Truman Capote ile Yaratma Sanatı Üzerine: "Çalışmak, benim bildiğim tek araç. "

Truman Capote ile Yaratma Sanatı Üzerine: "Çalışmak, benim bildiğim tek araç. "


Twitter'da Paylaş
0

Bir yazarın kendi hikâyesinin doğal formunu mükemmele ulaştırdığını anlamasının yolu şu: okuduktan sonra, hikâyeyi farklı bir şekilde hayal edebiliyor musunuz ya da hikâye hayal gücünüzün sesini kısıyor ve size mutlak ve nihai mi gözüküyor? Portakalın başka bir şey olamaması gibi.

Truman Capote ile yaratma sanatı üzerine gerçekleştirilen ve yeniden ve yeniden okunacak bir söyleşiyi yayınlıyoruz.  Söyleşiyi gerçekleştiren Pati Hill, Capote ile ilk karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

“Truman Capote, Brooklyn Heights’ta sarı geniş bir evde oturuyor. Yakın zamanda restore ettiği bu ev, kendi girişimlerinin zevk ve zarafetinden izler taşıyor. Eve vardığımda kendisini tahtadan yapılma bir aslanı taşıyan, eve yeni gelmiş bir kasanın içinde gururla dikilirken buluyorum. ‘İşte bu!’ diye haykırıyor ve aslanı, talaş ve tıraş parçaları arasından, kasadan çıkarıp yeniden dünyaya getiriyor. ‘Hayatınızda hiç olağanüstü bir şey gördüğünüz oldu mu? Bu, işte öyle bir şey. Bir anda gözüme çarptı. Hemen satın aldım. Şimdi tamamen bana ait.’ ‘Gerçekten büyükmüş’ diyorum. ‘Onu nereye koyacaksınız?’ ‘Nereye mi? Tabii ki şöminenin oraya’ diyor Capote. ‘Şimdi gelin, salona geçelim. Ben de, bu dağınıklığı temizlemesi için birini çağırayım.’ İlk bakışta salonun Viktoryen özellikleri gözünüze çarpıyor. Her yerde, Capote’nin sanat koleksiyonundan en özel parçaları ve kişisel hazinesini görüyorsunuz. Tüm bu cilalanmış tablalar ve bambu kitaplıklardan oluşan düzen ve yerleştirme şekli, cin gibi bir çocuğun ceplerini anımsatıyor. Örneğin; bir köşede Rusya’dan getirdiği altın kaplama bir Paskalya yumurtası duruyor. Başka bir köşede demirden bir köpek heykeli. Dikkatiniz çeken diğer şeylerse Fabergé marka bir ilaç kutusu, birkaç mermer obje, mavi seramikten bir meyve, kâğıt tutacakları, kartpostallar ve eski fotoğraflar. Kısacası, günlük hayatta işinize yarayabilecek her şey. Hepsi sizi bir günlük bir dünya yolculuğuna çıkarıyor. Capote’nin kendisi de bu ilk izlenimlerinize çok iyi oturuyor. Kısa boylu ve sarışın. İnatla gözlerinin üstüne düşen perçemleri var. Gülümsemesi anlık ama sizi aydınlatıyor. Yeni tanıştığı insanlara yaklaşımı, sanki dünden hazırmış gibi. Tüm bunlara rağmen, bu istekliliğin arkasında gizli kalmış bir şeyler dikkatinizden kaçmıyor. Capote’nin gözünü boyayamazsınız. En iyisi hiç denemeyin. Antreden boğuşma sesleri geliyor ve birden Capote beliriyor. Yanında beyaz yüzlü kocaman bir bulldogla. ‘Bunky ile tanış’ diyor. Bunky beni kokluyor ve röportaj için yerimizi alıyoruz.”

Yazmaya ne zaman başladınız?

On-on bir yaşlarında Mobile yakınlarında otururken. Her cumartesi, merkezdeki dişçiyi ziyaret etmem gerekiyordu ve ben de hazır merkeze giderken Mobile Press Register tarafından düzenlenen Sunshine Club’a katıldım. Yazı ve boyama yarışması düzenledikleri bir çocuk sayfası vardı ve her cumartesi öğleden sonra bedava Nehi ve Coca-Cola ikram ettikleri bir parti oluyordu. Kısa öykü yarışmasının ödülü ya bir midilli ya da bir köpekti, hangisiydi unuttum, ama ödülü çok istediğimi hatırlıyorum. Etrafımızda hoş olmayan işlerle uğraşan komşuların farkındaydım. Bu kişileri takma isimlerle gizlediğim “Old Mr. Busybody" ("Yaşlı Bay Meşguladam") adında bir hikâye yazdım ve yarışmaya katıldım. İlk bölümü, gerçek adım Truman Streckfus Persons altında bir pazar günü yayımlandı. Birileri yerel bir skandalı kurgu adı altında yayımladığımı fark etti ve ikinci bölüm asla yayımlanmadı. Doğal olarak ben de hiçbir şey kazanamadım.

Truman CapoteGençlik yıllarında.

O zaman yazar olmak istediğinizden emin miydiniz? Yazar olmak istediğimin farkına varmıştım, ama on beş yaşına kadar, yazar olup olamayacağımdan emin değildim. Daha o zamanlar, haddini bilmez bir şekilde, iyi bildiğimiz üç aylık edebiyat dergilerine hikâyeler göndermeye başlamıştım. Tabii ki, hiçbir yazar kabul edildiğini ilk ânı unutamaz. Ama on yedi yaşında güzel bir günde, birinci, ikinci ve üçüncü kabullerimin hepsi aynı anda sabah postasıyla geldi. Size yemin ederim, heyecandan başı dönmek sadece bir deyimden ibaret değil.

İlk ne yazdınız?

Kısa öyküler. Değişmeyen tutkum hâlâ bu türün cazibesi etrafında dolaşıyor. Ciddi bir şekilde incelediğimde, kısa öykü bana göre en zor ve en çok disiplin gerektiren düzyazı türü olarak geçerliliğini koruyor. Yazı üzerindeki kontrolümün ve tekniğimin tamamını bu tür üzerindeki çalışmalarıma borçluyum.

“Kontrol” derken tam olarak neyi kastediyorsunuz?

Demek istediğim şey, elinizdeki materyal üzerinde biçimsel ve duygusal üstünlüğe sahip olmanız. “Harika” dersiniz ve bir bakmışsınız hikâye yerle bir olmuş. İyi bir hikâye, bir cümlesindeki yanlış ritimden dolayı çöp olabilir. Özellikle bu bozukluk hikâyenin sonlarına doğru karşınıza çıkıyorsa. Ya da bir paragraf hatası yapabilir bunu. Hatta ufacık bir noktalama eksiği. Henry James noktalı virgülün ustasıydı. Hemingway birinci sınıf bir paragraf tanrısı. “Kulağa nasıl geliyor?” sorusunu sorduğunuzda, Virginia Woolf’un asla kötü bir cümle yazmamış olduğunu fark ediyorsunuz. Tüm bu söylediklerimden, anlattıklarımı mükemmel bir şekilde uyguladığım iddiasında bulunmuyorum. Yanlış anlaşılmasın. Sadece deniyorum. O kadar.

Kısa öyküde iyi bir tekniğe nasıl ulaşırız?

Her kısa öykü kendi teknik problemlerini ortaya koyduğundan, açıkça görüldüğü üzere, keskin sınırlar içerisinde bu konuda bir genelleme yapmamız mümkün değil. Hikâyenizi anlatmanın en doğal yolunu bulduğunuzda hikâyenizin en uygun formunu da bulmuş oluyorsunuz. Bir yazarın kendi hikâyesinin doğal formunu mükemmele ulaştırdığını anlamasının yolu şu: okuduktan sonra, hikâyeyi farklı bir şekilde hayal edebiliyor musunuz ya da hikâye hayal gücünüzün sesini kısıyor ve size mutlak ve nihai mi gözüküyor? Portakalın başka bir şey olamaması gibi. Tabiatın portakalı yaratışındaki doğallık gibi.

Tekniğimizi geliştirmek için kullanabileceğimiz araçlar var mı?

Çalışmak, benim bildiğim tek araç. Yazıda da resim ve müzikte olduğu gibi perspektif, ışık ve gölge kuralları var. Bunları doğuştan biliyorsanız, iyi. Eğer öyle değilse, öğrenin. Sonra, bu kuralları kendinize uygun hale getirmek için yeniden düzenleyin. En kural tanımaz yazarımız Joyce bile inanılmaz bir zanaatkârdı. Dubliners’ı yazabildiği için Ulysses’i de yazabildi. Çok fazla yazar kısa öykü yazmayı bir parmak egzersizi olarak görür. Durum böyle olunca, çalıştırdıkları tek şey parmakları oluyor.

Truman Caphote

Erken dönemlerinizde birileri tarafından cesaretlendirildiniz mi? Evetse, kim?

Üzgünüm, şu an farkında olmadan uzun bir destanın kapılarını araladınız. Cevabım sonsuz bir ‘Hayır’ ve birkaç ‘Evet’. Görüyorsunuz, tamamen olmasa da çocukluğum daha çok taşrada ve kültürel düşünce ve tavırlardan yoksun insanların arasında geçti. Uzun vadede, bunun kötü bir şey olmadığını görüyorum. Bu durum, beni akıntıya karşı yüzmek konusunda gereğinden erken bir zamanda güçlendirdi – bazı alanlarda bir turna balığının kaslarına sahiptim, özellikle düşmanlarla başa çıkma konusunda. Bu, arkadaşlarınızın değerini bilmek kadar zor bir zanaat. Fakat geriye baktığımızda, doğal olarak, bahsettiğimiz dönemde, biraz garip bulunuyordum (haklarını vermek lazım) ve aptal (buna bayağı içerliyordum). Yine de, okuldan nefret ettim – okullardan diyelim. Çünkü sürekli okul değiştiriyordum. Okul hayatım boyunca en kolay derslerde bile başarısız oluyordum çünkü çok sıkılıyordum ve okuldan nefret ediyordum. Haftada en az iki kez okulu kırardım ve sürekli evden kaçardım. Bir keresinde sokağın karşısında oturan bir arkadaşımla evden kaçtık – benden yaşça oldukça büyük bir kızla. Daha sonraları ünlü oldu. Yarım düzine insanı öldürmüş, ondan. Sing Sing’de elektrikli sandalyede idam edildi. Hakkında bir kitap bile yazdılar. Yalnız Kalplerin Katili diyorlardı. Neyse, on iki yaşındayken okulun müdürü ailemi aradı. Kendince ve okul yönetimince “normalin altında zekâya” sahip olduğuma karar vermişler. Beni özel bir okula göndermenin daha mantıklı ve insancıl bir hareket olduğunu söylediler. Gerçekte ne düşündüler bilmiyorum ama ailem bu fikre gerçekten alındı ve geri zekalı olmadığımı kanıtlamak için vakit kaybetmeden beni bir psikiyatri kliniğine götürdüler. Amaçları I.Q.’mu ölçtürmekti. Gerçekten eğlenceli olduğunu hatırlıyorum –ve tahmin edin– eve bilim tarafından kanıtlanmış bir dahi olarak döndüm. Bu duruma en çok şaşıran kimdi bilmiyorum. Buna inanmayı reddeden öğretmenlerim mi yoksa buna inanmak istemeyen ailem mi? Sadece normal bir çocuk olduğumun söylenmesini bekliyorlardı. Ha ha! Bana gelirsek, inanılmaz derecede tatmin olmuştum – aynalarda kendime gururla bakıyordum ve aklımdan o anki idolümü geçiriyordum. Flaubert, Maupassant, Mansfield, Proust, Çehov ya da Wolfe olabilir. O zamanki idolüm kimse. Yazmaya korkunç bir ciddilikle başladım – zihnim bütün gece susmuyordu ve birkaç yıl boyunca neredeyse çok az uyuyabilmişimdir. Ta ki viskinin beni rahatlattığını keşfedene kadar. O zaman on beş yaşındaydım ve viski almak için çok gençtim. Ama benden yaşça büyük birkaç arkadaşımın bu konuda oldukça yardımı dokundu ve çok geçmeden bir bavul dolusu içki şişem oldu, konyaktan viskiye kadar. Bu bavulu gardırobumda saklıyordum. İçki seanslarımı genellikle öğleden sonraları gerçekleştiriyordum sonra bir avuç dolusu naneli sakız çiğneyip akşam yemeğine iniyordum. Zamanla davranışlarım ve sessizliğim şaşkınlık sebebi haline geldi. Akrabalarımızdan biri şöyle derdi: “Onu tanımasam, kör kütük sarhoş olduğuna yemin edebilirim.” Tabii ki, bu küçük maceram kısa sürdü. Fark edildim ve kıyamet koptu. Her neyse, bana gerçekten yardımı dokunan ilk insan ilginç bir şekilde bir öğretmen oldu. Lisedeki İngilizce öğretmenim Catherine Wood, bana her konuda yardımcı oldu. Ona her zaman minnettar olacağım. Daha sonraları, yayımlamaya başladığım ilk zamanlar, herkesin ihtiyacı olan desteğin tümü Mademoiselle’in kurgu editörü Margarita Smith, Harper’s Bazaar’dan Mary Louise Aswell ve Random House’tan Robert Linscott’tan geldi. Kariyerinizin başlangıcında karşınıza çıkan bu talihin fazlasını istemeniz için aç gözlü olmanız gerekir.

Truman Capote

En iyi öykülerinizi ya da kitaplarınızı hayatınızın sakin dönemlerinde mi yoksa duygusal stres altında mı kaleme aldınız?

Şimdi sorunca, ara sıra uyku ilacı kullanmamı saymazsak, sanki hiç sakin bir ânım olmamış gibi hissediyorum. Yine de, düşününce, Sicilya’da bir dağın tepesinde çok romantik bir evde iki yıl geçirdim. Sanırım bu döneme sakin diyebiliriz. Tanrı biliyor, gerçekten sessizdi. The Grass Harp’ı orada yazdım. Ama söylemeliyim ki azıcık stres ve yaklaşan son teslim tarihleri bana iyi geliyor.

Çok okur musunuz?

Oldukça fazla. Tabelaları, yemek tariflerini, reklamları, her şeyi. Gazetelere özel bir tutkum var. New York gazetelerinin tamamını her gün okurum, Pazar eklerini de, ve yabancı birkaç dergiyi. Satın almadıklarımı da gazete bayiinde ayakta dikilerek okurum. Haftada ortalama beş kitap bitiririm – orta uzunluktaki bir roman iki saatimi alır. Gerilim romanlarını çok seviyorum. Bir gün ben de yazmak isterim. Birinci kalite kurguyu tercih etsem de son birkaç yılım mektup, günlük ve biyografi okuyarak geçti. Yazarken aynı zamanda okuyor olmak beni rahatsız etmiyor – yani, başka bir yazarın tarzını bir anda kalemimden akarken bulmuyorum. Ama bir zamanlar uzun bir süre James okumuştum. Kendi cümlelerimde inanılmaz uzun bir hale gelmişti.

Sizi en çok etkilemiş yazarlar kimlerdir?

Şu âna dek, benim de fark ettiğim kadarıyla, direkt olarak hangi edebi etkinin altında kaldığımı anlayamadım. Bazı eleştirmenler ilk eserlerim için Faulkner, Welty ve McCullers’a çok şey borçlu olduğumu söylüyor. Olabilir. Üçünün de büyük hayranıyım. Katherine Anne Porter’ın da. Yine de, düşünüyorum da ben ve onlar arasında ortak nokta bulamıyorum, hepimizin güneyli olmasının dışında. 13 ve 16 yaşlar arasındaki dönem Thomas Wolfe hayranı olmak için en uygun zaman olabilir – o zamanlar bana gerçek bir dahi gibi gözükmüştü. Şu an ondan bir satır bile okuyamasam da hâlâ öyle. Öbür gençlik ateşlerim de şöyle: Poe, Dickens ve Stevenson. Hafızamda hepsini çok seviyorum ama şu an okunamaz olduklarını düşünüyorum. Bunlar da asla geçmeyen heveslerim: Flaubert, Turgenyev, Çehov, Jane Austen, James, E. M. Forster, Maupassant, Rilke, Proust, Shaw, Willa Cather. Liste çok uzun. En son James Agee’de karar kıldım. Çok güzel bir yazar. İki yıl önce aramızdan ayrıldı. Büyük kayıp. Bu arada, Agee’nin eserlerinin en çok filmlerden etkilendiğini biliyor muydunuz? Sanıyorum ki çoğu genç yazar, film tekniğinin görsel ve yapısal yanlarından çok fazla şey öğrendi ve uyguladı. Ben dahil.

Truman Capote

Peki, yazı alışkanlıklarınız nelerdir? Masa kullanır mısınız? Elde mi yazarsınız daktiloda mı?

Ben yatay bir yazarım. Yatağımda ya da bir kanepede uzanmıyorsam, elimde sigaram ve kahvem yoksa düşünemem. Hüpleyip püflemem lazım. Akşamüstü yaklaştıkça, kahveden nane çayına, İspanyol şarabından martiniye geçerim. Hayır, daktilo kullanmam. Başlangıçta olmaz. İlk nüshayı hep kurşun kalemle yazarım. Sonra, tamamını gözden geçiririm. Aynı şekilde kurşun kalemle. Kendimi özellikle bir biçimci olarak görüyorum. Biçimci yazarların ününü duymuşsunuzdur. Virgülün yerine, noktalı virgülün ağırlığına takmışlardır. Böyle takıntılar ve bunlar için harcadığım vakit sinirimi bozuyor.

Bir kitaba başlamadan önce kitap kafanızda tamamen düzenlenmiş midir yoksa devam ettikçe açılıp sizi şaşırtır mı?

İkisi de. Hikâye beni oyunlarıyla kandırıyor. Başlangıcı, ortası ve bitişiyle. Hepsi aklımda aynı anda beliriyor. Hepsi aynı anda bir flaş patlatıyor. Ama çalışma sürecinde, yazma sürecinde, sonsuz sürprizlerle karşılaşıyorum. İyi ki. Çünkü sürprizler, ani değişimler, bir anda nereden geldiğini anlamadığınız bir söz, biçilmiş kaftan gibi oturuyor hikâyeye. Bir yazarın devam etmesini sağlayan işte bunlardır. Bir kez, hikâyeler için taslak oluşturduğum bir defter tutuyordum. Bunun, bir şekilde, hayal gücümdeki fikirleri öldürdüğünü fark ettim. Fikir yeterince iyiyse, gerçekten size aitse, onu asla unutmazsınız – yazılana dek yakanızı bırakmaz.

Truman Capote

Eserlerinizin ne kadarı otobiyografik özellik taşıyor?

Çok çok azı. Gerçekten. Çok azı gerçek olay ve kişilerden ilham alıyor. Yine de bir yazarın kaleme aldığı her şey öyle ya da böyle otobiyografik oluyor. The Grass Harp yazdığım tek gerçek olay ve herkes tamamını benim uydurduğumu düşündü. Other Voices, Other Rooms’u otobiyografik sanıyorlar.

Son olarak, uğraşlarınızın sırasıyla “muhabbet, okuma, seyahat ve yazı” olduğunu söylemiştiniz. Gerçekten böyle mi?

Sanırım. En azından, muhabbetin benim için her zaman ilk sırada olduğunu biliyorum. Dinlemeyi seviyorum, konuşmayı da. Konuşmayı çok sevdiğimi fark etmediniz mi?

Konuşan: Pati Hill

Paris Review, İlkbahar-Yaz 1957

Çeviren: Müge Gedik


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR