Thomas Bernhard'da Toplumsal Zihin ve Queer Yaklaşımlar

Thomas Bernhard'da Toplumsal Zihin ve Queer Yaklaşımlar


Twitter'da Paylaş
0

Odun Kesmek, bizi anlatıcının/kahramanının zihniyle baş başa bırakırken, toplumsal ve kültürel zihin kavramına gönderme yapar. Metnin tümü dönemin Viyana sanatçılarına, sanat ve edebiyat dünyasına ilişkin büyük bir eleştiri yumağı haline gelir. 

Oscar Wilde "The Critic as Artist" adlı denemsinde insan zihni üzerine şöyle der: "Zihin, entelektüel alanda bir devimimden başka nedir ki? Düşüncenin özü, yaşamın özü, büyümenin özü." (1891) Thomas Bernhard'ın Odun Kesmek romanını okurken Wilde'ın bu sözlerini anımsarım hep. 1984'de Holzfällen adıyla yayımlanan ve 1987'de Woodcutters olarak İngilizceye çevrilen Odun Kesmek'i Sezer Duru'nun incelikli çevirisiyle okumuştumilkin ve Bernhard'ın klostrofobik ve döngüsel diyebileceğim öfkesi ve yazma arzusu karşısında büyülenmiştim. Odun Kesmek birkaç saat diliminde geçen bir akşam yemeğini konu edinir. Adını bilmediğimiz anlatıcı birinci tekil ağızdan anlatır hikâyeyi. Anlatıcı sanatsal bir akşam yemeğine nasıl davet edildiğini, zihninden geçenleri ve kendisini misafir eden ev sahibi çifti, —Auersbergerler'i—anlatmakla başlar hikâyesine. Anlatıcı, aslında bir yazardır ve 20 yıl Londra'da yaşadıktan sonra Viyana'ya döner. Yolda yürürken hiç mi hiç sevmediği eski bir tanıdığına rastlar ve nedense kendisine yöneltilen akşam yemeği davetini oracıkta öylece kabul ediverir. Anlatıcı eskiden tanıdıkları ortak arkadaşlarından birinin, Joana'nın da intihar ettiğini o gün öğrenir. Akşam yemeği Burg Tiyatrosu oyuncusu adınadır ve Joana'nın cenazesiyle aynı gündedir. Odun Kesmek'te anlatıcının bilincinden ardı arkası kesilmeksizin süzülenleri okuruz; anlatıcının şeffaf zihnine tanıklık ederiz. Odun Kesmek'in anlatıcısı zihninden geçenlerin tümünü boca eder okurun üzerine. Bu anlamda kurmacada karakterin zihinsel durumuna, kurgusal zihnine tanıklık ederken, bütün anlatılanları taşımanın ve sindirmeye çalışmanın yükünü üstleniriz. Zira anlatıcı, neredeyse nefes almadan peşi sıra düşüncelere dalar, kendi kendine konuşur; dünyayla amansız bir kavga halindedir. Bernhard'ın hem yerel izlekte hem de daha büyük bir toplumsal izlekte Viyana zenginler sınıfını kıyasıya eleştirdiğini anladığımızdaysa kurgusal zihin gerçekte toplumsal zihne işaret eder. Odun Kesmek, bizi anlatıcının/kahramanının zihniyle baş başa bırakırken, toplumsal ve kültürel zihin kavramına gönderme yapar. Metnin tümü dönemin Viyana sanatçılarına, sanat ve edebiyat dünyasına ilişkin büyük bir eleştiri yumağı haline gelir. Bernhard'ın Viyana'nın "kaymak tabakası"nı kıyasıya eleştirdiği romanında, geleneksel anlatıların, özellikle geleneksel erkek egemen anlatıların epeyce dışına çıktığını söyleyebiliriz. Başka deyişle, Odun Kesmek'teki yineleme, döngüsel ve durağan kurgu, etkin erkeğin yarattığı aksiyon/macera hikâyesinin tam tersine hikâyesizleşmeye dönüşür. Anlatıcının yineleme ve döngüsel kurgu içinde değişken toplumsal cinsiyeti de anlatıcıyı "queer" duyarlılığa ve "queer" zamana yaklaştırırken eril dili bozguna uğratır. Bu anlamda Odun Kesmek, ilkin muazzam eril zihin olarak karşımıza çıkarken, daha sonra "queer" duyarlılığın metni askıya almasıyla eril biçimini yitirmeye başlar.

Odun Kesmek'te Kurmaca ve Toplumsal Zihin

Romandaki anlatıcı, Auersbergerler'in giriş salonundaki berjer koltukta otururken, diğer odalardaki misafirlerin konuşmalarını can kulağıyla dinler. Onlardan neler duyabileceğinin, neler öğrenebileceğinin peşindedir. Herkesi nefretle dinler ve daha tanışmadığı Burg Tiyatrocusu aktörüne lanetler yağdırır. Odun Kesmek'teki düşünce temsili aslında zihinsel sürecin temsilidir. Düşünce temsiline ilişkin Alan Palmer Kurmaca Zihinler'de (Fictional Minds) karakterlerin zihinsel sürecini ele alır ve anlatının aslında karakterin zihinsel sürecinin bir ürünü olduğunun altını çizer. Roman incelemesi gerçekte karakterin zihinsel sürecinin nasıl işlediğinin incelenmesidir. Palmer'a göre kurmacadaki öncelikli bilgi yalnızca düşünceden doğmaz. Düşünceye ek olarak, bir karakterin zihinsel durumuna işaret eden eylemler, tutumlar, çeşitli duygu salınışları da önemlidir. (2002, s. 5) Okur, düşünceyle birlikte dilsel ve dilsel olmayan bütün zihinsel işleyişleri anlayarak karakteri bütünüyle okumaya çalışır. Böylesi bir temsil, serbest dolaylı anlatıma götürür bizi. Odun Kesmek'te ilk ağızdan şunları okuruz:

Bu akşamki kadarhiç öfkelenmemiştim Auersbergerler'e. Joana gibi insanlar kendilerini öldürüyor, diye düşündüm berjer koltukta, parazitler ve Auersbergerler gibi sosyete kopyacıları yaşıyor, yaşıyor, yaşıyorlar ve temelinde tüm yaşamları boyunca canları sıkılıyor ve yaşlanıyor, yaşlanıyor ve yaşlanıyorlar ve hiçbir şeye faydaları olmuyor. Joana gibi insanlar boyunlarına kendilerinin taktıkları halatla son buluyor ve bir plastik torbaya konuyor ve en ucuz biçimde defnediliyor, Auersberger çifti gibiler de kaç tane Burg oyuncusuna ne kadar yemek vereceklerini bilmiyor iğrenç can sıkıntıları ve ahmak dünya bıkkınlıkları içinde, diye düşündüm berjer koltukta. Joana gibi insanlar yıllarca yalnız gerekli olan şeylerin azına sahip oluyor ve birden   kendilerini öldürüyorlar, buna karşılık Auersbergerler gibi insanların her şeyi bol bol oluyor ve yaşlanıyorlar, iyice yaşlanıyorlar ve hiçbir işe yaramıyorlar, diye düşündüm. Joana gibi bir insanı sonunda herkes terk ediyor ve onunla kimse ilgilenmiyor, ama Auersberger çifti gibi insanların çevresinde bugün de, tıpkı yirmi ve otuz yıl önce olduğu gibi toplanıyorlar. Auersberger akşam yemekleri sapık bir alışkanlık yalnızca, dedim kendi kendime berjer koltukta. Bu insanların bir sayfiye köşkleri var ve bunu kentin bu sanatsal güruhuna, insan sevgisi yüzünden değil, doğal olarak değil, yalnız iğrenç can sıkıntıları ve ahmak çıkarcılıkları yüzünden açıyorlar. (73-74)

thomas bernhard

Anlatıcının düşüncelerini aksiyondan/eylemden ayrı düşünemeyiz. Düşünce "berjer koltukta oturma" edimiyle anlam bulur. Berjer koltukta oturmak önemlidir, çünkü koltukta oturmak sözcük duvarından oluşan kasti bir yinelemeyi işaret eder. Hikâyede nedense klostrofobik biçimde daima aynı odak noktasına döneriz: berjer koltuk. Anlatıcı, sessiz bir yargıç edasıyla berjer koltuğunda otururken Auersbergerler'i ve öteki misafirleri ahlak yönünden eleştirir, onları ahlaki yönden son derece zayıf bulur. Okur, anlatıcının bedensel salınışlarını fark ederken, anlatıcının hem eyleyen hem de bir türlü eyleyemeyen halinin ayrımına varır. Evdeki misafirler gelecek olan Burg Tiyatrosu oyuncusunu büyük bir hevesle ve merakla beklerken, anlatıcı keskin dilini ve nefretini hiç mi hiç saklamaz. Bu noktada anlatıcının düşüncesi, sözleri, eyleyen hali birbirine karışır. "Bende, yalnız bana bahşedilmiş gibi davranabilme yeteneği var, ne zaman istersem, berjer koltukta oturarak bu sanatı icra etmişimdir, tek başına kalmayı yani" diyerek iç geçirir anlatıcımız. Anlatıcı, diğer odadaki misafirlerin kendisini duyabildiklerini söylese de, aslında kendi kendiyle konuşuyordur. Diğer odadaki misafirlerden hiçbiri ona laf atmaz ya da tepki vermez.

Böylesi bir iç monolog anlatıcının zihnini—kurmaca/kurgusal zihni— gösterir bize. Gerçekte bütün metin, tek bir paragrafa ayrılmaksızın okuru neredeyse soluksuz bırakır. Anlatıcı düşsel bir uzam içindedir sanki; bilinç ve bilinç dışının gösterildiği bulanık bir alanda gidip gelir. Düşüncelerinin doğrudan okura aktarımı yalnızca sözsel dile gelmez. Düşünceler, anlatıcının berjer koltukta oturma, iç çekme, akşam yemeğinde eğleniyormuş edasıyla takındığı tutumlar ve bedensel hareketleri aracılığıyla da dile gelir. Anlatıcının yalnızca bilinç akışını izlemekle kalmayız. Onun sözsel olmayan bedensel eylemlerinin, uzun iç çekişlerinin, sıkıntısının, hayata ve özellikle Viyana'daki sanat çevresine karşı öfkesinin de izini süreriz. Böylesi bir yineleme içinde anlatıcının kendisini de yerdiğini görürüz metinde. Anlatıcı, "ben de en az onlar kadar, Auersbergerler kadar bulaşmışım bu işe, suçluyum bu sistemde" diyerek Avusturya'daki edebi ve kültürel sahneye doğru yöneltir ucu keskin iğnelerini. Böylesi bir yaklaşım anlatıcının zihinsel işleyiş sürecini ve kişisel düşüncelerini temsil ederken aslında Viyana'daki zenginler sınıfını hedef alır. Bu anlamda toplumsal ya da sosyal zihin kavramıyla bizleri buluşturur. Alan Palmer'ın George Eliot'ın Middlemarch'ını (Middlemarch: Taşra Yaşamı Üzerine Bir Çalışma) Charles Dickens'ın Little Dorrit'ini (Küçük Dorrit)incelediği çalışmasında on dokuzuncu yüzyıl anlatıcısını konu edinir. Anlatıcının roman kahramanlarının "toplumsal zihni"ni daha görünür hale getirdiğini vurgular.

Palmer, romandaki çoğu düşüncenin öznel/bireysel ve paylaşılan/kolektif düşüncenin bileşiminden oluştuğunun altını çizer. Başka deyişle öznel düşünce, anlatıcının içsel ve zihinsel dünyasını gözler önüne sererken, kolektif olan da anlatıcının süre giden bilincinin kendi çevresiyle ve topluma kurduğu kesintisiz bağları gösterir. Böylesi yaklaşım, Palmer'a göre, çoğul konuşan özneler arasındaki değişken anlamlılıkta, Bakhtinci diyalog içinde kendini bulur. (2010, s.35-39) Kolektif düşünce, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bir topluluğun düşüncesine eklemlidir ve bize okunabilir toplumsal zihinleri sunar. Palmer'a göre yalnızca öznel/bireysel zihinlerin izini sürmeyiz romanlarda. Neticede, kolektif ve ortak düşünceyle kişiye özgü düşüncenin dengelenerek okura verilmesinden doğan bir sosyal zihindir esas meselemiz. Bernhard'ın metni, anlatıcının zihninin öteki zihinlere nasıl eklemlendiğini gösterir bize. Anlatıcı, kendi zihin işleyişini ifşa ederken, okur olarak biz de toplumsal ve kolektif düşüncenin dile gelişini güçlü biçimde hissederiz. Anlatıcı ev sahiplerine ve evdeki diğer misafirlerine oturduğu yerden kara çalarken, Viyana sanat çevresinin taşlamasına tanıklık ederiz. Böylesi hicivsel bir yaklaşım, anlatıcının kişisel zihin işleyişinin çok ötesine geçerek toplumsal zihnin varlığına işaret eder. Romanın sonuna geldiğimizdeyse anlatıcı nihayet oturduğu berjer koltuktan kalkıp evden ayrılır. Dışarıya açılan merdivenleri soluksuz iner. Viyana'nın eski kent merkezine doğru hızla koşmaya başlar:

Şu Auersberger nefretiyle nefret ediyordum, Auersbergerler'den, şimdi, yirmi yıl önceki gibi, diye düşünüyordum, çünkü o zaman, yirmi yıl önce, alçakça aldattıkları, hizaya soktukları, herkesin önünde her fırsatta küçük düşürdükleri için; sırf kendimi kurtarmak, sırf onların beni yiyip bitirmelerini önlemek için onları terk ettikten sonra, ben onlara sırımı döndükten sonra, onlar bana değil, hem bunu iddia ediyorlardı, hâlâ    da ediyorlar... güya ben onları sömürmüşüm, onlar bana yıllarca bakmış, onlar beni     yıllarca ayakta tutmuş, oysa gerçekte onları hayatta tutan bendim, bendim onları kurtaran, bendim, parayla olmasa bile, yeteneklerimin tümüyle onları yaşatan, tersi değil, sokaklardan koşarak geçtim, sanki bir sanrıdan kaçıyordum, daha hızlı ve daha hızlı eski kente doğru koşarken, ve koşarken neden eski kente doğru koştuğumu bilmiyordum, oya eski kentin tam aksi yönde koşmam gerekirdi, eve gitmek isteseydim. (150)

Anlatıcı,Viyana zenginler sınıfını eleştirirken, çevresiyle ilişkisinde âdeta bir suç ortağı olduğunu hissettirir bize. Anlatıcının iç monologu gerçekte diyalojiktir. Bize okunabilir toplumsal (sosyal) zihinler sunan kolektif bir diyalogu işaret eder. Eski kent merkezine doğru seyreden eylem içindeki zihin, gece boyunca süre giden sanatsal akşam yemeğine ve yaşanan o küçük burjuvazi dramına karşı bir başkaldırışı imgeler. Düşünce ve eylem bileşimi, tek yönlü ve sözsel olmayan bir deneyimdense, çok yönlü ve hareketli bir deneyime sürükler bizi.

Toplumsal Zihne Feminist Müdahaleler: Ya da Queer Yaklaşımlar

Bernhard'ın metni, anlatıcının zihnini toplumsal zihne taşırken son derece döngüsel, yinelemeci, durağan ve aslında "konusuz", "hikâyesiz" bir anlatıyla baş başa bırakır bizi. Bu anlatı eril enerji odaklı macera, girişim ve fethetme izleklerinden daha farklıdır. Anlatıcının toplumsal zihni, onun edebiyat, sanat ve Viyana zenginler sınıfına ilişkin kaygılarını gün ışığına çıkarır. Bernard'ın metni, sözcüklerden örülü kocaman eril bir beden olarak karşımıza çıksa da, eril metnin öne çıkardığı aksiyon ve macera izleğinden sıyrılır. Başka deyişle, gözü pek ve muhteris eylemlerden çok anlatıcının zihinsel durumunu okuruz. Bir anlamda Beckettvari bekleyişin alanındayızdır Odun Kesmek'te. Feminist eleştirmen ve karşılaştırmalı edebiyat profesörü Susan Lanser, eril konu odaklı hikâyelemenin amaçlı ve hırslı bir edimden geçtiğini belirtir. Lanser'a göre eril metinlerde metinsel devinim, kahramanların amaçlı edimlerine dayanır. Bu edimler güçlü iktidar alanına işaret ederken, dişil arzuları tarihsel ve metinsel olarak dışlar. (1986, 356). Dolayısıyla, hikâye konusunun geleneksel ve eril tanımı, feminist yazarların metinleri için geçerli bir ölçüt olmanın dışında kalır. Bernhard'ın Odun Kesmek'i konu bağlamında durağanlığın ve büyük bir bekleyişin alanındadır. Böylece, anlatının yinelemeci ve klostrofobik doğası, öznel ve kolektif düşüncelerin kesiştiği toplumsal zihin, eril odaklı hikâyelemenin yerini alır demek mümkündür. Zira Odun Kesmek ilerleyici anlatımdan uzaktır. Metninde bir dizi olay örgüsü görmeyiz. Sözsel ve sözsel olmayan durumlar öteki zihinlerle daimi ve çekişmeli bir diyalog halindedir ve ilerlemeci geleneksel saati sekteye uğratır. İlerlemeye ve geleceğe ilişkin mantığı ve eril öznenin girişimini tersine çevirir. Odun Kesmek'te böylesi bir sekte, dışmerkezli ve ayrıksı diyebileceğimiz bir zamansallığa götürür bizi. Dolayısıyla metinde ayrıksı "queer" diye nitelendirebileceğimiz" tuhaf bir zamanın içinde buluveririz kendimizi. Judith Halberstam'a göre "queer zaman" bireyin postmodernizm içerisinde burjuva aile ve yeniden üretimin, uzun ömürlülüğün, riskin, güvenliliğin ve kalıtımın zamansal çerçevelerini terk etmesiyle meydana ç›kan özel zamansallık modellerini ifade eden bir terimdir. (2005,6). Halberstam queer sözcüğünü açarken, zaman ve mekânda cinsel kimliğin, bedenselleşmenin ve hareketin norm ve mantık karşıtlığındaki çeşitli örgütlenmelerine atıfta bulunur. Bu bağlamda, Odun Kesmek'teki anlatıcının bir anlamda "queer zaman"da "queer özne" olarak konuşlandığını söylemek metnin kirişlerini esnetirken yeni anlatım kapılarını da aralayacaktır. Zira anlatıcının bir dönem Bay Auersberger'le yaşadığı yakın ilişkisi, onu muğlak bir alana kaydırır:

Auersberger çevresine hep genç yazarlar alır ve yatağına da aldı, ben onun Maria Zaal'a davet ettiği ilk kişilerden biriyim, diye düşündüm şimdi. Onun kapanına düşen ilk kişilerden biri, dedim kendi kendime... Auersberger'in Maria Zaal'a ve yatağına davet ettikleri, hep bir genç yazar olurdu. (127)

Anlatıcı, genç bir yazarken Bay Auersberger ile yaşadığı ilişkiyi itiraf etmekte zorlansa da, bu ilişkinin izini satır aralarındaki öfke ve pişmanlıkta buluruz. Bu istemsiz itiraf anlatıcıyı "queer özne"ye dönüştürmeye yetmez elbette. Ancak, anlatıcının gerek Bay Auersberger ile gerekse metin boyunca yinelenen karakterlerle —Viyana'nın Virginia Woolf'u sayılan Jeannie Billroth ve intihar eden Joana ile— yaşadığı aşk ilişkilerinin kırıntıları toplumsal cinsiyet normlarının ve geleneksel eril edimlerinin dışında kalır ve metinde heteronormatif gücün otomatik olarak algılanmasının ötesine geçer. Odun Kesmek'teki anlatı, yinelemeci ve klostrofobik yapısıyla ve döngüsel "queer" zamansallığıyla geleneksel eril metinlerdeki normatif özenin çoğullaşmasına, çatallaşmasına ve doğallıktan çıkarılmasına yöneliktir. Odun Kesmek'in son sayfalarına geldiğimizdeyse anlatıcının yazıya sığındığını ve anlatıcıyı yazının kurtaracağını görürüz:

Gentz Sokağı'ndaki bu sanatsal akşam yemeği denen şey üzerine hemen yazacağım,   diye düşündüm, ne olursa olsun ama yalnızca hemen ve şimdi Gentz Sokağı'ndaki bu         akşam yemeği üzerine yazacağım, hemen, diye düşündüm, şimdi, diye eski kentten koşarak geçerken, hemen ve şimdi ve hemen ve hemen, çok geç olmadan. (151)

Anlatıcının, bütün geceyi kaleme alma arzusuyla dolup taştığı aşikârdır. Anlatıcı bir yazar olduğundan, gece boyunca yaşadıklarını ve berjer koltukta hissettiklerini anlatma ve yazma ihtiyacındadır. Akşam yemeğini asıl sonlandıracak olan anlatıcı-yazarımızın kaleme alacaklarıdır. Metin boyunca anlatıcının öfkesine, nefretine, yorumlarına, derin düşüncelerine tanıklık ederiz. Dahası, anlatıcının Viyana'nın kaymak tabakası içinde "suça" bir biçimde ortak olduğunu anlarız. Bu noktada yazma edimi, eylem, aksiyon, macera ve ele geçirme/yenme odaklı eril konunun bir başka yüzü olarak çıkar karşımıza. Akşam yemeğini özgün bir esere dönüştürerek gecenin esas meselesini ifşa etmek hikâyenin konusu ve arzusu haline gelir. Bu noktada Susan Lanser'ın sözlerine kulak vermemiz yararlı olacaktır: "Yazma edimi geç kalınmış ya da gerçekleşememiş bir arzunun dile gelişi ve icrasıdır. İlkin anlatmak ve sonra yazmak bir karara bağlamak ve çözüme ulaştırmaktır; yazmak hikâyeye son vermektir." (1986, s.357) Lanser, yazma edimini bekleyişin ve eylemsizliğin hüküm sürdüğü ve eril hikâyenin gerek tarihsel gerekse metinsel bağlamda dışladığı ayrıksı alanla ilişkilendirir. Odun Kesmek'in sonundaki yazma edimi, anlatıcının öfkesini ve gerginliğini boşaltmak için önemli bir araç haline gelir ve aslında hikâye konusunun ta kendisine dönüşür. Odun Kesmek'teki yazma edimi ve yazma ihtiyacı toplumsal zihinden ve geleneksel saat zamansallığını büken "queer" zamandan doğar. Bernhard'ın anlatıcısı geleneksel eril hikâye konusunu altüst ederek metindeki konuya ilişkin yeni radikal okumaların kapılarını aralar. Bernhard anlatılarının çok sesliliği ve radikal okumaları, Bernhard'ın klostrofobik öfkesi ve kalemi karşısında bir kez daha büyülenmeyi, belki de her daim yinelenen bir büyüye tutulmayı beraberinde getirecektir.

Kaynakça

Thomas Bernhard. Odun Kesmek, Çev. Sezer Duru, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012.

Judith Halberstam. In a Queer Time and Place: Transgender Bodies, Subcultural Lives. New York: New York University Press, 2005.

Susan Lanser. "Towards a Feminist Narratology." Style 20.3 (1986): 341-62.

Alan Palmer. "The Construction of Fictional Minds", Narrative, 2002. 10(1).

Alan Palmer Social Minds in the Novel. Columbus: Ohio State UP, 2010.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR