Tercüme
29 Haziran 2017 Edebiyat Kültür Sanat

Tercüme


Twitter'da Paylaş
0

İyi tercüme edilmiş bir yapıt birbirine zıt iki biçimde övülür: Âdeta tercüme olmadığı söylenir; ya da yine ‘hakikaten aynı yapıttır’ denir, hayret verici biçimde tıpatıp aynı bulunur ama ilk durumda yeni dilden yana yapıtın menşei silinir, ikinci durumdaysa kaynak yapıttan yana iki dilin özgünlüğü; her durumda, özsel bir şey kaybolmuştur.
Maurice Blanchot
Tercümanlara ve dahası tercümeye tüm borçlu olduklarımızı biliyor muyuz? Layıkıyla bilmiyoruz. Ve tercümanın görevi denen bu muammaya kahramanca dalan insanlara şükran duysak da, onlara bağlı ve gayretlerine uysalca boyun eğmiş olarak onları kültürümüzün gizli üstadları diye uzaktan selamlasak da, minnetimiz tevazumuzdan dolayı suskun, biraz mağrur kalıyor zira onlara minnettar kalacak durumda değiliz. Mükemmel denemeci Walter Benjamin’in bize tercümanın görevinden bahsettiği bir denemesinden hareketle edebi faaliyetimizin bu biçimi, kökensel biçimi üzerine bazı saptamalarda bulunacağım ve şunu söylemeye devam etmekte haklı olup olmadığımızı araştıracağım: İşte burada şairler, orada romancılar, hatta eleştirmenler var, hepsi edebiyatın anlamından sorumlu, en nadirinden ve gerçekten kıyas götürmez yazarlar olan tercümanları da aynı sıfatla bunlar arasında saymak gerekir.1 Tercüme etmek, hatırlatayım, uzun süre, kültürün bazı alanlarında, habis bir iddia olarak görülmüştür. Birileri dillerine tercüme yapılsın, diğerleri dilleri tercüme edilsin istemez ve asıl anlamıyla bu ihanetin, yani ‘Bir halkın doğru konuşmasını/gerçek dilini (le vrai parler, true language) yabancıya teslim etme’nin gerçekleşmesi için savaş yapmak gerekir: (Eteockles’in umutsuzluğunu hatırlayalım: “Yeryüzünden söküp atmayın, düşmanı yağmalamak için, Yunan’ın gerçek dilini konuşan bir şehri.”) Ama tercüman daha da büyük bir küfürden suçludur. O, Tanrı’nın düşmanı, Babil Kulesi’ni yeniden inşa etmek peşindeyken, dillerin karışmasıyla insanları ayıran göksel cezayı ironik bir şekilde kendi lehine döndürür ve bundan istifade eder. Bir zamanlar bu şekilde bir kökensel dile, doğruyu söylemek için konuşulması kafi gelen en son söze kadar gidilebileceğine inanılıyordu. Benjamin bu rüyadan bir şeyler muhafaza eder. Dillerin hepsi, diye kaydeder, aynı gerçekliği hedefler, ama aynı tarzda değil. Brot [Alm. ekmek] dediğimde de pain [Fr. ekmek] dediğimde de aynı şeyi farklı bir tarza göre kastederim/hedeflerim. Tek tek alındığında diller eksiksiz değildir. Tercüme yoluyla bir tarzın yerine bir başkasını, bir yolun yerine bir başka yolu ikame etmekle yetinmem, bunun yerine, tüm bu farklı hedef/kasıt tarzlarının ahengi ya da bütünleyici birliği olacak ve, ideal halde, tüm eserler tarafından konuşulan bütün dillerin gizeminin uzlaştığı kavşakta konuşacak üst bir dile işaret ederim. Bundan dolayı her tercümanın kendine has bir mesiyanizmi vardır, eğer tercüman, her dilin geleceğini barındırması ve tercümenin benimsemesi/kendine mal etmesi itibarıyla tüm mevcut dillerde şimdiden tasdik edilmiş olan bu nihai dil yönünde dilleri geliştirmek için çalışırsa. Bu [yukarıdaki bakış açısı] besbelli fikirlere dair ütopik bir oyun çünkü her dilin, hep aynı anlamla, bir tek hedef/kasıt tarzına sahip olacağı ve tüm bu kastetme tarzlarının bütünleyici hale gelebileceği varsayılıyor. Ama Benjamin başka bir şey öne sürüyor: Her tercüman dillerin farklılığıyla geçinir, her tercüme bu farklılığa dayanırken öte yandan her biri görünüşte bu farklılığı silmek gibi sapkın bir tasarıyı izler. (İyi tercüme edilmiş bir yapıt birbirine zıt iki biçimde övülür: Âdeta tercüme olmadığı söylenir; ya da yine ‘hakikaten aynı yapıttır’ denir, hayret verici biçimde tıpatıp aynı bulunur ama ilk durumda yeni dilden yana yapıtın menşei silinir, ikinci durumdaysa kaynak yapıttan yana iki dilin özgünlüğü; her durumda, özsel bir şey kaybolmuştur.) Aslında, tercüme kesinlikle farkı yok etmeye yönelik değildir, tersine bu fark(lılık) (différence) oyunudur: durmadan bu farklılığa atıf yapar, onu gizler ama bazen onu açığa vurarak ve çoğu kez de vurgulayarak; tercüme bu farklılığın bizzat yaşamıdır, onda kendi yüce ödevini ve de, kendine has birleştirme kuvvetiyle iki dili gururla birbirine yaklaştırdığı zaman, sihrini bulur; bu, nehrin iki kıyısını bir araya getiren Herkül’ün kuvvetine benzer. Ama daha fazlasını söylemek gerekir: Eser ancak, gerek kökensel olarak başka bir dile doğru işaret ettiği için, gerekse, her canlı dilin sahip olduğu, kendisinden farklı olma ve kendisine yabancı olma olanaklarını imtiyazlı bir biçimde bir araya topladığı için, bu farklılığı elverişli (disponible) kılacak şekilde içinde barındırıyorsa, çevrilecek yaşa ve saygınlığa erişir. Orijinal asla sabit/devinimsiz değildir ve belli bir anda bir dilde geleceğe dair olan ne varsa, onda bir başka hali –bazen tehlikeli biçimde başka olan bir hali– belirten ya da böyle bir hale çağrı yapan ne varsa, edebi eserlerin merasimli sapışında/sürüklenişinde (derive, drift) olumlanır. Tercüme bu oluşa bağlıdır, onu “tercüme eder” ve onu gerçekleştirir/tamamlar, tercüme ancak bu devinim nedeniyle ve kimileyin onu temiz bir şekilde kurtarmak kimileyin de onu zahmetle kendine bağlamak/tutsak etmek üzere zaptettiği/kendine mal ettiği bu yaşam nedeniyle mümkündür. Konuşulmayan bir dile ait klasik başyapıtlara gelince, bunlar artık ölü bir dilin yaşamının tek mutemedi/emanetçisi ve geleceksiz bir dilin geleceğinin tek sorumlusu oldukları ölçüde daha da çok tercüme edilmeyi talep ederler. Ancak tercüme edildiklerinde hayattadırlar; dahası bunlar, bizzat orijinal dilin içinde, âdeta hep yeniden çevrilmiş ve onlarda en has olan şeye, yani kökensel yabancılıklarına doğru yeniden yönlendirilmiş gibidirler.
Tercüme edilen eser tercüme edilecek esere benzesin isteniyorsa da, edebi tercüme mümkün değildir.
Tercüman, tam da hiç böyle bir talebi olmadığında, benzersiz özgünlükte bir yazardır. Dillerin farklılığının gizli efendisidir, farkılılığı ortadan kaldırmak için değil; orijinalde kökensel olarak farklı olanın mevcudiyetini, kendi dilinde, ona kazandırdığı şiddetli ya da incelikli değişiklikler yoluyla uyandırmak üzere bu farklılığı kullanmak için. Benjamin burada haklı olarak benzerlik söz konusu değildir der. Tercüme edilen eser tercüme edilecek esere benzesin isteniyorsa da, edebi tercüme mümkün değildir. İki yabancı (étrangère) dildeki aynı eserin ikisinin de yabancılıkları sebebiyle ve bu eserin her zaman başka olmasasına sebep olacak şeyi kendi yabancılıklarında görünür kılmalarından ötürü, daha ziyade başkalık temelinde bir aynılık söz konusudur; bu tam olarak, tercümeyi, saydamlığı yoluyla aydınlatacak ışığın kendisinden alınması gereken bir devinimdir. Evet, tercüman, kendi öz dilindeki eksiklik sebebiyle, (dahası onda ikamet etmediği, orada evinde bulunmayan ebedi davetli olduğu için tamamen ulaşamayacağı) orijinal eserin ona mevcut olumlamalarda vaat ettiği her şeyi sezen, tuhaf/yabancı (étrange), nostaljik bir insandır. Bu iddiadan şu çıkar ki uzmanların tanıklığına göre, tercüman, tercüme yaparken, sahip olmadığı dilin yarattığı sıkıntıdansa mensup/ait olduğu dilde hep daha fazla güçlükle karşılaşır. Çünkü belirli başat, yabancı bir metne iştirak etmesi için (örneğin) Fransızcada eksik olan her şeyi görmekle kalmaz sadece, bunun sebebi, tercümanın, anlık olarak bir araya getirdiği yegane eserde kendisi de başka kılınmış olan bir başka dilin kaynaklarıyla doldurmak zorunda olduğu, bir yoksunluk kipindeki –yine de bu yoksunlukta zengin olan bir yoksunluk kipindeki– bu Fransızca diline sahip olmasıdır artık.
“Bizim tercümelerimizin en iyileri bile yanlış bir ilkeden hareket ediyor. Tümü de Almancayı Sanskritçeye, Yunancaya, İngilizceye dönüştürmek yerine, bu dilleri ‘Almancalaştırma’ya çalışıyorlar."
Benjamin, Rudolf Pannwitsz’in bir teorisi hakkında çok şaşırtıcı şu cümleleri sarfeder: “Bizim tercümelerimizin en iyileri bile yanlış bir ilkeden hareket ediyor. Tümü de Almancayı Sanskritçeye, Yunancaya, İngilizceye dönüştürmek yerine, bu dilleri ‘Almancalaştırma’ya çalışıyorlar. Bizim tercümanlarımız kendi dil alışkanlıklarına yabancı yapıtın ruhundan daha çok saygı gösteriyorlar… Tercümanın temel hatası, yabancı bir dilin kendi dilini güçlü biçimde devindirmesine olanak sağlayacak yerde, kendi dilinin bir rastlantı sonucunda vardığı düzeyde direnmesi.“ Tehlikeli biçimde çekici bir önerme ya da iddia bu. Bir dilin, tüm diğer diller haline gelebileceği [başka dillere dönüşebileceği] ya da en azından hiç hasar görmeden önüne yeni çıkan her yönde hareket edebileceği gibi bir anlam çıkmasına sebep oluyor; tercümanın bu ani dönüşümü tetiklemek için çevrilecek eserde yeterince kaynak ve kendisinde yeterince otorite bulacağını varsayıyor; nihayet, sözel ya da sentaktik bakımından daha büyük edebiliğe (littéralité) kadir olacak ölçüde özgür ve yenilikçi bir tercüme varsayıyor, bu ise, sonuna kadar gidildiğinde, tercümeyi faydasız kılacaktır. Bununla birlikte Pannwitz kendi görüşlerini kuvvetlendirmek için, Luther, Voss, Hölderlin, George gibi çok güçlü isimlere başvurabilir, ki bu isimlerin hiçbiri, tercümanlık yapmış oldukları her seferinde, hudutları genişletmek için Alman dilinin çerçevesinin dışına çıkmakta [bu çerçeveyi kırmakta] tereddüt etmemiştir. Hölderlin örneği, tercümenin gücünden büyülenmiş insanın nihayetinde ne risklere atıldığını gösterir: Antigone ve Oedipus çevirileri deliliğin kavşağında neredeyse onun son eserleri olmuştur. Bunlar son derece kafa yorulmuş, vakıf olunmuş ve istemli eserlerdir, Yunanca metni Almanca metne aktarmak ya da Alman dilini Yunan kaynaklarına götürmek maksadı taşımayan, biri Batının diğeri Doğunun fırtınalı değişkenliğini temsil eden iki gücü arı ve yekpare bir dilin yalınlığında birleştirme amacı güderek bükülmez bir metanetle yürütülmüş çalışmalardır. Netice neredeyse berbattır. Sanki biri, iki dil arasında öyle derin bir anlayış, öyle temel bir ahenk keşfetmiştir ki bunun kendisi anlamın yerine geçer ya da iki dil arasında yeni bir anlamın kökenine açılan bir yarık açmayı başarır. Bunun öyle kuvvetli bir etkisi vardır ki Goethe’nin neden buz gibi güldüğünü anlarız. Goethe kime gülüyordu? Artık ne şair ne de tercüman olan bir adama; bu adam, arı birleştirme gücünü/kudretini bir araya toplanmış olarak bulduğuna inandığı ve belirlenmiş ve sınırlanmış her anlamın ötesinde anlam vermenin mümkün olabileceği merkeze doğru gözü peklikle ilerliyordu. Bu ayartının Hölderlin’e tercüme yoluyla gelmesi anlaşılır bir şeydir, zira her pratik ilişkide olduğu gibi her dilde de işlemekte olan ve aynı zamanda Hölderlin’i başlangıçtaki saf yarılmayla karşı karşıya bırakan   birleştirici güçle birlikte, tercüme yapmaya hazır insan tehlikeli, hayranlık verici, daimi bir mahremiyet içindedir ve tercümenin nihayetinde delilik olduğu inancıyla, yazarların en kibirlisi ve en gizlisi/esrarlısı olma hakkını işte bu aşinalıktan alır. * Maurice Blanchot,“Traduire” in “L’Amitié”, Gallimard, 1971, 69-74 1 Walter Benjamin, Die Aufgabe des Übersetzers (1923), “Çevirmenin Görevi”, çev. Ahmet Cemal, Yazko Çeviri 14, içinde, Eylül-Ekim 1983.

Çeviren: Murat Erşen


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR