ama çok büyük bir fark bu. Onun öykülerini okuyanlar hayata, insana ve topluma onun öykülerinde çakan ışığın da altında bakmış olanlar, bu farkın önemini sezmişlerdir. Bu sesi duymak “onulmaz” yaralara merhem olmaz elbette, ama bu sesi duymamış olmanın nasıl bir ceza olduğunu onun öyküleri sayesinde çok iyi kavrarız. “Dondurma”daki Seniha Hanım örnek verilebilir. Kendini kandırıp durmuştur yıllar boyunca; yaptıklarını ve yapmamayı yeğlediklerini çok matah ve herkesçe uyulması gereken kuralların örneği olarak görmüş, başkalarının da kendisi gibi olmasını, davranmasını beklemiştir. Öykünün sonunda iki küçük kızın kendisini kandırdığını öğrenir. Bunu öğrenmenin Seniha Hanım’da yarattığı sonucu bilemeyiz, öykü orada biter. Tahmin edebiliriz ama: Kendi gençliğine benzettiği ve “pırıl pırıl” olduğunu düşündüğü kız tarafından kandırılması sonucunda içine daha da kapanacak ve yaşadığı bu olayı büyük bir olasılıkla kendi haklılığının perçinlenmesine neden olacak şekilde yorumlayacaktır. Yine de kolayca unutamayacaktır kendisine benzeyen kızın bu davranışını. Öyküyü okuyanlar ise genç kızın gerçekten de Seniha Hanım’a benzediğini düşüneceklerdir. Aldatmakta, kandırmakta çok mahirdir – aldatılanın kişinin kendisi mi, yoksa başkası mı olduğu ise o kadar da mühim değildir. “Kuskus”taki yaşlı kadında da Seniha Hanım’ı andıran bir yan vardır. Yemek yapıp ikram etmeyi seven bu kadının davranışlarının bambaşka şeylerin üzerini örttüğünü öykü ilerledikçe anlarız. Yaşlı kadın da “Yürekteki Bukağı”daki kadınlar gibi “kendisini sarsılmaz bir düzenin odak noktası sayan” bir bencildir. Bencilliğinin üzerini ikramlarıyla örtmektedir. Yaşlı bir kadının sıkıcı bir pazar öğle sonrasında komşusu bir kadın ve daha sonra da küçük torunuyla arada kesilen, kopuk sohbetleriyle ilerler öykü. Yaşlı kadınla ilgili bir iki noktayı altını çizmeden, konuşmaların doğal akışı içerisinde duyurup geçer Tomris Uyar. İlki yaşlı kadının, “Kol kırılır, ama yen içinde. Töreler böyle,” sözüdür. Öbürüyse torunundan duyduklarıdır. Küçük çocuk annesinin anneannesiyle ilgili düşüncelerini aktarır. Annesine göre yaşlı kadının yemek diye tutturması asalakları çevresine toplamak, övülmek içindir; işine yaramayacaksa ölüm döşeğindeki kocasına şerbet bile yapmayan biridir. Tomris Uyar’ın pek çok öyküsünde olduğu gibi bu öyküde de toplumsal kuralların, törelerin, dünyanın halihazırdaki işleyişinin bizi insanlıktan nasıl çıkardığını fark ederiz. Yaşlı kadına pek kızmayız, üzülürüz onun için. Kızına, kocasına yaptığı kötülüklerin daha büyüğünü bir ömür boyunca kendisine yapmış olduğunu anlamışızdır çünkü. Özellikle kadınların hayatlarının toplumsal kurallarla nasıl yaşamasız hale getirildiğine ilişkin pek çok öykü kaleme almıştır Tomris Uyar. Toplumun normlarına kulak asmayan kadın kahramanların nasıl dışlandıklarını, en sevdikleri insanlar, aile büyükleri, sevgililer ya da kocalar tarafından bir zaman sonra nasıl horlandıklarını görürüz onun öykülerinde. Gençliklerinde başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu düşünüp birlikte yürümeye başlayan çiftlerin zamanla nasıl birbirlerini yemeye, tüketmeye başladıklarını okuruz. Onun öykülerinde başka türlü bir hayat kurma çabasından pes eden, toplumsal kabullere teslim olanlar çoğunlukla erkeklerdir. Onlar düzene ayak uydururken eşleri, sevgilileri olan kadınlar mutsuz bir hayata mahkûm edilirler. Yine de bu kadınlar bir noktadan sonra “Yeter!” deyip farklı bir yaşam sürme cesaretini gösterirler. Mutsuzluğu, yalnızlığı, dışlanmayı, hatta ölümü göze alarak... İnsanların kaderini içinde yaşadıkları toplumdan ayrı tutmaz Tomris Uyar. İnsanların seçimleri, toplumun, toplumsal değer yargılarının etkisiyle gerçekleşmektedir. Güvensizlik duygularını, ölüm korkularını besleyen, ihtiraslarını kışkırtan toplum genelinin ya da ortalamasının bakış açısıdır. Bu değer yargılarının değiştiği, giderek daha yozlaşıp bayağılaştığı gerçeği de onun öykülerinde sıkça değindiği bir başka sorunsaldır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Yaza Yolculuk’ta yinelenen bir izlekten söz ederken, kitaptaki öykülerde “değerleriyle birlikte çöken, çürümeye uğrayan bir insan odağı[nın] söz konusu” olduğunu belirtir Tomris Uyar.4 Yine aynı söyleşide, “değerler” konusuna bir kez daha değinir. “Dili, anlatım kalıplarını zorlarken daha çok değerlerin sorgulanması ve zorlanması gerektiğine inanıyorum,” dedikten sonra, “bundan böyle daha çok zorlayıcı şeylere dikkat etmek, onları ele almak ist[ediğini]” vurgular. “Kimsenin pek eğilmek istemediği şeyleri; bayağılıkları, çirkinlikleri, hayatımıza söz geçiren kötülükleri ele almak, onları işlemek”tir arzusu. Her ne kadar Tomris Uyar, Yaza Yolculuk’tan sonra (ya da bu kitapla birlikte) değerleri sorgulamaktan ve zorlayıcı şeylere dikkat edip onları ele alma isteğinden söz etmiş olsa da önceki kitaplarını okuduğumuzda sözünü ettiği bu tavrın Tomris Uyar’ın öykücülüğünde öteden beri önemli bir yer tuttuğunu görürüz. Toplumsal değişim, ama özellikle bu değişimin insanlar üstündeki etkisi onun öykülerinin her zaman odağında olmuştur. Bu saptamayı ’60 sonrası öykücülüğümüzün pek çok ismi için yapmamız mümkündür elbette; Tomris Uyar’ı kendi kuşağı içinde daha farklı kılan, toplumsal değişimi değerler ekseninde de ele almasıdır. Toplumsal değişim, sadece sermayenin el ya da emeğin yer değiştirmesi, sınıf ve tabakaların yaşadığı altüst oluştan ibaret değildir; bütün bunlarda yaşanan değişim, bir yandan da değerleri ve değerlere ilişkin yargıları da değiştirir. Bir zaman önce baş tacı edilen hareket ve tutumlar önemsiz, ilkel ya da ihmal edilebilir hale gelebilir. Tersi de geçerlidir. Önemsenmeyen, hor görülen değerler önemsenmeye başlar. Bir insanı anarken önceleri olumsuz olan yargılar bir bakmışsınız olumlu hale gelmiş. Değerlerdeki değişimin maddi hayattaki değişimi aşan bir yanı vardır her zaman. Metanın ya da birikimin el değiştirmesi halinde birilerinin sahip olduğu şeyler başkalarına geçmektedir ya da biri ötekinin yerini almaktadır. Halbuki bu yer ve/veya el değiştirme sırasında yaşanan değerlerdeki değişim çok daha genel ve yaygındır. Biri ya da öteki, elinde tutan ya da tutamayan, kaybeden fark etmez, yeni değerler herkes için geçerli hale gelir. Nitekim Tomris Uyar da Aramızdaki Şey’le ilgili olarak kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Eski bir mimarinin, eski bir estetik anlayışın, eski bir yaşama alışkanlığının geçmişte kalması, ancak yerine bir yenisi konmuşsa doğal karşılanabilir. Geçmişe hayıflanmak o zaman hoş bir nostalji duygusu diye nitelendirilebilir. Ama bizim yaşadığımız değerler depreminde ne yazık ki yıkıldığıyla kalmış yapılar çoğunlukta,” der.5 Tomris Uyar’ın değerlerdeki değişim için kullandığı deprem metaforuyla, sadece eski değerlerin yıkılıp gittiği ve yerine yenisinin konamadığını değil, yeni değerlerin ya da başka bir deyişle değerlerdeki yozluğun ve bayağılığın bizatihi yıkıcı olduğunu ima ettiğini düşünebiliriz. Tomris Uyar’ın öykülerinde toplumun farklı kesimlerinin, üst tabakadakilerle alt tabakadakilerin bayağılık konusunda birbirleriyle bir hayli benzeştiklerini görürüz. Ne var ki aralarındaki hiyerarşi sürer, üsttekiler kibirlerini korur ve öbürlerini hor görmeyi sürdürür. Birbirlerinden farksız olduklarının bilinciyle bakıldığında (Tomris Uyar’ın öyküleri böyle bir bakış açısına çeker insanı) üsttekilerin öbürlerini aşağılarken kendilerini gülünç duruma düşürdüklerini fark ederiz. Ama onlar bunun farkında değildir. Benzer biçimde halkı bilinçlendirmeye çalıştığını iddia edenler de bayağılık ve yozlaşmadan bağışık değillerdir; onların bayağılıkları daha da fecidir. Bazı öykülerinde buna da değinir Tomris Uyar. Toplumsal ve siyasal yapıyı değiştirmeye kalkışanların bile toplumsal değerlerdeki depremin etkisiyle yozlaştığından söz edilmesi bu öyküleri umutsuz, karamsar ya da yaşama sevincinden uzak yapar mı peki? Yine başta sözünü ettiğim kıl payı’na geliyoruz burada. Bütün bu olumsuzlukları bildikten sonra kalabilen yaşama sevincine, umuda… 70’lerin sonunda yazdığı “Yürekte Bukağı” adlı öyküdeki anlatıcının giderek artan bayağılaşmaya karşı bağışıklık kazandığından söz etmesine karşın Tomris Uyar, 90’ların başında “bayağılıktan ölmenin mümkün olduğunu” yazar günlüğüne. “Gelir düzeyi belli bir noktaya ulaşmış ailelerin belli bir kültür ve eğitim düzeyini de tutturmuş olacakları varsayımı[ndan]” söz ederken parantez açarak “saçmaladığımı biliyorum!” diyerek bayağılaşmanın nasıl yaygınlaştığının, öldürücü hale geldiğinin altını çizer.6 Tomris Uyar’ın 70’lerin başında kaleme aldığı Ödeşmeler’deki öykü kişilerinin başlarına gelenleri değerlerdeki değişimin sonucu olarak okumak mümkündür. Bunlardan birinin şu sözleri tipiktir: “İnsan, hayatın gerçekleriyle karşılaşınca, bu çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden.” Bu öyküde “çocukluk hevesleri” edebiyat kitaplarıdır, başka öykülerde ise sevgiler, aile bağları, sevgilinin umutları ya da beklentileri olabilir. “Hayatın gerçekleri”ne bir örnek de Ödeşmeler’den birkaç yıl sonra yayımlanan “Dizboyu Papatyalar” adlı öyküden verilebilir: “Her kuponu bir eve, her yeni evin yeni bir kupona, kuponlara dönüşeceğini bilmesine karşın hırsla biriktiriyor. Demek yitirebileceği şeyler çoğaldı artık. Yitirebilecek kadar çok şeyi var. Tehlikede. Bu güvenli yaşamanın bozulmaması için de her aykırılığı göze alabilir.” Bununla birlikte bütün bu öykülerde “hayatın gerçekleri”ne büsbütün kapılmamış, bunlara direnen, mutsuz olma, yalnız kalma pahasına direnen kişiler de bulunur. Bu gibi aykırı kişiler başka bir değerler dünyasının (bazen ölmekte olduğunu hissettiğimiz bir dünyadır bu) örnekleridirler. Aykırılıkları edebiyat açısından da önemser Tomris Uyar. Bir söyleşisinde, Türk öykücülüğünde aksayan tek yanın, “aykırılıkların ele alınmaması” olduğunu vurguladıktan sonra, “tipik, görünen şeylerin daha fazla işlenmesi[nde]” bir aksaklık olduğunun altını çizer.7 Sadece bu “aykırı” kişilerin varlığı değil, değerlerdeki altüst oluşu bize farklı kurgularla ve tekniklerle duyuran bu öykülerin yazılmış olması, hatta bu öykülerdeki oyalayıcı bir şeyler yazmaya yeğlenmiş karamsarlık, hayatın derinlikli ve yoğun biçimde algılanması için bize dilsel ve düşünsel imkânlar sunar. Tomris Uyar’ın öyküden başka edebi türlerde ürün vermemiş olması öyküye sadakati olarak değerlendirilir; aynı biçimde, yazarlık hayatının oldukça erken bir döneminde, 1972’de “okuru yıllar sonrasına hazırlayan ve okuru değiştiren bir sanat” cümlesiyle yaptığı öykü tanımına da sadık kaldığı söylenebilir. Bizi her okuduğumuzda sarsan, bakış açımızı, algımızı genişleten, değiştiren metinler kaleme almıştır. Bu noktada Tomris Uyar gibi edebiyatçıların yapıtlarının sosyolojik, antropolojik araştırmaları aşan yanından söz etmek de mümkün. Tomris Uyar gibi yazarların yapıtları birer insan araştırmasıdır, onun deyişiyle insan gerçekliğinin görünür hale geldiği metinlerdir bunlar. Rakamların, istatistiklerin ötesine geçerek insanlık durumlarını somut kişilerin zihin dünyaları ve değer yargılarıyla birlikte sunarlar bize. Tek bir kişinin tekil, biricik öyküsünde dünyanın yeni halinin, değerlerinin yansımasını sezdiğimiz olur. O biricik öykünün içinde en yoğun haliyle kocaman bir insanlık durumu, bir toplumsal anlatı da mevcuttur. Bu nedenle toplumsal değişimin izini sürerken Tomris Uyar gibi edebiyatçıların yapıtlarının da araştırılmasında sonsuz fayda var. Tomris Uyar’ın öyküleri çağa tanıklık eden öykülerdir. Altı kalın kalın çizilmese de bu öykülerde yazıldığı dönemin güncel sorunları kendini gösterir. Sadece siyasi arka plan değil, bu elbette vardır, dikkatli ve bilgili okurlar 12 Mart’ı ya da 12 Eylül’ü rahatlıkla solurlar bazı öykülerde, ama başka toplumsal sorunlar da, örneğin Almanya’ya ya da köyden kente göç, şehre ait küçüklü büyüklü sorunlar, dönemsel meseleler de dikkat çeker. Aradan onlarca yıl geçip de söz konusu toplumsal sorunlar önemsizleştikçe, kaleme alındığı dönemin güncelliğine yaslanan öykülerin güçlerini bir parça yitirmesi beklenebilir, ama yazar yapıtının odağına insanı almışsa ve toplumsal değişim insanların zihniyet dünyaları ve değer yargıları üzerinden anlatılmışsa, bu öyküler gücünden ve etkisinden bir şey kaybetmez. Yazar bize dönemsel bir olayı anlatmamıştır; bunun çok ötesinde bir şeydir yaptığı: Derinlikli ve karmaşık insanlık hallerini görmemize imkân sağlayan bir açı sunmuştur bize. 1 “Tomris Uyar’la Yeni Kitabı Yaza Yolculuk Üzerine”, sorular Arzu Demirer, Kitapla Direniş - Yazılar, Söyleşiler, Soruşturmalar, Hazırlayan: Handan İnci, YKY, Mart 2011, s. 367. 2 “Oyalayıcı Bir Şey Yazmaktansa Kopkoyu Bir Karamsarlığı Yeğlerim”, sorular Feridun Andaç, a.g.e., s. 450. 3 “Hikâyede Yoğunluk,” a.g.e., s. 112. 4 “Tomris Uyar’la Yeni Kitabı Yaza Yolculuk Üzerine”, a.g.e., s. 366. 5 “Bizim Yaşadığımız Değerler Depreminde...”, sorular Niyazi Zorlu, a.g.e., s. 460. 6 “Bayağılık Hastalığı”, Gündökümü, Bir Uyumsuzun Notları II, YKY, 2003, s. 279. 7 “Tomris Uyar’la Yeni Kitabı Yaza Yolculuk Üzerine”, Kitapla Direniş, s. 367.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR