Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı
16 Şubat 2019 Edebiyat Roman

Tolstoy'un Savaş ve Barış'ı


Twitter'da Paylaş
0

Savaş ve Barış’ın iyi yazılmamış gibi göründüğünü söylemek pek de doğru olmaz, zira romanın taslakları bile beş bin sayfa civarındadır ve karısının dediğine göre, Tolstoy Savaş ve Barış’ı hazırlarken aynı hacimde yedi kitap kadar yazı yazmıştır.

"Yaşam doluyum, hem de fazlasıyla” diye başlar Tolstoy’un günlüğünün 19 Kasım 1889 tarihli sayfası. Savaş ve Barış’ı okurken Tolstoy rüzgârına kapıldığımızda hissettiğiniz tam olarak budur; yaşam dolusunuzdur, hem de fazlasıyla. Canlılığın gücü kanımıza girdiğinde karşı koyamaz, ona boyun eğeriz. Karakterler hummalı varoluşlarını birbirlerine bulaştırırken bize de bulaştırırlar. Kont Rostov, baloda “Daniel Cooper” eşliğinde dans ederken “salondaki herkes yüzlerinde neşeli bir tebessümle keyfi yerinde yaşlı adamı izler.” Oğlu Nikolay’da “delikanlıların mutluyken etrafa saçtıkları şu malum, şen, kardeşçe sevecenlik” vardır. Rostov’un kızları “mütemadiyen bir şeyden (muhtemelen mutluluktan)” gülümser; içlerinden biri, Nataşa, hizmetlilere emirler yağdırmanın tadını çıkarırken, onlar “herkesten çok Nataşa’nın emirlerini yerine getirmekten keyif alır.” Romanın şişman, naif, sakar kahramanı Piyer Bezuhov öylesine hummalıdır ki “uşaklar pelerinini, asasını ve şapkasını elinden almak için seve seve koştururlar.” Biz onlara karşı koyamayız, onlar da kendilerine karşı koyamaz. Nikolay cepheye gider, “çünkü savaş meydanında dörtnala at sürmenin cazibesine” karşı koyamamıştır ve Fransızlar üzerine ateş açtığında nasıl olur da birisinin onu öldürmek istediğine şaşırır: “Öldürmek mi? Beni, herkesin onca sevdiği beni?” Keza Fransızlara esir düştüğünde açılan ebediyet Piyer’i kendi ebediyetine açar. Sayısız yıldıza bakarken aklından şunlar geçer: “Hepsi bana ait, hepsi benim içimde ve hepsi ben... bunların hepsini yakalayıp bir kulübeye tıkmış ve üstüne bir tahta çakmışlardı!”

Yere göğe sığmayan bu “ben” hissinin müziği öylesine mest edicidir ki karakterler uzlaşının orta yollu orkestrasına ayak uyduramaz, kendilerinden başkasının varlığına pek itibar edemez. Tolstoy, karakterlerinin yaşamlarını bize nasıl da canlılıkla aktarmaktadır: Kısacık üstdudağı, belli belirsiz bıyığıyla Prens Andrey’in karısı “küçük prenses”; “kıllı kısa parmaklarıyla” asker Denisov; “küçük kuru elleriyle” yaşlı ama dinç ihtiyar Prens Bolkonski; etli sırtını, kıllı göğsünü keseleyen uşağına, “Daha sert, devam et” diyen yarı çıplak Napoléon; harp konseyinde esneyip duran, bitkin, kamburu çıkmış (ama kızları gördü mü gözleri fır fır dönen, Madame de Stäel’in mektup arkadaşı) tecrübeli ihtiyar, Rus kumandan Kutuzov ve espri yaparken bir çalımla kaşlarını kaldıran, tatlı dilli diplomat Bilibin ve “körpe küçük ayaklarıyla” odaya dalıp babasını uyandıran üç yaşındaki Nataşa.

Fiziksel istemdışılığın büyük yazarıdır Tolstoy. Vücut ister istemez kendini ifşa eder; yazara düşen, koşup taşan duyguları yakalamaktır. Tolstoy’u Homeros’a benzetenler kısmen bunu kasteder. Tolstoy’un arkadaşlarından eleştirmen Drujinin bir mektubunda yazarın bu yönüyle alay eder: “Bazen birinin baldırını göstermesinden Hindistan’a gitmek istediği çıkarımını yapar gibisin!” Misal, ailenin ihtiyar reisi Prens Bolkonski’nin, oğlu Andrey ve kızı Mariya’ya olan sevgisi öyle şiddetlidir ki ifadesini ancak zalimlikte bulur, evde kalmış sayılabilecek kızına, “Biri çıksa da şu ahmağı alsa,” diye bağırır. “İlerlemiş yaşına rağmen kuvvetindeki dirilik” ellerinden okunur, ancak arada sırada da olsa yüzü, hep bastırdığı duyarlılığı ele verir. Cepheye giden oğluyla vedalaşırken her zamanki gibidir, “Git hadi,” diye bağırır. Yine de “yaşlı prensin yüzünün alt tarafında bir şeyler kıpırdar.”

Okurun gayet iyi bildiği üzere Tolstoy hem anlatıya müdahale eden bir anlatıcıdır –açıklama yapmak üzere araya girer, ne düşünmemiz gerektiğini söyler, denemeler yazar, vaazlar verir– hem de tuhaf bir şekilde ortadan yok olur, kelimeler kendi kendine konuşur. 

Savaş ve Barış’ta beden dili Anna Karenina’ya kıyasla daha ön plandadır. İhtiyar prensin uşağı efendisinin vücudunu “okur” ve bilir ki prens “topuklarına basa basa yürüdüğünde” bir şeyler dönüyordur. Prens Andrey’in kısa dudaklı, az bıyıklı karısı “küçük prenses” doğum sırasında öldüğünde yüzü, “Bana ne yaptınız?” der gibidir. Destansı yazımının yanı sıra Tolstoy basitlik ve doğallığıyla çocuksu bir his uyandırır. Çocukların ve masalcıların en sevdiği şeyi yapmaktan, bir kedinin veya eşeğin çehresindeki duyguları okumaktan hiç çekinmez. Aynısını insanlarda da defalarca yapar. Romanın başlarında, balo salonunda Piyer, Napoléon’la alakalı bir tartışmaya girer ve sonrasında salondaki herkese barışçıl bir ifadeyle gülümser. Bu gülüş “belki de özellikle şunu der: ‘Fikirler bir yere kadar; ne iyi, ne hoş bir insan olduğumu hepiniz biliyorsunuz.’ Anna Pavlovna dahil herkes de böyle düşünüyordu.” Petersburg’taki bir başka baloda on altı yaşındaki Nataşa Rostov dansı yeni bitirmiş, mutluluktan mest olmuştur ve dinlenmek ister. Ancak başka biri daha kendisiyle dans etmek ister, o da kabul eder. İleride nişanlanacağı, kendisini izlemekte olan Prens Andrey’e bir gülücük atar. Tolstoy bu gülüşü şöyle açıklar: “Gülüşü şunu söylüyordu: ‘Beraber otursak, dinlensem iyi olurdu; yorgunum ama görüyorsunuz ya dansa davet edildim, memnun oldum ve mutluyum, herkesi çok seviyorum, sen de ben de bunu çok iyi biliyoruz.’ Ve daha neler neler.”

Okurun gayet iyi bildiği üzere Tolstoy hem anlatıya müdahale eden bir anlatıcıdır –açıklama yapmak üzere araya girer, ne düşünmemiz gerektiğini söyler, denemeler yazar, vaazlar verir– hem de tuhaf bir şekilde ortadan yok olur, kelimeler kendi kendine konuşur. İzak Babel’in dediği gibi, “Dünya kendini yazabilseydi Tolstoy gibi yazardı.” Tolstoy’un gözüyle Tolstoy’u okumaya cüret edersek, bize şunu diyor gibidir: “Nataşa’nın, Piyer’in ya da küçük prensesin yüzünü okumanıza memnuniyetle yardım edebilirim, ama bunu herkes yapabilir. Aslında bana ihtiyacınız yok çünkü bunlar üslup sahibi romancıların küçük, değerli tatlılıkları değil, en engin, en evrensel, en doğal duygulardır.” Bu özellikle de fiziksel canlılığı anlatması için geçerlidir, söz konusu canlılık neredeyse kendini okur. İhtiyar prens, Napoléon’un planlarından bahseden oğlu Andrey’i duymazdan gelerek “yaşlılara has detone sesiyle” bir şarkı tutturur. Birkaç sayfa sonra ihtiyar prensi “yaşlı gözlüğü takmış, beyaz geceliği içinde” görürüz. Yaşlılara has sesi ve gözlüğüyle yaşlı bir adam: Tolstoy sanki bu tür nitelendirmeleri basbayağı totolojinin sınırına götürmek ister. İhtiyar neye benziyor? İhtiyara – yani tüm ihtiyarlara. Genç adam neye benziyor? Gence – yani tüm gençlere. Genç kadınlar mutluyken nasıldır? Tüm diğer mutlu genç kadınlar gibi. Avusturya harbiye nazırı şöyle betimlenir: “Zeki ve karakteristik bir kafaya sahipti.” Karakterler kelimenin her iki anlamında da karakteristik görünür: hem karakter sahibi hem de bir bakıma tipik.

lev tolstoy

Eserde kişiler ile tipler, genel ile özel, özgürlük ile kanunlar arasında güçlü bir gerilim vardır. Tolstoy’un kendine has dünyasında tipik karakterler kıllı parmakları, kısa dudaklarıyla kişiden kişiye geçebilen evrensel duygular deneyimler. Tam da bu sebepten ikinci planda kalan karakterler de en az ana karakterler kadar canlıdır. Romanın son kısmında Nikolay Rostov’un yaşlı annesi Kontes, konuşulanlara kulak misafiri olur ve birden dikilir. “Çayını bitirmişti,” diye yazar Tolstoy, “ve besbelli yemek sonrası sinirlenmek için bahane arıyordu.” Gayet Tolstoy’dan beklenecek türden bir gözlem, ince elenip sık dokunmuş, ancak romanın geneline hâkim bir kavrayıştır bu, sadece Kontes için geçerli değildir. Romanda belli bir yaşa gelmiş hemen herkes benzer şeyleri hisseder (Tolstoy’dan çok şey öğrenmiş olan Çehov da nispeten ince eleyip sık dokur ancak genele yayma gereği duymaz). 

Babel’in, Tolstoy’un eseri hayat dolu olduğu için bir bakıma yazmıyormuş gibi göründüğü yönündeki benzetmesi, ustanın animizmine hürmetin yaygın hali olagelmiştir. Matthew Arnold, Anna Karenina için sanat eserinden ziyade “hayattan bir parça” uyarısını yaparken, A.N. Wilson Savaş ve Barış için, “Çoğu zaman anlatıcısı yokmuş gibi” diyecektir. Savaş ve Barış’ın iyi yazılmamış gibi göründüğünü söylemek pek de doğru olmaz, zira romanın taslakları bile beş bin sayfa civarındadır ve karısının dediğine göre, Tolstoy Savaş ve Barış’ı hazırlarken aynı hacimde yedi kitap kadar yazı yazmıştır. Tolstoy İngilizce, Almanca ve Fransızca eserlerin de çok sağlam bir okuruydu. Stifter, Flaubert, Stendhal, Sterne, Dickens ve Thackeray’nin romanlarını hatmetmişti (özellikle de Napoléon Savaşları sırasında geçen Gurur Dünyası’nın hayranıydı). Ancak kendisi de Savaş ve Barış için “roman değil” demiş, Rus edebiyatını kara koyun sürüsüne benzetmiştir. Gogol’un Ölü Canlar’ı, Dostoyevski’nin Sibirya kampları üzerine yazdığı pek de kurmacaya benzemeyen kitapları “Avrupai biçimlerden” uzak, ayrıksı kitaplardır ona göre. 

Tolstoy, devasa eserini 1862-1869 yılları arasında yazdı. Başlardaki niyetinin ise Trollopevari İngiliz üslubunda bir destan yazmak olduğu düşünülüyor. Eylül 1865 tarihli günlüğünde şöyle yazar: “Trollope okuyorum, gayet iyi.” Birkaç gün sonra hâlâ “yeteneğinden çok etkilendiği” Trollope’a hayranlığını dile getirmektedir. Ancak 3 Ekim tarihli sayfada şöyle yazmaktadır: “Trollope’u bitirdim. Çok ama çok geleneksel.” Tam da bu zapt edilemez hararetle romanını yazmaya koyulmuş ve defalarca yeniden yazmıştır. Kitapta, kurmaca eserlerden dolup taşan zorlama edebi anlatım şekillerine rastlamak pek mümkün değildir. Kitaptan “hayatın tamamı” –doğum, ölüm, evlilik, savaş– aksa da Thackeray, Dickens ve hatta Dostoyevski’deki seri halindeki canlılık bulunmaz, “dramatik çatışma”nın devinimi aşama aşama verilir. Büyük çekişmeler sükûnetle son bulur (Buna karşılık insanın aklına Dostoyevski’nin Ecinniler’de bir bölümü, “Kenar mahalleler yanıyor!” nidasıyla bitirmesini düşünün). Romanın başlangıcı sıradandır (alelade bir balo salonu), bitkin düşmüş sonu ise hayal kırıklığı verir (romanın sonu, 1812’deki muazzam olayların bitiminden yedi yıl sonrasının dingin aile yaşamını konu alır).

Tolstoy belki de nerede başlayıp nerede bitireceğini bilemiyordu. Önceleri niyeti 1856 yılında devrimci bir asilzadenin uzun Sibirya sürgününden dönüşünü yazmaktı. Kendisi de Kırım Savaşı hezimetini takip eden yıllarda hâkim olan anlamsızlık havasını acı bir şekilde tecrübe etmişti. Kırım’da savaşırken insanların kendini vatan için bir hiç uğruna feda edişine, seferin hüsranla sonuçlanışına şahit oldu. Sivastopol Hikâyeleri savaşın karanlıkta kalan yanlarını bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. 1856’yı iyi anlatabilmek için Dekabrist İsyanı olarak da bilinen isyancı üst sınıfın gerek idam gerekse sürgünle cezalandırıldığı 1825 yılına geri dönme ihtiyacı duyar Tolstoy. Ancak bir notunda Napoléon’un Rusya’yı işgal edip Moskova’da dört hafta kaldığı 1812’ye dönmeden 1825’in anlaşılamayacağını yazar. Aynı şekilde 1812’yi anlamak için de 1805’e dönmek gerekecektir. Bu sonu gelmez geriye dönüşe son vermek istercesine roman 1805 yılında başlar nihayet. (Sahi neden Fransız İhtilali’yle başlamaz?)

Aklındaki tam olarak her neydiyse, 1865’te gayet “İngiliz” bir roman yazmaya koyulur (o sıralar başlığı hâlâ “İyi Biten Her Şey İyidir”) Aleksandr ve Napoléon üzerine bir Rus destanı ortaya çıkarmaktır niyeti. 1867-1868 yıllarına gelindiğinde 1812 milli felaketi hakkında yazmaktadır. Sonraları eklenen savaş, özgürlük, determinizm, tarih yazımı ve tarih felsefesi üzerine yazdığı denemelerle roman altı yüz sayfaya ulaşır. Bu haliyle Avrupa’nın “saf” roman biçimine alenen indirilen en büyük darbedir. Tolstoy eserine gömülür, yıllardır sırtında taşıdığı tarih üzerine düşüncelerini ve yazdıklarını, uykusuz bir otodidaktın kendinden eminliğiyle okurun önüne bırakır. Borodino Savaşı’nın kurgusal anlatımı gerçek savaşın askeri tarihini nakleder. Flaubert şaşkınlıkla, “Il se répete! et il philosophise!” [Kendini tekrar ediyor ve felsefe yapıyor] yorumunu yapar. Günümüz Rus eleştirmenleri bu didaktik duruş karşısında dehşete düşer, Batılıların yazdığı biyografilereyse küçümseme hâkimdir; onlara göre denemeler, romanın asıl anlatısını oluşturan yemyeşil hayat ağacının tepelerinden düşen cansız kuram yığınlarından ibarettir.

Ancak denemeler anlatıya, savaş barışa dairdir. Savaş ve Barış, özünde, iki ailenin ve bir gezginin hikâyesidir: Rostovlar, Bolkonskiler ve her iki aileyle de içli dışlı olan iriyarı, mağrur, bir yandan da gülünç maceraperest Piyer Bezuhov. Başlıktaki “barış” zamanında insanlar çocuk sahibi olur, ölür, yuva kurar, düşünür, konuşur, yer içer. Petersburg’un balo salonları her ne kadar dış dünyadan yalıtılmış görünse de “savaş” ve “barış” iç içedir. Prens Andrey Bolkonski gibi Nikolay Rostov ve kardeşi Petya da Napoléon’la çarpışmak için yollara düşer. Austerlitz’de yaralanan ve doğum sırasında karısını kaybeden Andrey, ele avuca sığmayan Nataşa ile nişanlanır. Kararsızlık nöbetine kapılan Nataşa nişanı atar. Daha sonra 1812’de Borodino’da ölümcül yaralar alan Andrey’in bakımını üstlenecektir. Gençlik ateşiyle yanan, cesur ve alımlı Nikolay bir an için amaçsızlığa düşer, diye yazar Tolstoy ve devam eder: “Etrafta öldürecek kimse kalmamıştı (muharebeyi gözünde hep böyle canlandırırdı).” Savaştan sağ kurtulur ve Andrey’in kız kardeşi Mariya ile evlenir. Piyer evlenir, boşanır, mason olur, dul kalır. Borodino’da savaş sahnesine çıkar, uzun ve şişman gövdesi, tuhaf yüksek şapkası ve yeşil pantolonuyla, meraklı metafizikçi edasıyla ortalarda dolanır. Fransızlar şehre ilerlerken Moskova’ya döner, üzerine geçirdiği faytoncu kaftanıyla saklanmaya çalışsa da pek beceremez. “Kılık değiştirmiş bir beyzade” olduğu apaçık ortadaydı, diye yazar Tolstoy, kendi geleceğini öngörürcesine; hayatının peygamber gibi geçirdiği sonraki yıllarında buna benzer kıyafetler giyecek, sakal bırakacak, yorgana sarınmış toprak sahibi bir Musa gibi bakacaktır dünyaya. Romanda epey eğlenceli bir an gelir; Moskova’dan ayrılan Rostovlar Piyer’i fark eder. Kendisinden bekleneceği üzere Nataşa arabadan sarkıp, “Tanrı aşkına, bakın, Bezuhov” diye bağırır. Bezuhov Fransızların eline düşer, bir ay hapis yatar ve idamdan ucuz kurtulur. Zaman geçer, Nataşa’yla evlenir. Romanın son kısmı çiftlerin (Nikolay ve Mariya, Piyer ve Nataşa) mutlu evliliklerinin tasviriyle başlar. İyi biten her şey iyidir. 

Belki de değildir, çünkü son kısım kurmaca anlatıyla değil, bizi özgürlük ve yazgı gibi konularda düşünmeye davet etmeye hevesli Tolstoy’un alev alev yanan, hırçın denemesiyle biter. Savaş ve Barış “roman değil” deneme biçiminde bir ulusal destandır ve hikâyenin bu yönü de iki aile ve bir gezginle ilgilidir – Fransızlar, Ruslar ve 1812’de Rusya’yı işgal edip Moskova’yı ele geçiren Napoléon bu iki aileyi bir araya getirir. Napoléon karşıtlığı, ona duyulan öfke roman boyunca hissedilir ve yine bu sebepten tuhaf bir çelişki ortaya çıkar. Gelmiş geçmiş en solipsist, en egoist insanları konu edinen, belki de gelmiş geçmiş en egoist yazar tarafından yazılan bu roman, doğrudan Tolstoy’un hiç hazzetmediği Napoléon’un egoistliğini hedef alır. Ortaya çıkan sonuç muhteşemdir. Napoléon’u her tasvir edişinde, bir romancı olarak, Napoléon’un canlılığına kapılmadan edemez, öte yandan Rus bir vatansever olarak da ondan nefret eder. Napoléon kötü anlamda bulaşıcıdır, şeytani bir salgın gibidir, baktığı yerde bin savaş başlar. “Tıknaz, kısa, omuzları etli, göbeği ve göğsü dışarı fırlamış, kırklı yaşlarındaki adamlara has etkileyici, heybetli bir bakışı vardı.”

Tolstoy’un nefreti sadece Napo-léon’un solipsizmine, gururuna yönelik değildi (“Belli ki sadece kendi ruhunda olup bitenle ilgileniyor”), aynı nefret özünde Hegel’in Prusya tarzı, Napoléon at üstünde dünya tinidir, nüktesinde ifade bulan 19. yüzyıl tarih yazımı için de geçerlidir. Napoléon’un betimlendiği kısımlarda bariz olan hırsın ilk hali, Tolstoy’un defalarca “büyük adam” kültüne karşı yazdığı tarih denemelerinde karşımıza çıkar. 1865’te bir hevesle okumaya başladığı yazar ve düşünürlerin hepsi, Tolstoy’a göre, sırf tek bir kişi emretti diye 1812’de binlerce insanın sebepsiz yere birbirini katletmek için batıdan doğuya gittiğinde hemfikirdir. Çok sayıda çeşitli tarihsel neden sunanlar bile ona göre yeterince kafa yoramamıştır. Böylesine kanlı bir göçün milyarlarca sebebi vardır, Napoléon’un savaş tutkusundan tutun da sıradan bir süvarinin iş ve aş ihtiyacına kadar. Neresinden bakılırsa bakılsın yine de yanlıştır, çünkü Tolstoy’a göre, Napoléon’un hırsı tarihsel determinizmden ziyade süvarinin basit ihtiyaçları kadardır. 

Dikkat etmemiz gereken tek başına Napoléon’un zaferleri değil, sıradan insanların dile getirilmemiş hayatlarıdır. Tolstoy bunun için “insanların önlerine konan kanunlara göre yaşadığı yığınların hayatı” demiştir. “Krallar tarihin köleleridir. Tarih, insanoğlunun yığın olarak yaşamasının bilinçsiz hali olduğundan, kralı kendi amaçlarına hizmet etmesi için kullanır.” Napoléon kral olarak özgür olduğunu düşündü ancak tarihsel kaçınılmazlığın kölesi oldu. Her ne olduysa zaten onu içine alacaktı ve her ne olduysa zaten olmak zorundaydı. Sözde büyük adamların eylemleri “onlar nasıl istiyorsa kendilerine öyle görünür, sanki tarihsel olarak istenmiş değildir, ama olan her şey tarihin seyriyle bağlantılıdır ve çağlar öncesinden tayin edilmiştir.” Tolstoy sonuç olarak epistemolojik bir kuşkuculuğa varır. Bildiğimizi düşündüğümüzden çok daha azını biliyoruzdur. “Tarihsel olaylar açıklanmaya çalıştıkça daha da anlaşılmaz ve anlamsız hale geliyor.” “Tarihin kanunlarını anlamanın” tek yolu son derece küçük gözlemlerle yetinmekten geçer. 

Tolstoy bu sebeple yüz yıl sonra Annales ekolüyle üne kavuşan, zengin ve sıradan detaycılığa adar kendini. Yine de herhangi bir anlatının, tarihi bir olayı başarıyla anlatabileceğine inanmaz. Tarihin kendi kanunları olduğuna ve kadere inanır. Borodino Savaşı’ndan şu sözlerle bahseder: “Korkunç şeyler olmaya devam etti, insanlar istediği için değil, insanlar ve dünyaların hâkimi, O, öyle istediği için.” Bu kanunların sadece bir kısmı keşfe açıktı ve görünen o ki tarihi bir olayın tüm nedenlerini hatasız ortaya koysak da “tüm sebeplerin altında yatan o sebebe” ulaşamayız. Tolstoy’a göre hiçbirimiz özgür değiliz, ama yaşamak için özgür olduğumuzu düşünmemiz gerekir. Akıl zorunluluk kanunlarını açıklar, diye yazar. Öte yandan bilinç özgürlüğün özünü dile getirebilir. Bilinç, “Tekim, var olan her şey benden ibaret” der. Dolayısıyla Tolstoy’un “kamusal” tarih yazımı “özel” roman yazımıyla uyuşur: Savaşta da barışta da insanızdır, ama kaçınılmaz olarak tipoloji yasalarına itaat ederiz (genç bir adam tüm genç adamlara benzer). 

Burada büyük çelişkiler var. Birincisi, bir bakmışız tarih yazımına bunca şüpheyle yaklaşan kişi, an geliyor, konu hakkında vaazlar veriyor, ne düşünmemiz gerektiğini söylemekle kalmayıp kendisi bir çeşit tarih yazıyor – Viktor Şklovski’nin veciz biçimde ortaya koyduğu gibi, “Tolstoy tarihtir.” İkincisi, “yığınlar” hakkında nutuk çeken romancı sıradan insanları neredeyse hiç yazmamıştır. Üçüncüsü, teolojik bir bakış açısıyla, Savaş ve Barış tüm radikal sıra dışılığına rağmen 19. yüzyıl kuşkucularının alameti olan muğlak homurdanmalara benzer; Tanrı artık tanımlanamaz ama ondan vazgeçilemez de. Anlamsız ve kötü addedilen, bitmeyen anlamsızlığı ve acılarıyla savaş, Tanrı’nın hayaletine istinaden de olsa hayırhah varlığını doğrulamaya hizmet eder. Theodise karşıtlığı başladığı gibi biter. Thomas Hardy bu anlamda daha cesur bir yazardır. Bir yandan kaderde ısrarcı, öte yandan yarattığı karakterlere kendinden bağımsız olma şansı veren yazarda büyük bir çelişki yok mudur? Tolstoy geleneksel olay örgüsünü radikal olarak gevşettiğinde kuşkusuz yazarın tiranlığı da gevşer. Ancak en çok üstüne titrediği karakterler olan Andrey, Piyer, Levin ve İvan İlyiç’i Hıristiyanlığın hikmetine teslim etmesi zorlayıcı, baskıcı olduğunu da gösterir. Geriye dönecek olursak, Napoléon ilginç bir test olarak durur önünde: Tolstoy onu fazla canlı, dolayısıyla fazla özgür kılmadan canlı kılmalıdır. 

* The Fun Stuff and Other Essays

İngilizceden çeviren: Nazım Çapkın


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR