Tuhaf Şeyler Oluyor

Tuhaf Şeyler Oluyor


Twitter'da Paylaş
0

[button]Melike Uzun[/button] Vahşet arttıkça, felaketler üstümüze geldikçe bunları anlatmak daha da zorlaşıyor. Son zamanlarda tuhaf değil, korkunç şeyler olduğu hissindeyiz.  İnternet yoluyla edindiğimiz bu müthiş, hızlı iletişim üzerimize bir kâbus gibi çöktü. Ölüm haberleri alıyoruz. Sokakta, fırında öldürülen çocuklar, çalışırken ölen işçiler…  Dilim varmıyor söylemeye, bombayla paramparça edilenler… Şairlerin, yazarların ölüm haberleri… Zaman zaman bunları kurmacaya taşımak istiyoruz, ama yaşamın ağırlığı baskın geliyor ve böyle bir işe yeltenmiyoruz. Aylak Kitap’tan çıkan Tuhaf Şeyler Oluyor bana şunu düşündürdü:  Korkunçluk  dayanılmaz bir hal aldığında onu gözümüzde gizemli, anlaşılmaz bir tuhaflığa büründürebiliriz. Ölümle hesaplaşmanın, onu hafifletmenin ve yazıya taşımanın yollarından biri de bu olabilir. Dayanılmaz olanı gizemin sisli görüntüsüne sararak anlatmak. Ölüm, hele ki genç ölümler, öldürmeler yaşamın canlılığının ortasında tuhafla korkunç arasındaki bir sarkacın salınım anlarından birinde gerçekleşir zaten. Kelly Link’in Tuhaf Şeyler Oluyor’undaki öyküler bu salınım anlarından söz ediyor işte.  Tuhaf Şeyler Oluyor yaşamın yorucu ama sevinçli anlarının içinde fark edemediğimiz, üzerinde durup düşünmediğimiz kederleri arasından tuhaf bir şekilde çıkıp gelen “an”lar ve ölüm üzerine kurulu. İlk öykü, kitabın en etkileyicilerinden. Dünya dediğimiz yer, her an bir açgözlülüğe, tüketime dönüşebilecek arzu,  kalbi olanların bundan zaman zaman duyduğu suçluluk, çelişkili isteklerden müteşekkil. İlk öykü “Karanfil, Zambak, Zambak, Gül”de  çelişkiler, doymazlıklar yumağından öte tarafta da kurtulamayan bir kahramanın aklından geçenleri okuruz.  Öte taraftan bu dünyaya yazılan mektuplar. Ölü bir adamın mektupları ve karısının adını bir türlü hatırlamayışı. Öykünün sonunda anladığımız kadarıyla kahraman ölüme kendisiyle, ilişkileriyle ilgili meseleleri halledemeden yakalanmıştır. Karmaşa, belirsizlik, baskılanamayan libido, pişmanlık öte tarafta da devam etmektedir. Kahramanın, kanser olduğu için farklı görünen okul arkadaşına gaddarca davranması, sevgilisiyle seviştikten sonra annenin memelerinden gözlerini alamaması, karısını sevdiğini söylese de başkalarıyla yatması… Şu paragraf Oidipus kompleksinin yakamızı ölümden sonra da bırakmayacağına dair bir kanıt olarak yazılmış gibidir: “Birine aradan çok uzun zaman geçmeden âşık olacak, gerçekten, yürekten, sonzuza dek sürecek türde âşık olacak bir adam olduğumu fark etmiş, zaten bildiğim şeyi anlamıştım ama bu orta yaşlı kadının memeleri dikkatimi çekmişti. Annenin memeleri.” Ölü kahraman, kupkuru bir yerde çırılçıplak mastürbasyon yaparken bunları düşünür. Yazar bir yandan  sakince, bir yandan da gözümüzün içine muzur bir ışıltıyla bakarak dünyada halledilmemiş meselelerin ölünce peşimizden geleceği duygusunu yaratır. Öykülerdeki tematik bağ dışında gönderme ve anımsatmalar da yer alıyor. “Uzman Şapka” öyküsünde, birinci öyküdeki ölünün belleksizliğine, unutmuşluğuna vurgu yapılıyor: “Ölüysen her şey çok daha kolaydır. … İstemediğin hiçbir şeyi yapman gerekmez. İsmin olmasına gerek yoktur. Hatırlamana gerek yoktur.”  “Uzman Şapka”, ölüler diyarına götürülen iki çocuğun öyküsü. “Uçuş Dersleri” adlı hikâyede  de aynı temaya rastlarız. Yazar, kahramanın öte dünyaya geçtiğini belli belirsiz sezdirir: “Ardına bakmadı, bilinen dünyanın kıyısından atladı.”  “Kaybolma Numarası”, gizemli bir kayboluş, gidiş, terk ediş anlatısı. Gitme eylemi nereye varır, belirsiz bırakılmış. “Louise’nin Hayaleti”, ölüm ve yalnızlığı kabullenememe üzerine. Bu hikâyedeki Anna, “Kaybolma Numarası”ndaki kaybolan kızı hatırlatıyor. Yeşil imgesinin kullanımından anlıyoruz bunu. “Louise’nin Hayaleti”nde olduğu gibi son hikâye “Kız Dedektif” de kişinin kendini sonsuzca tekrar edebileceği üzerine kurulu. Öykünün girişine italikle şu not düşülmüş: “Kız dedektif aynadaki yansımasına baktı. Bu başka bir kızdı. Bu, çiklet çiğneyebilecek türde bir kızdı.” Annesini kaybeden Kız Dedektif kendini çoğaltır, aynı bir çocuk isteyen Louise’nin kendinden bir tane  daha yaratması gibi.  Kız dedektif bu çoğulluğuyla, neşeyi hüzne katarak değişik mekânlarda dolaşır. Belki de annesi ilk öyküde mektup yazılan, ismini bir türlü öğrenemediğimiz o kadındır. Çünkü sonuncu öykü olan “Kız Dedektif”te üçüncü kez karısının adını hatırlamayan adam figürüyle karşılaşırız. Belki dedektifin mutsuzluğu bir türlü isim konmamış annenin “yok” hükmündeki varlığından kaynaklanır ve Kız Dedektif bu yüzden hiç bulamayacağı bir imgenin peşindedir.  “Kara Köpeğin Sırtındaki Su” öyküsünde de bir türlü hesaplaşılamayan, sevgiliye varlığından söz edilmeyen bir annenin kızının hayatı üzerindeki etkisinden söz edilir. Bu etkiye bir takma bacak eşlik eder. Kelly Link öykülerini, dünya lanetli bir yerse ölüm de lanetlidir, der gibi kurmuş. Açık ve berrak yaşamayı beceremiyorsak ölüm kolay olmayacaktır. Başı boş dolaşan bir ölüm fikriyle değil de anne kız, karı koca ilişkilerindeki tekinsizliğin kıyısında bir tuhaflık olarak beliren ölüm fikrinden söz edebiliriz bu kitap için. Şunu da düşünmeden edemiyorum, felaketlerden uzak bir bölgede yaşayan Kelly Link, yanı başında bombalarla parçalanan insanlar olsaydı onların ölüm ve yaşam hikâyelerini nasıl yazardı? Tekinsizlik ve tuhaflığı anlatmaya meyleden kalemi ona kolaylık sağlar mıydı? Vahşet arttıkça, felaketler üstümüze geldikçe bunları anlatmak daha da zorlaşıyor. Gerçeküstünün gerçekle birleştiği sınırlarda gezinen Tuhaf Şeyler Oluyor üslubuyla kurulan yapıtlar bir nebze de olsa bu zorluğu aşmanın olanaklarına işaret ediyor. Tuhaf Şeyler Oluyor, Kelly Link, Çeviren: Seda Çingay, Aylak Kitap, Ekim 2015

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR