Tıp Tarihinin Utanç Dolu Yılları
6 Temmuz 2019 İnsan Tarih Sağlık

Tıp Tarihinin Utanç Dolu Yılları


Twitter'da Paylaş
0

"İnsan deneylerine itiraz edenler, bizim kahraman askerlerimizin ölümlerini mi tercih ediyorlar? Böyle düşünenler vatan hainleridir."

1943 mayısında Alman Silahlı Kuvvetleri'nin tıp mensuplarına yönelik 3. Medikal Konferansı, ülkenin seçkin askeri ve sivil hekimlerinin katılımıyla gerçekleşir. Berlin Üniversitesi Ortopedik Cerrahi Bölüm Başkanı, önde gelen tıp adamı Professor Karl Gebhardt ve arkadaşları, yaptıkları bir dizi farklı çalışmanın sonuçlarını sunarlar. 

Bu çalışmalar arasında, Sulfonamid grubu antibiyotiklerin Gazlı Gangren hastalığı üzerindeki etkinliğine ve insandan insana uzuv nakline yönelik olanlar özellikle merak edilmektedir. Salonu dolduran hekimler bütün sunumları ilgiyle takip ederek notlar alırlar. Meselelerin teknik yönleriyle ilgili birçok soru yöneltilir, tartışmalar yapılır. Ancak bütün konuşulanlar, tıbbi veriler ve bunların tıbbi yorumlarına odaklanmaktadır. Bildiri sonuçlarında, deneyler sırasında "kaybedilen" birçok "olgu" da yer almasına rağmen, dinleyicilerden bu konuya yahut araştırmanın etik yönüne dair herhangi bir soru veya eleştiri gelmez.

Oysa yapılan deneylerin yöntemi, normal koşullarda insanın kanını donduracak niteliktedir.

O yıllarda savaş alanlarında görülen büyük sorun, yaralanan askerlerde özel bir mikrobun varlığıyla gelişen Gazlı Gangren adlı enfeksiyondur. İltihap nedeniyle canlılığını yitirmiş uzuvların güvenli bir sınırdan kesilmesi, mevcut tek tedavi seçeneğidir. Ancak savaş koşullarında bu tip bir cerrahi müdahaleyi uygulama olanağı çok sınırlıdır. Büyük oranda ölümle sonuçlanan hastalık için ordu yönetimi, en azından cerrahi girişime ulaşana kadar kötüleşmeyi engelleyebilecek farklı bir tedavi alternatifi bulmalarını istemektedir tıp mensuplarından.

ravunsbruckRavensbrück'te anneler.

Doktor Gebhard ve ekibinin Sachsenhausen'de başlayan ve Ravensbrück toplama kampındaki altmış Polonyalı kadın tutuklu ile devam eden korkunç deneylerinde öncelikle Gazlı Gangren hastalarına ihtiyaçları vardır.

İlkin, alt bacakta yapılan kesilerle oluşturulan yaraların içine, şekerli sıvıyla karıştırılmış bakteri kültürleri bulaştırılır. Dikişle kapatılan kesilerde ciddi bir enfeksiyon başlangıcı sağlanamayınca, "bilim adamları"nın aklına savaş yaralarına benzeyen koşulllar sağlamak gelir. Bu kez yaralara bulaştırılan bakteri kültürlerine odun talaşı, kirli bez parçacıkları, toz ve cam kırıkları eklenir. Kurbanların (tıbbi deneylerde olgular ifadesi kullanılır genelde ama sanırım burada kurbanlar en uygun kelime), bir kısmına Sulfonamid verilerek diğerleri kontrol grubu olarak tedavisiz bırakılır. 

Deneylerin farklı aşamalarında, yara oluşturulan adalelerin alt ve üst kısımları, kanlanma ve doku beslenmesinin bozulmasını sağlamak için bağlanır. Enfeksiyona en elverişli şartlar yaratıldığından bu kez hedefe ulaşılır. Bir başka deneyde ise, oluşturulan abselerin içerikleri alınarak diğer kurbanlara enjekte edilir. Sağ kurtulanların ve tanıkların ifadelerine göre, gangrenli uzuvların cerrahi olarak temizlendiği gruplarda düzenli bir yara pansumanı yapılmaz, ortaya çıkan şiddetli ağrılar için ağrı kesici dahi verilmez. Bazı kurbanlar üzerinde defalarca deneyler yapılır.

Ravensbrück'teki deneyler bilimsel olarak da tamamen anlamsız ve canice boyutlardadır. 

Toplama kampında kurbanlara verilen "Ravensbrück tavşanları" ismi, hem deney hayvanları gibi kullanılmalarına hem de sağ kalabilenlerin sakatlanmış bacakları nedeniyle yürüyemeyip sadece zıplayabilmelerine dair, çift anlamlı bir trajediye vurgu yapmaktadır. 

Ravensbrück'teki deneyler bilimsel olarak da tamamen anlamsız ve canice boyutlardadır. Tekrar gelişip gelişmeyeceğini anlamak amacıyla sinirlerin kesilmesi, adalelerin ve kemiklerin çıkarılması gibi yöntemler sonucunda kurbanlar sakat bırakılır. Yaşananların tıpla ilişkisi olamayacak bir vahşet olduğu, o sıralar kamp hastanesinde çalışan Çek Doktor Nejedla'nın savaş sonrası verdiği ifadesinde öylesine açıktır ki:

"Bütün omuzu içeren kol, kalçayı da içeren bacak gibi yüksek amputasyonlar yapılıyordu. Alınan organ steril bezlerle sarılarak hemen yakındaki SS Hastanesinde, savaşta uzuvlarını kaybetmiş Alman askerlerine nakil denemeleri yapmak üzere götürülüyordu. Organları alınan kurbanlara ağrılarını kesmek için dahi ilaç verilmiyordu. Bu ameliyatlarda 11 kişi hayatını kaybetti."

dachau

Özellikle Nazi Ortopedi hekimleri tarafından yapılan, kas iskelet sistemi üzerindeki Ravensbrück kampı deneyleri, ülkemizden Ortopedi uzmanı bir akademisyenin, üç yıl boyunca uluslararası arşivleri tarayarak ve on binlerce sayfa dökümanı inceleyerek yazdığı ve önemli bir uluslararası bilimsel dergide yayımlanan makale ile yeniden dünyanın gündemine geldi.*

Nazi hekimlerinin korkunç tıbbi araştırmaları ne yazık ki ortopedi alanındakilerle sınırlı değildi. Antropoloji ve genetik uzmanlıkları da bulunan Dr. Josef Mengele, Auschwitz toplama kampında ağırlıklı olarak çocuklardan oluşan çingene ve yahudi ikizler üzerinde deneyler yapar. (Savaş öncesi dönemde de Kalıtsal Biyoloji ve Irk Hijyeni Enstitüsü'nde Dr. Otmar von Verschuer'in asistanı olarak özellikle tek yumurta ikizleri üzerine çalışmalar yapmış, bazı hastalıkların temelindeki genetik ve çevresel etkileri araştırmıştır). Auschwitz'e trenlerle getirilen yeni tutsakları, çalışabilecek olanlar ve direkt gaz odasına gönderilecekler diye ayırmak kamptaki otuza yakın sağlık çalışanının gruplar halinde sırayla yaptıkları bir görevdir. Ölüm meleği diye adlandırılan Mengele, deneylerinde kullanabileceği ikizleri atlamamak için görevli olmadığında dahi yeni trenleri karşılamayı hiç aksatmaz. 

Mengele göz renklerinin değiştirilip değiştirilmeyeceğini araştırmak için ikizlerin gözlerin içine boyalar ve kimyasallar enjekte eder.

Tutsaklar arasında bulunan hekimler de Mengele çalışmalarında görev almak zorunda kalırlar. İkizlerden sağ kalabilenler ve kamptaki Macar hekim Dr. Miklos Nyiszli'nin savaş sonrası ifadelerinden (sonradan bunu kitaplaştıracaktır), deneylerin içerdiği vahşetin detaylarını öğrenir bütün dünya. Göz renklerinin değiştirilip değiştirilmeyeceğini araştırmak için gözlerin içine boyalar ve kimyasallar enjekte eder. Ölümüne sebep olduğu insanların gözlerini toplayarak üzerlerinde çalışmalar yapar. Çingene ve Yahudilerin ırksal olarak bazı rahatsızlıklara daha az dirençli olduklarını göstermek için kasıtlı hastalıklar oluşturur, kanlarındaki dejenerasyonu ispatlamak için doku ve organ "numuneleri" alıp inceler. 

Münih yakınlarındaki Dachau kampı da bu dehşet dolu tıbbi deneylerin yoğunlaştığı bir merkezdir. Günümüzde aslı gibi muhafaza edilmiş gaz odaları, krematoryumlar, gösterilen belgesel filmler, sergilenen fotoğraf ve dökümanlar ile kapsamlı bir müze halindedir Dachau. Gezinirken insan o toplumsal şizofreniyi, var olan bütün değerlerin terk edildiği o algılanması güç dönüşümü, bireylerden toplumlara sirayet eden o korkunç terör potansiyelini derin biçimde hisseder. Üstelik benim yaşadığım gibi, aylar boyunca rüyalarınıza da girebilir şahit olduklarınız.

Dachau deneyleri ağırlıklı olarak insanların fizyolojik sınırlarını ölçmeyi hedeflemiş manyakça uygulamalardır. Örneğin, yeni geliştirilen ve yüksek irtifalara çıkan uçaklarda oluşabilecek ani basınç değişikliklerinin pilotlar üzerindeki etkilerinin araştırılması için yapılmış kapalı basınç kabini, bir işkence ortamından farksızdır. Basınç düşmelerinde bedensel dayanma sınırını anlamak için yapılan yüksek irtifa testlerinde yetmişten fazla insan bu kabinde can verir.

1944'teki deniz suyu  deneyleri adı verilen uygulamada, kırk çingene tutukluya başka hiçbir yiyecek içecek vermeden sadece deniz suyu içirilir.

Hipotermi araştırmaları isimli deneylerde, buzlu suyla dolu tanklarda bekletilen tutuklularda, organların hangi sırayla işlevini yitirdiği ve beden ölümünün nasıl gerçekleştiği incelenir. Uçakların soğuk denizlere düşmesiyle donan pilotlarla ilgili yardımcı olabilecek bilgi sağlamak için başlayan bu araştırmalar sonuçlandıktan sonra, Dr. Sigmund Rascher benzer deneylere kendi başına devam eder. Suyun soğutulmasıyla düşen vücut sıcaklık dereceleri, suda kalınan süre ve ölümün gerçekleştiği süre gibi grafikler hazırlar makalesi için. Yaptığı "katliamın" bilimsel değerinden o kadar emindir ki, bir mektubunda hipotermi deneylerini, ölülerin beyin saplarının mikroskopik incelemerini ekleyerek daha da zenginleştireceğini yazar. Bu deneylerde yaklaşık doksan kişi yaşamını yitirir.

1944'teki deniz suyu  deneyleri adı verilen uygulamada, kırk çingene tutukluya başka hiçbir yiyecek içecek vermeden sadece deniz suyu içirilir. Amaç, içme suyu yokluğunda deniz suyu tüketmenin insan fizyolojisine etkilerini araştırmaktır. Görgü tanıklarının ifadelerine göre, dayanılmaz açlık, susuzluk ve elektrolit dengesinin bozulmasıyla ortaya çıkan deliryum sebebiyle tutuklular nemli yerleri yalamaktadırlar.

Tecrübesiz SS cerrahları kendilerini geliştirmek istedikleri konularda, hasta olmayanlar üzerinde de ameliyatlar uygularlar. Örneğin sağlam bir tutukluya apandisit ameliyatı yaparlar. İşlemler sırasında veya sonradan gelişen enfeksiyonlarla birçok kişi yaşamını yitirir. Hatta Mauthausen kampının doktoru Hermann Richter, bunlar olmadan ne kadar yaşanabileceğini araştırmak için tutukluların mide, karaciğer, böbrek gibi organlarının çıkarıldığı ameliyatlar yapar. 

Dachau kampında 1941 Martında tüberküloz (verem), 1942 Şubatında malarya (sıtma) araştırma merkezleri açılır. Kamptaki birçok tutukluya bu hastalıklar bulaştırılarak çeşitli tedavi yöntemleri araştırılır. Robert Koch Enstitüsü Tropik Hastalıklar bölüm başkanı Profesör Dr. Claus Chilling, deneylerinde kullanmak için üç yıllık sürede, içlerinde Polonyalı, Çek ve Alman papazların da bulunduğu bin yüz tutukluyu sıtma mikrobu bulaştırarak hasta eder. Bunun için anofel türü özel sivrisineklerle dolu kafesler ve hastadan hastaya kan nakletme gibi metotlar kullanır. 

Üçüncü Reich'ın önemli ismi, toplama kamplarından da sorumlu SS komutanı Heinrich Himmler bu deneylerle ilgili sorulara şöyle yanıt verir: "İnsan deneylerine itiraz edenler, bizim kahraman askerlerimizin ölümlerini mi tercih ediyorlar? Böyle düşünenler vatan hainleridir."

jozef mengeleJozef Mengele, insan kasabı. Ölümüne sebep olduğu insanların gözlerini toplayarak üzerlerinde çalışmalar yapar.

Bu tıbbi araştırma adı verilen ve şaşırtıcı biçimde yaygın olduğu görülen "nitelikli" cinayetlerin tamamının tıp mensuplarınca gerçekleştirilmiş olması düşündürücüdür. Nazizmin –üstün aryan ırk ve diğer değersiz ırklar– diye özetlenebilecek mentalitesinin, toplumun eğitimli ve aydın bir kesimini oluşturan hekimler tarafından savaş öncesi dönemde bile önemli ölçüde kabul görmesi de öyle. 

Genelde mahkemelerde bütün Nazi suçlular kendilerini "emredildi, yapmak zorunda kaldım" diye savunmuştur. Savaşın zorlayıcı koşullarını bir kenara koysak bile, savaş öncesi dönemde –Alman kanını saflaştırma– amacıyla dörtyüz bin kişinin kısırlaştırılması, hekimlerin ve diğer sağlık personelinin aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Aktion T4 adı verilen ve yetmiş binin üzerinde bedensel ve zihinsel engellinin öldürüldüğü programda kullanılan toksik madde enjeksiyonu, gazla zehirleme gibi ölüm yöntemleri yine dönemin tıp doktorlarının kontrolü ve yönlendirmeleriyle yapılmıştır. Tıp dünyasıyla ilgili bu izahı zor durumda, şu sürecin de etkisi olabileceğini düşünürüm: Nazilerin iktidara geldiği 1933'ten önce, Almanya'da hekimlik mesleğinde Yahudi kökenliler azımsanamayacak oranda idi. Üstelik bunlar genellikle üniversitelerde ve akademik toplulukta öne çıkan mesleklerinde başarılı kimselerdi. Nazi yönetiminde art arda çıkarılan düzenlemelerle çalışma izinleri kaldırıldı, hastanelerinden ve üniversitelerinden uzaklaştırıldılar. Muayenehaneleri kapatıldı, çalıştıkları hatta yönettikleri birimlerden kovuldular. Bu şartlar, Hitler yönetiminin üstün ırk anlayışını paylaşan, nasyonal sosyalizmi onaylayan hekimlerin tıp pratiğinde ve üniversitelerde kilit noktalara gelmesini sağladı. Hem boşalan kadrolarda avantajlı hale geçtiler hem de idari görevleri aldılar. Belki de, olan biteni onaylamasalar da korkup sessiz kalan tıp mensuplarının yanında, belirgin biçimde ön plana çıktılar.

İnsanoğlunun acı deneyimlerinden edindiği tecrübeler belki yalnızca iki nesil aktarılıp, sonradan unutulabiliyor ne yazık ki. Irkçılık, ayrımcılık, ötekileştirme ve kimlik odaklı nefretin dünyanın her yanında çoğaldığı; farklılıklara saygının, hoşgörünün, karşılıklı sevgiye dayalı anlayışın ise giderek azaldığı günümüzde, bizlerden çok da uzak olmayan bir zamanda yaşanmış bütün bu korkunç olayların anısını, insanlığın ortak hafızasında canlı tutmak gerekiyor. İkinci dünya savaşı sırasında kimliği, politik görüşü, cinsel tercihi, bedensel veya zihinsel özrü nedeniyle öldürülen milyonlarca insanın yanı sıra, bu korkunç araştırmalarda denek olarak kullanılan, hayatını kaybeden, sakat kalan, akıl sağlığını yitiren binlerce insanı onurlandırmanın da en doğru yolu bu.

https://bit.ly/328X61n

https://bit.ly/2RXaHEd


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR