Tom McCarthy: “Serge, Ulysses’teki Leopold Bloom gibi. Tyrone Slothrop gibi. Tristram Shandy gibi. Candide gibi...”

Tom McCarthy: “Serge, Ulysses’teki Leopold Bloom gibi. Tyrone Slothrop gibi. Tristram Shandy gibi. Candide gibi...”


Twitter'da Paylaş
0

Tom McCarthy (1969) Londra’da yaşıyor. Yarı-kurmaca bir avangard sanatçılar ağı olan International Necronautical Society’nin (INS) Genel Sekreteri sıfatıyla yazdığı manifestolarla tanınıyor. Remainder, Men in Space ve Satin Island romanlarının yanında Tintin and the Secret of Literature adlı bir inceleme kitabı bulunuyor.

C’yi okumadan önce, tanıtım yazılarını okuma hatasını yapmıştım ve okumak isteyeceğim bir kitap gibi gelmemişti bana. Ama kitabı okumaya koyulduğumda, tanıtım yazılarında sunulandan bambaşka bir kitap olduğunu fark ettim. Medyanın yanlış okumaları seni etkiliyor mu?

Kafanın içinde aptallarla tartışarak zihnini yorduğun ölçüde etkiliyor. Büyük zaman kaybı. Mevzu yalnızca düşmanca yanlış okumalar değil, çok sayıda tanıtımcı kitabı sevdi ama onların onaylarına yaslanıp sere serpe serilmek da aynı ölçüde sakatlayıcı. Kimi yazarların neden medyadan uzak durduğunu anlıyorum. Snobluktan ya da kibirden değil, gerçekten çalışabilecekleri bir parça mekân ve zamanı medyaya kaptırmamak istediklerinden.

C daha oylumlu bir kitap olarak mı tasarlanmıştı?

Against the Day ya da Infinite Jest ile karşılaştırıldığında, benimki yavru balık. Öte yandan, bir önceki kitabımdan çok daha epik bir kapsamı var; bir anlamda, geleneksel bir anlatı eğrisi – beşikten mezara, on dokuzuncu yüzyıl bildungsromanı. Bana göre yine de bir tür Truva atı. Fikir aklıma düştüğünde (çalışmaya başlamadan çok önceleri), kitaplarımdan hiçbiri henüz bir yere ulaşmamıştı, çünkü bir kitabı yayımlatmak için kamufle olma gerekliliğinin farkındaydım. Artık hazır olduğumda her şey bütünüyle değişmişti. Remainder kanatlanmıştı, dolayısıyla çok sayıda yayıncı kitabın haklarını almak için birbiriyle mücadele ediyordu. Bu arada, anlatı eğrilerini severim, Remainder’ın bile gayet klasik bir anlatı eğrisi var. Sanırım bütün kitaplarımda var bu. Temelde hepsi ölüm itkisine dair.

Kitabı yazarken sahiden kamufle etmeyi mi düşünüyordun?

Son kertede öyle olduğunu söyleyemem. ICA’da (Institute of Contemporary Arts) “Calling All Agents” projesini kurarken böyle bir düşünce vardı kafamda. Alexander Bell ile Marconi üstüne okumalar yaparken bütün bu izlekler bir araya geliyordu. Özellikle de ölü kardeşler. Her iletişim teknolojisi mucidinin ne hikmetse hep ölü bir kardeşi var. Bir de, Nabokov’un Ada kitabını okuyordum. O da ensest ve telekomünikasyon üstüne. Nabokov hayatında Freud okumadığını ve ondan nefret ettiğini iddia ediyor, ama ben Ada’da çok sayıda “Kurt-Adam” olduğu kanaatindeyim. Çünkü hemen başlarda Mısır imgeleri var ve Nabokov çatı katındaki sandıkları lahit gibi tasvir ediyor. Ben de, başka bir ensest aile mezar odası olan Tutankamon’un mezarını keşfeden Carter ile Carnarvon’u düşünmeye başladım. Sonra birden “Kurt-Adam”ı, Carnarvon ile Carter’ı ve Bell ile Marconi’yi aynı çatı altında yazma fikri bütün berraklığıyla aklıma düştü. Bütün bunlar bir araya geldi ve bütün olay eğrisi gözümde canlandı. Romanı geleneksel ya da yayımlamalık bir biçime sokma gibi bir amacım yoktu. Öyle olageldi ve ben de şöyle düşündüm, “Bunun gideri var – birileri bunu yayımlamalı.” Çünkü geleneksel kıstasların hepsini karşılıyordu ve hatta tarihsel roman havası da vardı. C’nin meselesini daha avangard ve deneysel bir formatta işlemek de pekâlâ mümkündü. Tam olarak bunu yapan, hem de iyi yapan sanatçılar var, ancak benim yapmak istediğim bu değildi. Ben anlatmaya inanıyorum. “Calling All Agents” ile yaptığım da zaten buydu.

Ondan söz eder misin biraz?

INS (International Necronautical Society) projesiydi. Dünyaya radyo sinyali dağıtıyorduk. ICA’daki galeri, James Bond’daki kötü adamın üssü gibi görünüyordu ve işliyordu. Duvarda devasa bir harita vardı. İnsanlar merdivenlere çıkıp Chicago’ya, Letonya’ya ya da işte neresiyse oraya sinyal iletildiğini raptiyeyle işaretliyordu. Fikir, Cocteau’nun Orphée filmi ile Peeping Tom filminin senaryosunu yazan Leo Marks bileşiminden çıktı. İngilizler radyo transmitörleriyle işgal bölgelerine paraşütle ajan indirdiğinde, Leo Marks –24 yaşındaki kod dâhisi– kodları şiir dizelerine gömülü biçimde iletme fikrini bulmuş. Ajanlara Sheakspeare ve Browning’den dizeler vermeye başlamış, ama sonra Almanlar da hızlandırılmış İngiliz edebiyatı dersleri almaya başlamış. Buna karşılık Marks da, düşmanın kitaptan açıp bakamayacağı kendi şiir kodunu yazmış ve bu dizeleri ajanlara öğretmiş. Marks sonraları Between Silk & Cyanide diye muhteşem bir otobiyografi yazar. Orada, bu insanlara kodu öğretirken onları öldürüyormuş gibi hissettiğini söyler. Bu bir bakıma doğru, çünkü ortalama yaşam süreleri aşağı yukarı altı haftaydı. Kodları iletmeye başlar başlamaz, Almanlar sinyallerin yerini tespit ediyor, üzerlerine çöküp işkence etmek üzere onları esir alıyordu, bu yüzden de yakalandıklarında intihar edebilmek için yanlarına siyanür alıyorlardı. Marks, Peeping Tom filminin fikrini orada bulmuştu: bir insanı ona bakarak öldürmek. Ama bence yanlış filmin senaryosunu yazdı. Senaryosunu yazması gereken film Coppola’nın The Conversation filmiydi. Daha anlamlı olurdu bu. Her neyse, bütün bunlar C’nin arka planında duran şeyler: transmisyon, kodlar, arzu ve ölüm. Şu da var ki, benim hikâyem İkinci Dünya Savaşı yerine Birinci Dünya Savaşı’nda geçiyor. The Conversation’da Gene Hackman’ın oynadığı karakter, Man in Space’teki telefon dinleme operatörü gibi. C’deki Serge çocukluğunu radyo frekansı ayarlayarak geçiriyor. Tintin and The Secret of Literature’da, Tenten’in Mavi Lotus’un başında radyo transmisyonlarını deşifre ettiğinden epeyce söz ediyorsun. Bilinmeyen sinyallerin izini sürüyor. Tintin’de, C’de olduğu gibi kriptik sinyaller hep mezar odalarına çıkıyor.

Yazarın transmisyonları alan bir telsiz gibi olduğunu yazmıştın, bana onu hatırlattı.

Evet. C’de Serge’in eski radyoda frekansı tutturmaya çalıştığı sahneler... İster anlamadığı yerel bir gevezelik olsun ister Afrika kadar uzaktaki radyo istasyonları olsun, çölleri, ipek taşıyan develeri ve meyveli dondurmaları hayal ediyor. O bir sanatçı değil, çocuk, ama bu da bir tür mise-en-abîme – kitabın içinde kitabın kendi minyatürü. Bana göre, yazarlığın bir simgesi o: Önce alan sonra da dağıtıp aktaran birisi ama mesajın kaynağı o değil. O aslında yalnızca duyduğunu yazan bir kâtip, bir süzgeç.

Serge etrafında ne varsa sünger gibi emen bir karakter.

Sünger gibi emip süzüyor. Ulysses’teki Leopold Bloom gibi, âdeta bir prizma. Yahut Gravity’s Rainbow’daki Tyrone Slothrop gibi. Tristram Shandy gibi. Candide gibi. Bunlar hep alıcı. Pasif. Etraflarında ne varsa yankılayan seslendirme kutuları onlar. Ulysses’i ilk okuduğumda galiba 18-19 yaşındaydım. Bana yazmayı öğretti. Leopold Bloom şehirde gezinirken zihninden geçenlerin hepsini duyuyorsunuz, ama bir yandan bunlar bütün şehirle iç içe örülmüş. Joyce’un yaptığı, elektrik yaratmak. Bütün bir bölgeyi –hem kitabı hem şehri– bu bağlantılarla, düğümlerle, devrelerle ve anahtarlarla birbirine bağlıyor. Her şey, dış mekân ile iç mekân arasındaki bütün ayrımların çöktüğü bu devasa şebeke haline geliyor. Bütünsel bir tutarlılık ve süreklilik var. İşte buna bayılıyorum – hayat da aslında böyle. Edebiyatın uğraşması ve bir şekilde üretmesi gereken şey bu. İlginçtir, bazı eleştiriler Serge’i bir karakter olarak görmenin mantıklı olmadığını düşünüyor. Sence “düz karakter” ile “yuvarlak karakter” arasındaki ikilik hâlâ neden bu kadar hâkim? Tamamen cehalet yüzünden. Kültürel miyopluk. O insanlar “yuvarlak” karakter derken İngilizlerin çağdaş orta kültürlü edebiyatındaki karakter türünü kastediyor. Has edebiyat hep parçalı, şebekeli ve sahte (inauthentic) olmuştur. Hamlet de böyleydi. Don Quijote de. Tristram Shandy de. Kitabın ilk üçte birlik kısmında Tristram Shandy ortada yok. Bütün sorun dolayım ve dil. Romanda karakteri ortaya çıkaran budur ve hep bu olmuştur. C’de doğru dürüst karakter olmadığı şikâyeti bu yüzden abes kaçıyor. Bir yandan da, şimdilerde elle tutulur bir edebi –“gelenek” kelimesini kullanmak istemiyorum– soykütük ile ticari orta kültürlü edebiyatı arasında ne kadar muazzam bir uçurum olduğunu gözler önüne seriyor. Bunlar apayrı şeyler. Ortak bir zemin göremiyorum.

“Yuvarlak” olarak algılanan karakterin daha gerçekçi olduğuna dair bir algı var, ama aslında tamamen uydurma. Ceketini betimliyorsun, bir sakal konduruyorsun, buna “yuvarlak” diyorlar. Kitabında gerçekçiliğe özellikle meyletmiyorsun, öte yandan C’nin Serge’in zihniyle bütünleşmiş olması bir bakıma daha sahici.

Bu başka bir şey. Balzac bile gerçekçiliğin kurma olduğunu biliyordu. Sarrasine tam da buna dair. Doğal olanın kurulmuşluğuna dair, doğal varsaydığımız her şeyin aslında yapay olduğuna dair. On dokuzuncu yüzyıl gerçekçileri yaptıkları şeyin geleneksel olduğunu biliyordu. Bunu gözden kaçırmak facia. Çılgınlık.

Tintin and The Secret of Literature kitabını yazma fikri nereden çıktı?

Granta, arkadaşım ve INS’nin Baş Filozofu olan Simon Critchley’den “How to Read” adında bir kitap dizisinin editörlüğünü yapmasını istemiş. “How to Read Hegel”, “How to Read Marx” vesaire. Bana da dizideki filozoflardan birini yapmamı önerdi. “Freud mu, Derrida mı yoksa başka birisini mi yapmak istersin,” dedi. Ben de, “Aslında Tenten üstüne yazmak isterdim,” dedim. Granta da dedi ki, “Hımmm, olur ama ‘How to Read’ dizisinde pek mümkün gözükmüyor, sen yine de bu kitabı yaz, dizi dışı ayrı bir kitap olarak sunabiliriz.” Böylesi çok daha iyi oldu. Hep Hergé üstüne yazmak istemişimdir, ama ancak altmış yaşına gelip de yedi sekiz roman yazdıktan sonra bunu yapma lüksüne sahip olacağımı düşünmüştüm. Ama gel gör ki yaptığım ilk kitap sözleşmesi bu oldu.

Peki Hergé Vakfı kitabı nasıl karşıladı? Tenten konusunda çok korumacı oldukları herkesçe biliniyor, öte yandan sen de onlara karşı bir bakıma hayli kabaydın.

Kitabın yayımlanmasını durdurmaya çalıştılar. Yani kendileri... neyse söyleşide kullanılacak söz değil bu... ama cidden şeydiler. Oranın başındaki adamla tanıştım, kendisi 35 yaşında, gitmiş Hergé’nin dul karısıyla evlenmiş. Sorun şu ki, Lichtenstein ya da Warhol’un mirasçıları gibi, fikri mülkiyet hukukunu öyle bir uyguluyorlar ki, sanatçı hayattayken öyle icra edilse, o eserler muhtemelen ortaya çıkmazdı! Hergé’nin yarısı çalıntı. Soldan, sağdan, ortadan arak.

Fotoğraflardan resimler kopyalaması gibi mi?

Onu herkes yapıyor. Yahut bir döküman üstünden çalışıyor. Başka türlü tanımlayıcı pasajları nasıl yazardım bilmem. Yoksa her şeyi hatırlayan bir tür otistik hafızanız olması gerekirdi. Remainder’da karakterin, adamın sokaktaki ölümünü canlandırdığı bölümü yazarken diktafonla geziniyor, asfalttaki çukurların yerlerini ve rögarların üstündeki harfleri kaydediyordum. Joyce, Ulysses için kardeşi Stanislaus’u şu şu sokaktaki parmaklıklar arasındaki mesafeyi ölçmeye gönderir, nehre kâğıt atıp ne hızda gittiğini hesaplamasını ister. Hergé de bu türden şeylere çok zaman harcamış; dergilerden resimler kesmiş, asistanlarına fotoğraflar çektirmiş. Ben daha bariz araklamaları düşünüyordum. Hergé’den evvel Benjamin Rabier’nin quiff tıraşlı ve köpekli “Tintin” diye bir çizgi roman karakteri vardı. Dolayısıyla, yirmili yılların sonunda Tintin diye bir kitap yayımlayarak insanların zaten bildikleri bir karakteri hayasızca tekrar kullandı. Ama orijinallik fetişi her şeyin üstünü örtüyor. Yaklaşık on yıl önce Barbican’da Francis Bacon’ın malzemeleriyle ilgili bir sergi vardı. Sağdan soldan kırpıp üzerine karalamalar yaptığı bir sürü gazete kupürü vardı. Topu fırlatmak üzere olan bir kriket oyuncusunun fotoğrafı vardı; Bacon kafasını arkadan infilak ettirmişti. The Screaming Pope resminin nereden geldiğini görebiliyorsunuz orada. Mirasçıları serginin gerçekleşmesini engellemeye çalıştı, çünkü insanların bu fikirlerin gaipten geldiğine inanmalarını istiyorlardı. Sanatın maddeden çıktığının tuhaf bir inkârı.

Nedenmiş o?

Bence tamamen sanatsal yaratıma dair yaygın düşünceye egemen olan benlik ve benliğin ifadesi ideolojisi yüzünden. Sanki eserin tamamı, varlığı diğer bütün eserlerden önce gelen bir benlikten hasıl oluyor. “Deha” denen şeyin ifadesi oluyor bu da. Tam bir zırva. N

(The White Review)

İngilizceden çeviren Gülçin Yıldırım

* Tintin and The Secret of Literature 2015 sonunda Notos Kitap tarafından yayımlanacak.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR