Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

11 Mart 2023

Edebiyat

Travmayı Kurgulamak

Parul Sehgal

Paylaş

0

0


Woolf, başkalarının özel hayatlarını hayal etme dürtüsünü, vagonda ağlayan yaşlı bir kadın gören ve onun iç dünyasını hayal etmeye başlayan romancının sanatı olarak tanımlar.

Travma anlatısı kurmaca yazarlarının hoşuna gider. Film yapımcılarıysa asla ona karşı koyamaz. Peki olay örgüsüne yapılan bu eklemeler neye hizmet eder – karakterleri derinleştirmeye mi yoksa onları bir dizi semptoma indirgemeye mi?

Virginia Woolf,  Richmond’dan Waterloo’ya giderken trende ağlayan bir kadınla karşılaşır – ve elbette sessizce göz yaşı döken bu ufak tefek kadın, o an kurmaca yazının akıbetini belirleyecek bir tartışmaya dahil olmak üzere olduğunun farkında değildir.  “Tüm romanlar karşı köşede oturan (ve hayal gücünüzü tetikleyen) yaşlı bir kadınla başlar,” diye belirtir Woolf 1924 tarihli “Bay Bennet ve Bayan Brown,” isimli yazısında. Ona göre – İngiliz romanı bu olgunun farkında olsun ya da olmasın – yapı her zaman aynı biçimdedir ve yazar böyle mutsuz bir kadına hayat veremediği takdirde ne olay örgüsünün ne de özgünlüğün bir değeri kalır. Ardından, hani neredeyse elinde olmaksızın kadınla ilgili tuhaf ve karanlık ayrıntılarla dolu bir hikâye uydurmaya başlar – yaşlı kadının sahibi olduğu deniz kestaneleriyle süslü bir kır evi, kıyısına iliştiği sandalye ve tabaktaki yemekleri kazıyışı. Detayların tamamı, hikâyeye kadının özünden bir şeyler aktarmaya hizmet eder. Ve Woolf, yazarın bu tarz detayları ancak kendi mizacını, zamanını ve ülkesini referans alarak yaratabileceğini belirtir ve örnek verir: İngiliz bir romancının tuhaf olarak niteleyip kurdelelerle süsleyeceği bu kadını Rus bir romancı, sokaklarda serbestçe dolaşan ve hayata muazzam sorular yönelten özgür bir ruha dönüştürürdü.

Peki aynı kadın, günümüz romancıları tarafından nasıl tasvir edilir? Hayal edelim – muhtemelen profilden görürüz onu. Kendine meftun, kendinde saklı ve açıkça dile getirilmemiş bir yaradan muzdarip. İnsanı allak bullak eden kaçamak yanıtlara, ani suskunluklara ve ürkek tepkilere meyilli. Bir şeyler onu içten içe kemiriyor olmalı. Öyle ki, dinginliğinde bir yırtılma meydana gelip de kişisel tarihi bir ikrar ya da anımsamayla etrafa saçılana kadar onu yalnız ve geçirimsiz kılacak bir şey.

Bu hikâyeyi ister iyice abartıp süsleyin ister bütün fazlalıklardan arındırıp sadeleştirin. İster sayfa üstünde olsun ister ekranda. Kalan her şeye hükmeden tek bir kurgu olacaktır, travma kurgusu. Merkezinde evlilik ve doğum gibi vakaların yer aldığı olay örgülerinden farklı olarak travma kurgusu, okurun merakını geleceğe değil, geçmişe yönlendirir. Gelecekte neler olacak diye sormaz – bunun yerine – acaba başına neler geldi deriz.

“Yaralarıma bakmanın, bir bedeli var” diye yazar Sylvia Plath Lady Lazarus’ta, “çok büyük bir bedel.” Günümüzde bu tip teşhirler ucuz geliyor olabilir ama şimdi bu klişeyi alıp birbirinden farklı dertlere sahip, birbiriyle uyumsuz iki karakter arasında geçen kötü bir romansın içine yerleştirin. Veya diasporaya yönelik destansı bir anlatıya. Veya Vahşi Batı’da geçen bir hikâyeye. Sonra hayaletlerle doldurun içini. Anlatımınız modernist ve duyusal bakımdan aceleci olsun ki,  noktalama işaretleri zayıf düşsün, hatta kaybolsun. Örneğin Dokuz Kusursuz Yabancı arasında geçen bir diyalogda ona yer ayarlayabilirsiniz. Kurmacayla meşgulseniz bu sözleri sarf edecek kahramanın muhtemelen ismi olmaz. Fakat ekranda Ted Lasso olarak bilinebilir ya da Claire Underwood. Şayet klasiklerle uğraşacaksanız o zaman mevcut modele göre uyarlamanız gerek. Örneğin Henry James’in Yürek Burgusu’nun iki modern adaptasyonu, mürebbiyenin geçmişine kitapta olmayan bir tecavüz sahnesi ekledi. Benzer şekilde Anne Green of Green Gables isimli çocuk kitabı Anne with an E ismiyle Netflix’e uyarlanırken öykünün gergin dönüşlerle tekrar yaşanması için ana karakterin geçmişine şiddet içeren bir taciz hikâyesi yerleştirildi. Jo Nesbø, Howard Jacobson, Jeanette Winterson ve diğerleri – Shakespeare’in Hogarth Press tarafından yayımlanan güncel roman versiyonlarında Macbeth’i ve diğerlerini, günümüz açısından olmazsa olmaz kabul edilen bir dizi çarpıcı hayat hikâyesiyle donattılar.

Nihayetinde travma kavramının neredeyse her şeyi kapsayacak bir biçimde kullanılır hale geldiği günümüzde, travma kurgusunun bu denli yaygın olması da şaşırtıcı değil. Travmanın klinik karşılığı olan TSSB (Travma Sonrası Stres Bozukluğu) Amerika’da en sık teşhis edilen ve en yaygın dağılıma sahip dördüncü psikiyatrik bozukluk. DSM – III (Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) 1980 yılında travmayı, olağan insan deneyiminin dışındaki bir olay olarak tanımlarken psikoterapist Resma Menakem’e göre artık travma, beden tarafından aşırı yoğun, aşırı hızlı ya da aşırı yakın olarak algılanan her şeyi kapsıyor. Tıbbi olduğu kadar etik de bir muğlaklık var çünkü savaş suçları işleyen bir askerin artık kendi kurbanlarıyla aynı teşhisi paylaşması mümkün. Hatta aynı teşhis, söz konusu vahşeti haber haline getiren bir gazeteciye, kurbanların torunlarına ve olayın üstünden bir asır geçmiş olsa bile “dolaylı travmaya” sebebiyet verdiği için konuyu araştıran bir tarihçiye bile konabiliyor.

Peki travmanın bu sinsi yayılışı nasıl izah edilir?  Modern yaşam doğası gereği travmatiktir demek yeterli mi? Aslında mesele bu değil. Geçmişe nazaran travmatik hadiseleri ayırt etmekte daha marifetli hale geldik çünkü insanoğlunun çektiği acının tüm merhalelerine karşı daha duyarlıyız – tabii, olup biten her şeyin ruhumuzda yaralar açtığını düşünecek kadar sınırı aşmadığımız sürece. Öyleyse travma, mağduriyete delicesine aşık bir dünyada kişinin statüsünü işaret eden bir kimlik ya da yakada taşınan kırmızı bir işaret nişanı olarak mı ortaya çıktı? Böyle bir soru rahatsız edici olabilir. Hatta zararı giderecek ve eski hale dönmeyi sağlayacak bu denli az çare varken acıya atfedilen sembolik değer üstüne tartışmanın gülünç olduğu da söylenebilir. Üstelik çoğu zahmetli tartışma, bir şeylerle meşgul olma zorunluluğu varsa bir kenara atılır.  Belki de o yüzden Marvel kahramanlarının babalarıyla ilgili derin düşüncelere daldığı dizileri ya da ruhu anlaşılmaz şekilde yaralanmış edebi kadın karakterlerin yer aldığı esrarengiz destanları kendimize mesken belliyoruz.

Aslına bakılırsa travmatik anıları gün ışığına çıkarma fikrinin kaynağı savaş ya da cinsel şiddet değil, yaklaşık altmış yıl önce Woolf’un Richmond’dan Waterloo’ya aheste aheste seyahat ettiği İngiliz demiryollarıydı. 1860’larda doktor John Eric Erichsen, demiryolu kazası geçiren hastalarında bir grup semptoma rastladı – fiziken darbe almamış olsalar bile bu hastalar kafa karışıklığı yaşadıklarını, sesler duyduklarını ve durup dururken paralize olduklarını bildirdiler. Erichsen bu durumu “demiryolu omurgası sendromu” olarak adlandırdı. Sigmund Freud ve Pierre Janet ise zihnin kendisinin yaralanmış olabileceği konusunu tartışmaya sundu. Demiryolu omurgası sendromu Birinci Dünya Savaşı'nın siperlerinde yeniden doğdu ve Woolf’un Mrs. Dalloway isimli romanının intihara meyilli karakteri Septimus Smith’de mermi şoku olarak vücut buldu. Değişmeyen şey, teşhise eşlik eden küçümsemeydi; mermi şoku geçiren askerler bazen “ahlaki engelli” olarak damgalandı ve askeri mahkemeye çıkarıldı. Takip eden dönemlerde travma çalışmaları, Psikiyatrist Judith Herman’ın da belirttiği gibi, “unutma, farkında olmama periyodlarına” kayarken savaş travmasının artçı şokları Vietnam ile birlikte tekrar keşfedildi. Yenide tanımlanan travma sonrası stres bozukluğu, kadın gruplarının siyasal örgütlenmesiyle tecavüz ve cinsel istismar kurbanlarını kapsayacak biçimde genişletildi. Kuramı kültürel bir araştırma alanı olarak ele alansa edebiyat eleştirmeni Cathy Caruth oldu. 1990’lı yıllarda yapılan tanımlamaya göre travma, zihni ele geçiren, hafızayı parçalayan, tekrarlayan davranış ve halüsinasyonlara yol açan olağandışı deneyimdi.

“Yunanlar trajediyi, Romalılar risaleyi ve Rönesans soneleri icat ettiyse,” diyor Elie Wiesel, “bizim kuşağımız da bir şeylere tanık olmanın edebiyatını icat etti.” Tanıklığın – anılarda, itirafnamelerde, hayatta kalma hikâyelerinde, sohbet programlarında – karşımıza çıkan bütün o mukaddes biçimleri, travmayı ahlaki bir kusur belirtisi olmaktan çıkarıp ahlaki bir itibar kaynağına hatta bir nevi uzmanlığa yükseltti. Geçtiğimiz birkaç on yıl içindeyse farklı mizaçtan anıların kurgulandığı, çok satan bir yazı akımı ortaya çıktı. Edward St. Aubyn’in iğneleyici romanları, Jonathan Safran Foer’in hisli anlatısı, Leslie Jamison’ın vecde gelen makale derlemeleri, anonim anılardan oluşan Ensest Günlükleri ya da Karl Ove Knausgaard’ın bu saydıklarımızın tamamını içeren Kavgam serisi. İnternetteki yazı değirmenlerinin itiraf başına önerdiği tutar yüz elli dolar civarındaydı ve travmanın popülerleşmesi Larissa Pahm tarafından şu sözlerle anlatıldı: 2015 yılında kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazan herkes popüler kültür açısından bir eleştirmendi. Genç ve hevesli bir yazarın bu ortama dahil olabilmesinin en tesirli yöntemiyse hangi travmalardan para kazanacağına karar vermesiydi – anoreksi, depresyon, gündelik ırkçılık ya da bunların tamamını harmanlayan bir keder.

Travma kuramının vücuda geldiği en romanvari örnekse Hanya Yanagihara’nın Değersiz Bir Hayat adlı kitabında karşımıza çıkar. Adını ümitsiz vakaların koruyucu azizinden alan Jude, sayfaları kedere boğmak için oluşturulmuş belki de gelmiş geçmiş en bahtsız karakterdir. Çocukken terk edilir, rahiplerin tecavüzüne ve başkaca dehşetlere maruz kalır, fahişeliğe zorlanır, kendisini kaçıran bir adamdan işkence görür, sevgilisi tarafından darp edilir, iki kez cinayete kurban gitmenin ucundan döner ve iki bacağı birden ampute edilir. Jude, geçmişi söz konusu olduğunda dilsiz kalan o muğlak ırka mensup adamlardandır. Travma diğer tüm kimlikleri gölgede bırakmış, kişiliğini boşaltmış ve onu kendi suretinde yeniden yaratmıştır. Öykü, Jude’u kendisine zarar vermekten alıkoyan bir dizi insanın ona gösterdiği ilgi ve hizmet üzerine inşa edilmiştir; hakikaten de bu bağlılığı kıskananlar olur. Sadakat, Jude’un bitmek bilmeyen rezilliklerine tanıklık eden okura saçma gelse de travma kurgusunda mantık şöyle işler: yarayı hissettir ve bizi bir bedenin ya da bir insanın bu yarayı taşıdığına inandır. Peki gerçekten de cinayet mahalline çizilen tebeşir adamların bu yürüyen versiyonuna, DSM kayıtlarının ete kemiğe bürünmüş haline bu kadar kolay yatırım yapabilir miyiz?

Her ne kadar travma karakterlerin geçmiş yaşamıyla özdeş hale geldiyse de kurmacada bizatihi geçmişin tahakkümü nispeten yeni bir fenomen – ya da dikkat çekmenin yeni bir yolu. Çünkü kişilik okura her zaman bu haliyle, kalemle aşındırılmış şahsi bir tarihçe olarak sunulmadı. Örneğin Jane Austen’in karakterleri bir şeylerin farkına varmak için olmadık zamanlarda anımsanan bir geçmişe ihtiyaç duymaz, geçmişlerindeki boşlukları doldurmak için çaba göstermezler.  

Şu noktada homurdanmalar duyar gibiyim. Benlik yıkımı, hayal gücüne kayıtsızlık, durağanlığın dayatılması ve sürekli yinelenen geçmişe dönüş… Travmanın sebep olduğu bu gibi ruh hallerini aktaran travma anlatılarını sırf bu yüzden suçlamak haksızlık değil mi? Kültürel kod ve deneyimlerimizin net bir biçimde bölünemeyeceği aşikâr, dolayısıyla biz de birini ötekinden yola çıkarak yorumlayacağız. Üstelik kendi tasavvurlarımızla karşılaştırdığımızda travma geçiren kişilerin anlatıları ve bu alanda yapılan araştırmalar çok daha çeşitli. Hatta travma sonrası stres bozukluğu üstüne yazan eski deniz piyadesi David J. Morris’e göre travma kavramı, bağlantısız semptomlarla dolu bir ıvır zıvır çekmecesinden ibaret. “Bizi Kurtaran Hikâyelerdir: Hayatta Kalanların Travma Hakkında Yazma Rehberi” isimli kitapsa yazarlara şunu tavsiye ediyor: travmadan kurtulmak için uğraşmayın. Mutlu sonları unutun. Kaybedeceksiniz. Çünkü travmadan kaçmak, kuvvetli bir girdaptan yüzerek kurtulmaya benzer.

Oysa bizler, travmanın rolünü sorguladığımız zaman travmayı bastırdığımız yönünde bir uyarı alırız. Yazar Melissa Febos, bunun sosyal adalet hareketlerine karşı bir direnişten başka bir şey olmadığını, travma anılarına şüpheyle yaklaşan kişiye “klasik fail rolüyle” karşılık verildiğini belirtiyor. Fail kendi gücünü muhafaza etmek veya kendisini işlenen suçla ilintili kılmamak için kurbanı inkâr eder, itibarsızlaştırır ya da önemsemez. Nitekim ana akım travma anlatısıyla çelişik beyanlarda bulunan ya da aksi yönde kanıtlar sunan kişiler de itibarsızlaştırılır, önemsenmez ve reddedilirler. Bunun en bariz örneği doksanlı yıllarda karşımız çıkar. Çocuk döneminde cinsel istismara uğramış yetişkinler üstünde bir araştırma yürüten psikolog Susan A. Clancy’nin durumudur. Araştırmaya katılan ve travma sonrası stres bozukluğunun uzun vadede yol açtığı acıyı tarif eden mağdurlarda Clancy’i asıl şaşırtan, taciz eyleminin kendisinin travmatik olarak nitelenmemesidir. Mağdurlar bu eylemi güç ya da korkuyla karakterize biçimde tarif ederler. O zamanlar bilinmese de bunun nedeni, çoğu mağdurun eylemin anlamını kavrayamayacak denli küçük olması ve istismarın şefkat, hatta oyun görünümüyle gizlenmesidir. Fakat asıl sebep anlaşılana kadar Clancy, sırf araştırma bulgularını yayımladığı için, pedofili müttefiki ve travma karşıtı olarak etiketlenir. Irak Savaşı’nda gazetecilik yapan David Morris ise tedavisi devam ederken yaşamış olduğu deneyimin kendisine herhangi bir bilgelik sağlayıp sağlamadığını sormaktan men edildiğini söyler – sağaltıcı tedavinin kısıtlamaları vardı ve onlardan sapmamam konusunda klinisyenlerce uyarıldım. Travmanın tıbbileştirilmesi hem askerlerin öfkesini dile getirmesini engelledi hem de hissedilen her şeyi bir dizi semptoma indirgeyerek sabit bir teşhisi dayattı.

Gerçekler bir yana, yakın tarihli bir Harper's makalesinde romancı Will Self, travma modelinden en çok fayda sağlayanların, tanıklık edilen konular üstünde bir nevi tasarruf yetkisine sahip olan ve hayat boyu bunları yorumlamakla görevlendirilen travma kuramcıları olduğunu söylüyor. Yazar George A. Bonanno ise bu konuda çok daha net: “Görünüşe bakılırsa insanlar, herkesin travma geçirdiği fikrinden vazgeçmek istemiyor.” Demek ki, travma maskesi kişinin yüzüne her zaman tam olarak oturmuyor. Mesela karikatürist Art Spiegelman,  “Maus – Hayatta Kalanın Öyküsü” isimli kitabında soykırımdan kurtulan zorba babasını anlamaya çalışır. “Onu bu hale getirenin savaş olduğunu düşünürdüm,” der Spiegelman ve üvey annesi Mala yanıt verir, “aynı kampların zulmünden ben de geçtim. Bütün arkadaşlarımız aynı zulmü yaşadı. Ama kimse onun gibi değil.” Mala, kocasına ilişkin bildiklerini ya da hayata dair bilgisini travma kurgusunun dayatmacı düzenine teslim etmez. O yüzden etrafında şüphe uyandırır.

Ama artık onları her yerde görmeye başladım, hatta kendi tasarladıkları geleneksel travma kurgusunun içinde pusuya yatmış, onu içeriden çözerken bile. Öyküler, travma kurgusunun şüphecilik, komedi, eleştiri, fantezi ve izleyici beklentilerine yönelik çapraşık bir farkındalıkla daraltılmasına isyan etmiş durumda. Netflix dizisi "Feel Good" un ana karakteri komedyen Mae, bir yandan bağımlılık ve belli belirsiz anılarla mücadele ederken öte yandan geçmişe dönük karmaşık duygularını herhangi basit bir teşhis ve tedavi planına uydurmaya çalışır. (İnsanlar bugünlerde travmayla kafayı bozmuş, der Mae esefle, adeta moda olmuş bir sözcük.) Michaela Coel'in kahramanıysa kendisine ilaç verildiğini ve cinsel tacize uğradığını öğrenince bu durumlar için önceden hazırlanmış olan sağaltım kodlarının epey eksik olduğunu fark eder – bu gösterinin en ilginç kısımlarından bazıları, kendi acı dolu geçmişimize odaklanarak ötekilerin acısına karşı miyop kalmaya yönlendirilişimizdi.

Peki Jude’un, Freud’un “Narsisizm Üstüne” isimli kitabını okurken keşfedilmesi Yanagihara’nın karanlık ve küçük bir şakası mıydı – benim travmam, dendiğini işittim, garip bir şefkat tınısı ve arkasında, çelik misali koruyucu bir şey vardı.

Benim travmam; bu tabir öyküye genellikle kolayca şemalaştırılacak bir hikâye, kolayca teşhis edilebilecek bir benlik verir.  Ama usta ellere geçtiğinde travma yalnızca bir başlangıçtır – olay örgüsünün ortası ve sonu başka yerdedir.  Bakış açısı genişler, şahsi sağaltım sicilinden çıkıp kuşaklararası sosyal ve politik sicile geçilir. Öykü bu noktada tarihe ve ortak bir lisana açılan bir portal haline gelir. Örneğin Crstina Garza, Meksika’daki kadın cinayetleri üstüne yazdığı “Grieving,” (Yas Tutmak) isimli kitabında, Acının dili, der,  ötekilerle paylaştığımız acının dili yaralıydı, kekemeydi, sözleri bir bebek gibi  geveliyordu. Ama acının olduğu her yerde sen bana eziyet edersin ve biz birlikte acı çekeriz demek, politik bir tahakkümden ibarettir. Travmayı tarihle birlikte ele almanın kaynağı, çalışmalarını arşivdeki boşlukları doldurmak olarak tasavvur eden Toni Morrison ve tarih yazınını ölülere düşkünlük olarak niteleyen Saidiya Hartman olsa gerek. Örneğin Honorée Fanonne Jeffers'ın ve Yaa Gyasi'nin romanlarındaki tarihçi-kahramanları düşünün. Bu romanlarda benim travmam, merdiven basamaklarından biridir – tırman bakalım, başka neler göreceksin? Gyasi'nin kahramanı Marcus, büyük büyükbabasının kiralık bir mahkum olarak Alabama'da geçirdiği zamanı anlatır. Bunu yapabilmek için işe Jim Crow’u da karıştırması gerektiğini fark ettiğindeyse şunu düşünür, ailenin Büyük Göç’teki kaçışını, Kuzey’deki deneyimlerini ve uyuşturucuyla olan savaşı aktarmadan Jim Crow’dan nasıl bahsedebilir? Faulkner'ın "Absalom, Absalom!" adlı kitabındaki havuzlar geliyor gözümün önüne: ince bir göbek kordonuyla birbirine bağlanan ve birbirini besleyen iki havuz. Birine bir taş atılır, suyun yüzeyi dalgalanır ve taşı hiç hissetmeyen öteki havuz, dalgaların ritmine göre hareketlenir.

Peki hangi kordon bizi Woolf’un ağlayan kadınına – deniz kestaneleriyle çevrili kır evinde, üstünde aynı palto sandalye kıyısına ilişen ve tabaktaki yemeği kazıyan ve bir vakitler İngiliz romanının önünde eğildiği kadına – bağlar? Peki deniz kestaneleri üstüne düşünmek niçin bu kadar hoş? Gizemli, ve hatta anlamlı? İşin aslı, bu detaylardan birini bile hanımefendinin geçmişinden sökülüp alınacak tomar tomar korkunç sırla değişmem.  Anlatı açlığından değil, okumak için önem arz eden ayrıntılardan bahsediyorum. Yabancıları izlemekten, onlara dair bir şeyleri bilmekten ve bilmemekten, bir şeyleri bir araya getirmekten duyduğumuz, hani neredeyse bilincimizin ötesinde bizi besleyen bir haz. 

Woolf, başkalarının özel hayatlarını hayal etme dürtüsünü, vagonda ağlayan yaşlı bir kadın gören ve onun iç dünyasını hayal etmeye başlayan romancının sanatı olarak tanımlar. Ama bu aynı zamanda okuyucunun alanıdır. Zira ben de yaşlı kadının tasvirine baktığımda, o paltoyu ekleyenin kendim olduğunu görüyorum. Sahneyi zihnimde canlandırırken kadına, eskiden sahip olduğum, son derece sevimsiz ama yine de çok özlediğim bir paltoyu giydirmişim. Bunu fark edince bir an telaşlandım ama bütün hikâyeler bizim parmak izlerimizle -bizim paltolarımızla- dolu değil mi? Onları birlikte yaratıyoruz. Belki karakterlerin, daha okumaya henüz başlamışken bütün detaylarıyla tahmin ettiğimiz geçmiş yaşamları bu yüzden bize sönük geliyor. Travma kurgularının hikâyeleri tatsızlaştırdığı, çarpıttığı ve semptoma indirgediği karakterlere kendi ahlaki otoritesini dayattığı bir gerçek. Sadeliğin getireceği teselli için en ufak bedel ödemez. Bildiklerimizi hiçe sayar ve bizden her şeyi unutmamızı ister – merak etmenin hazzını, insan acısının henüz tarif edilmemiş derinliklerini, kişiliğin tuhaf yönlerini ve her şeyden önemlisi bir öyküye en iyi biçimde yerleştirilen deniz kestanelerinin çekiciliğini.

(New Yorker’da yayımlanan aslından kısaltılarak çevrilmiştir.)

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

JRR Tolkien ve İkonik Karakterleri Hob..Verlyn Flieger
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Işıl Kızılırmak

18 Haziran 2025

“Bilenler Bilmeyenlere Şöyle Anlatacak..

Petek’in büyüme yolculuğunu, ona hatırlatılan ödevleri Tosuner kaleminden okumak, gencecik itirazlarla soluklanmaktan çok daha fazlası. Petek ile geçtiğimiz aylarda tanıştım, sınırları belirsiz “büyüklere saygı” çerçevesinin yasakladığı ilk ..

Devamı..

Belalı Bir Komşumuz Var

M. Hakkı Yazıcı

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024