Tıbbın Kan Kanseriyle Tanışması: Lösemi

Tıbbın Kan Kanseriyle Tanışması: Lösemi


Twitter'da Paylaş
0

"Tarih tekerrür eder, bilim ise yankılanır." –Siddhartha Mukherjee

1845'te İskoçyalı hekim John Bennett, alışılmadık yakınmaları olan bir hastayla karşılaştı. Birkaç ay öncesine kadar hiçbir sağlık sorunu bulunmayan yirmili yaşlardaki gençte ateş, baş ağrısı, karında ağrılar, cildin çeşitli bölgelerinde küçük kanamalı döküntüler, aşırı halsizlik, yorgunluk gibi ciddi bulgular ortaya çıkıyordu. Zamanla karnında, koltuk altlarında, kasıklarında ve boynunda şişlikler oluştu ve kısa süre içerisinde hayatını kaybetti.

Yapılan incelemelerde hastanın kanında alışılmışın çok üstünde akyuvar gözlenmişti. O dönem vücuttaki bir enfeksiyonun kandaki akyuvarları artırdığı biliniyordu. Ayrıca enfeksiyon ve mikroorganizmalar arasındaki ilişki henüz anlaşılmamış olsa da yara, irin, apse gibi bir kaynağın kana ve vücuda yayılarak ateşe hatta ölüme sebep olabileceği gözlemlenmişti. John Bennett'a göre bütün bu hastalık sürecinin sebebi bir enfeksiyon olmalıydı, ancak yapılan otopside herhangi bir yara veya apseye rastlanmadı. Bennett bu durumu, damar sisteminin tamamını tutan bir iltihaplanma olarak yorumladı.

Rudolf Virchow

Bundan kısa bir süre sonra genç hekim Rudolf Virchow, bu kez Almanya'da benzer bulgulara sahip bir olgu sunumu yayımladı. Yapılan incelemede bütün kan ve damar sistemini işgal eden anormal miktarda akyuvar gözlenmişti. Bennett'in hastasından haberdar olan Virchow, onun bu konudaki açıklamalarına kuşkuyla yaklaşmıştı. Yaptığı mikroskopik incelemede görüntülediği sayısız akyuvar nedeniyle bu tabloya beyaz kan anlamına gelen "Weisses Blut" adını verdi. Hastalık, Yunanca beyaz anlamına gelen "leukos"tan türeyen Leukemia (lösemi) ismiyle kayıtlara geçti.

Hastalıkların nedenleriyle ilgili yegâne temel açıklamanın, görünmez kötü kuvvetler olduğu bir çağ...

Tıp tarihinin en önemli kişiliklerinden olan Rudolf Virchow, bu bulgularını çok daha ileriye taşıdı. Hastalıkların nedenleriyle ilgili yegâne temel açıklamanın, görünmez kötü kuvvetler olduğu bir çağda, Würzburg Üniversitesi'nde Almanya'nın ilk Patolojik Anatomi kürsüsünü kurdu. Mikroskopunun başında geçirdiği binlerce saat içinde yaptığı gözlemler, hücre kuramını oluşturmasını sağladı. Bu kurama göre, insan vücudu diğer tüm canlılarda olduğu gibi hücrelerden oluşmaktaydı ve bunlar yalnızca diğer hücrelerden üreyebilmekteydiler. Hücreler ya sayılarının artışıyla (hiperplazi) ya da büyüklüklerinin artışıyla (hipertrofi) gelişebilirdi. Bu bilgiler, bilim dünyasına yepyeni bir anlayış getirmişti. Vücuttaki bazı anormal dokular, kitleler, bozulmalar incelendiğinde, hücrelerinde kontrolsüz ve aşırı büyüme gözleniyordu. Virchow bu yeni, kuralsız ve açıklaması olmayan büyümeler için günümüzde de yaygın olarak kullanılan neoplazi terimini tanımladı ve lösemiyi de, kan hücrelerinin neoplazisi olarak açıkladı.Virchow'un ardından gelen çalışmalar bu temel görüşleri daha da pekiştirmişti. Lösemi hücreleriyle diğer kanser türleri arasındaki benzerlikler ortaya konuldu.

Lösemide, akyuvarların kötücül (malign) dönüşümüyle ortaya çıkan ve kanda olduğu için bütün vücudu dolaşan bir kanser söz konusuydu. 

Bir lösemi hastasını tespit etmek, tanı koymak, klinik özelliklerini ortaya çıkarmak, sınıflandırmalar yapmak hekimlik ve tıp adına heyecan verici olsa da aynı şey hasta için geçerli değildi. Tedavi konusunda elde hiçbir şey yoktu; sadece destekleyici yaklaşımlarla, çekilecek acıları belki bir nebze azaltmak hedeflenerek, kaçınılmaz son bekleniyordu.

O dönemde kan kanseri, diğer kanserlerle kıyaslandığında hem en karmaşık hem de en umutsuz olandı. Cerrahi gibi bir seçeneğe sahip değildi; kanserli doku alınıp hasta kurtarılamazdı. Ayrıca kanda olduğu için bütün vücuda yayılıyordu. Ama bir yandan da ileri görüntüleme yöntemleri (MR, PET vb.)nin hiç olmadığı, yüzeysel olanlar dışında tümör boyutlarını görmenin tek yolunun ameliyatla çıkarmak olduğu bu çağda, lösemi bambaşka bir imkân sunuyordu bilim insanlarına. Çünkü lösemi hücreleri mikroskopta gözlemlenebilir ve sayılabilirdi. Dolayısıyla tedaviye yönelik denemeler, örneğin bu amaçla vücuda verilen çeşitli kimyasallar, kolaylıkla takip edilebilirdi. 

Bir Patoloji uzmanı olan Dr. Sidney Farber yaklaşık yirmi yılını, gerçek hastalardan uzakta hastanenin bodrum katındaki laboratuvarında geçirmişti.

1940'ların sonuna doğru Boston Çocuk Hastanesi'nde görev yapan Farber'in ilgisini de çocukluk çağı lösemisine çeken buydu. Alanında önemli makaleler yayımlamış, akademik basamakları başarıyla tırmanmış ve Çocuk Patolojisi bölümünün başına geçmişti. Ancak doku numunelerinden ve mikroskoptan oluşan dünya ona yetmemeye başlamıştı. Penisilinin keşfi ve tıpta kullanımıyla, geçmişte çaresiz kalınan birçok enfeksiyon hastalığı tedavi edilebilir hale gelmiş, farklı alanlarda yeni ilaç denemeleri yapılıyordu. Ancak kanserlerde gelinen nokta, mümkün ise geniş kapsamlı (radikal) bir cerrahi müdahale yapmak ve radyasyonla tümör kalıntılarını yakarak yok etmeyi ummaktan ibaretti. Lösemi ise tıbbın çaresizliğinin bir simgesi olarak öylece duruyordu. Farber ise laboratuvarında, kan ve çeşitli kimyasallarla yaptığı deneyler ile lösemiye karşı bir arayış mücadelesi başlatmıştı. Temel fikri, lösemiye dair bir tedavi şansı ancak kanı daha iyi tanımakla mümkün olacaktır, şeklindeydi.

Dr. Sidney Farber'i kanın ve hematolojinin dünyasına çeken, Harvard'dayken dersler aldığı Nobel ödüllü ünlü hematolog George Minot’ydu. Minot, aneminin (alyuvarların yetersizliğine bağlı kansızlık) özel ve dirençli bir türüne sahip hastalarla çalışıyordu. O dönemde bilinen tek anemi sebebi olarak görülen demir eksikliği, bu kişilerde söz konusu olmadığı için klasik demir tedavisi diyetine yanıt alınamıyordu. Yapılan araştırmalar sonucunda bu tablonun, sonradan B12 vitamini adı verilecek bir besin eksikliğinden kaynaklandığı tespit ediliyor ve bu çalışmalar Nobel ödülüyle taçlandırılıyordu. 

Dr. Lucy Wills, daha sonra folik asit olarak tanımlanacak olan maddenin, kan hücrelerinin normale dönmesini sağladığını ortaya koymuştu. 

Besin alımı eksikliğine bağlı bir başka anemi türü ise, İngiliz doktor Lucy Wills'in Mumbai'de çok yoksul kişilerde rastladığı bir rahatsızlıktı. Sağlık koşulları ve gıda alımı konusunda büyük sıkıntı yaşayan bu anemik hastalar ne demir takviyesiyle ne de Minot'un B12 vitaminiyle iyileşebiliyordu. O dönem İngilteresi'nde Marmite adıyla bilinen gıda maddesini alanların şaşırtıcı bir şekilde düzeldikleri gözlendi. Bu mayamsı gıda bol miktarda folik asit içeriyordu. Hücrelerin bölünme ve çoğalmasında, DNA'nın kopyalanmasında folik asit hayati bir önem taşıyordu. Vücutta en hızlı çoğalan hücrelerden olan kan hücreleri de beslenme yetersizliğine bağlı folik asit eksikliğinden öncelikle etkileniyordu. Dr. Lucy Wills, daha sonra folik asit olarak tanımlanacak olan maddenin (başta Wills etkeni adıyla anılıyordu), kan hücrelerinin normale dönmesini sağladığını ortaya koymuştu. 

Dr. Sidney Farber

Bu anormal biçimdeki çoğalmayı durdurmak mümkün olabilir miydi?

Bütün bu gelişmeler, besinler, kimyasallar, kemik iliği ve kan hücreleri arasındaki ilişkiler, Farber'in yeni çalışmalarının da odağındaydı. Wills'in anemik hastalarında kan hücreleri gelişimini normale döndüren folik asit, lösemili hastalarda da etkili olup kanı normal duruma getirebilir miydi? Aklındaki bu soruyu yanıtlayabilmek için bir miktar yapay folik asit temin ederek, bunu bir grup lösemili çocuğun tedavisinde denemeye başladı. Ama sonuç felaketti. Folik asit bütün hasta çocuklarda kanserli hücreleri artırmış, lösemiyi şiddetlendirmiş ve (zaten kaçınılmaz son olan) ölümlerini de hızlandırmıştı. Diğer hekim ve hasta yakınlarından gelen büyük tepkiler alan Farber' yine de araştırmalarına devam etti. Minot ve Wills'in çalışmaları, eksik besinlerin telafi edilmesiyle kan hücrelerinin kemik iliğinde yeniden üretiminin yollarının açıldığını gösteriyordu. Lösemi gibi zaten kontrolsüz ve aşırı bir üretimin söz konusu olduğu durumda ise folik asitle bu anormal üretim daha da çoğalmıştı. Peki, başta düşündüğünün tersine, bu üretim yollarını açan ürünlerin etkisini azaltarak, anormal biçimdeki çoğalmayı durdurmak mümkün olabilir miydi?

Dr. Sidney Farber'in biyokimyacı arkadaşı Yellopragada Subbarow, canlı hücrelerin moleküllerini ayrıştırarak, bu doğal kimyasalların yapay benzerlerini oluşturmak konusunda çalışmalar yapmaktaydı. Ürettiği folik asit türevlerinin bazıları ilgili reseptör ve enzimlere bağlanmakta ancak gerçek folik asit işlevinin ortaya çıkmasını engellemekteydiler. Farber, bu maddeleri lösemi hastalarında denemek üzere Subbarow'dan talep etti. 

New York'tan Boston'a gönderilen antifolat paketi, tıp tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturacaktı.

Başlangıçtaki kötü tecrübe nedeniyle diğer birçok hekimin yoğun itirazlarına rağmen bu ilaçlar lösemili bir grup çocuk hastada denendi. Farber'in günlerce süren takipleri o güne kadar görülmemiş bir sonucu müjdeliyordu. Akyuvar sayılarındaki anormal artış, bir noktada duraklıyor, bazı hastalarda normal değerlere yaklaşıyordu. Hastalar yeniden eskinden olduğu gibi yemek yemeye başlıyor, tekrar kilo alıyor, ciltte kendiliğinden oluşan kanamalar sona eriyordu. Tarihte ilk defa lösemili hastalarda bir ölçüde de olsa olumlu sonuçlar alınabilmişti. New England Journal of Medicine dergisinde ilk bulguların yayımlandığı makaleye göre, tedaviye alınan 16 hastadan 10'u olumlu yanıt vermiş, 5 çocuk da dört ila altı ay boyunca hayatta kalmayı başarmıştı. Bu veriler, o koşullar altında bir devrim, kendinden sonraki gelişmelere açtığı fikir yoluyla da daha büyük devrimlerin ilk adımlarıydı.

Denemeler, yanılmalar, deneyimlerdeki umut verici parçacıkları birleştirip en baştan başlamalar, yanılgılardan çıkarılan dersler ve yeniden değerlendirmelerle giden bir hikâye bu.  Ancak büyük bir kararlılık ve adanmışlık, inatçı ve yılmaz vasıflara sahip bilim insanlarının, birikimi birbirlerinden devralarak sabırla inşa ettikleri bir yol. Daha sonuçlanmamış, belki de görünen bir gelecekte arzulanan noktalara hiç gelemeyecek olsa da başlangıçtan bugüne kadar olan kısmı bile büyüleyici.

Yazıdaki tarihsel bilgilerin büyük kısmını, Siddhartha Mukherjee'nin The Emperor Of All Maladies: A Biography Of Cancer adlı kitabından aldım. (Türkçe baskısı da mevcut, Tüm Hastalıkların Şahı - Kanserin Biyografisi, Domingo Yayınevi, Çeviri: Zeynep Arık Tozar) Kitapta ileri okumalar için detaylı bir kaynakça da mevcut. Konuyla ilgili yazılmış – ne yazık ki büyük bir kısmı istismara dayalı kitaplar – arasında bir yıldız değerinde. 

Hastaların da hasta yakınlarının da, başlangıçta kendilerini büyük bir yıkım içinde hissettikleri zor bir hastalık lösemi. Tıbbın belki de en fazla şefkat ve empati gerektiren bu alanında çalışan uzmanlar, araştırmacılar ve sağlık personeli için de aynı zorluklar büyük ölçüde geçerli. Mesleğe yeni başlamış genç bir hekimken, bir hasta yakını olarak dört ay aralarında yaşadığım bu insanlara selam olsun.

Editör: M. Gizem Erkol


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR