Türk Edebiyatının Büyük Romanları
4 Ocak 2020 Edebiyat Roman

Türk Edebiyatının Büyük Romanları


Twitter'da Paylaş
1

Latin Amerikalı genç yazarların büyük romanlarını ithal edeceğiz. Kendi büyük yazar adaylarımız da, küçük küçük yazıp büyük büyük kazanmayı öğrenecek bu devrin kuşağından…

Türk edebiyatı hakkında düşünmek, içinden sayısız soru çıkan bir merak matruşkasının kapağını açmaya benzer: Edebiyatımızın varlığı yüz yılı çeyrek geçse ve kaçınılmaz olarak Batı formunu taklit ederek başlasa da, 1930'lardan sonra kendi tadını bulan mayalanışıyla diğer edebiyatlardan ayrıştı. Hatta zaman zaman bireysel başarılarıyla İngiliz, Amerikan, Fransız ve bir boşboğaz ideali olabilir ama Rus edebiyatını dahi geride bıraktı. Bu gerçek rakiplerince pek dile getirilmek istenmese ve içeride de aşağılık duygusu biraz da mütevazılıkla çok konuşulmasa bile, Türk edebiyatı ürettiği büyük romanlarla bence dünya edebiyatının ilk 250 eserine en çok damga vuran ülkelerden biri sayılır. Ne var ki büyük roman, 1990’lardan beridir edebiyatımızda yok. Adeta Anadolu’da nesli tükenen hayvan türlerinden biri gibi sırra kadem bastı. Peki, bu yok oluşun ya da gizlenişin sebebi ne? Eğer bunun üzerinde düşünen bir okur ve yazar değilsen, o zaman sana popüler okumalarda başarılar. Ya tersi olursa ve bu işe kafa yorarsan; o zaman büyük roman Türk edebiyatında nasıl yazılır, ne zaman yazıldı ve bugün neden yazılamıyor ya da yayınlanamıyor sorularına yanıt arayalım birlikte:

halide edip adıvar

Halide Edip Vakası

Edebiyatımızın dil devriminin de yapıldığı 1930’dan sonra geliştiğini öne sürerken 1860’lı yıllardan sonrasından itibaren 70 yıllık geniş parantezi çizmek için haklı gerekçelerimiz var. O dönemde büyük roman olmadığını anlatmanın edebiyatımızın kuruluşunun telaşına vermek gibi gerekçeleri olsa da, o zaman çizelgesinde yer alan Halide Edip Adıvar metinlerinden söz etmek gerek: Halide Edip’in dünya yolculuğu, Osmanlı’nın yıkılışı Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Kurtuluş Savaşı’nın düzenleyicisi ve destekleyicisi olarak Cumhuriyet’in kuruluş dönemine denk geldi. O yıllardaki edebiyat, kaçınılmaz olarak tıpkı Tolstoy’un insanları Tanrı’nın varlığına inandırmaya dönük ‘bir şeyi gösterme çabası’ ile yapılmış edebiyat akımına ait. Edebiyatımızda bir şeyi gösterme çabası ile yazın, ne o zaman ne de günümüzde başarıya ulaşan uğraşa dönüşmedi. Halide Edip’in de vatan müdafaası sırasında bunu düşünecek hali de yoktu. O sebeple yazarın da en iyi metni olan Ateşten Gömlek’ini saymıyor değilim. Yine de bu metin, büyük roman ile roman Araf’ında kalır benim için.

Aynı zamanda Halit Ziya Uşaklıgil’i de roman kurabilme kalitesini yadsımak mümkün değil. Fakat Uşaklıgil edebiyatında romantizmin etkisi toplumcu unsurlarını öylesine boğar ki, edebiyatımıza Batı formu anlatısını getirebilme başarısının dışında bu yazının konusu niteliğini sayı hanesine yazamıyorum. Uşaklıgil’in özellikle Aşk-ı Memnu’da o dönemin toplumsal özellikleri; aile ve aldatma ifadelerine bakış açısı düşünülecek olursa yenge-yeğen yasak aşkını cesurca anlatması, toplumun damarlarına çok temkinli de olsa inen metinler arasında yer aldığı gerçeğini de değiştirmiyor. Ve büyük roman olamıyor.

sait faik

Babamız Sait Faik

Biz bugün modern ve büyük romanların olduğu bir Türk edebiyatından söz ediyorsak, bunun kurucu babası olarak pekâlâ Sait Faik Abasıyanık olarak kayda geçer. Peki, bu nasıl bir çelişki doğuruyor? Büyük romandan söz ederken, ilk örnek olarak bir hikâyeciyi mi örnek vereceğim? Tam da öyle… Çünkü bir roman yaratabilmek için önce, bir dil ve anlatı biçimi gerekir. Sait Faik de, edebiyatımıza tam olarak bunu kazandırdı. Abasıyanık’ın edebiyat biçimlerine getirdiği yeni formun, kısa anlatı ve basit ifade biçiminin yanında metinlere derin anlam verme çabasının Türk edebiyatını değiştirmesindeki payı çok büyük: Sait Faik'in hikayeleri sadece 1930-50 yıllarının nostaljik İstanbul romantizminden ibaret değil. Onun öykülerinde Galata Köprüsü'nün yapacak başka iş olmadığından hırsızlık eden balıkçıları, İstanbul'un deri atölyelerinde elleri parçalanarak çalıştırılan çocukları ve kalıtsal güzellikleri nedeniyle şehrin gece hayatının mezesi olarak bakılan Rum kadınlarının dramları var. Bu özellikleriyle de Abasıyanık hikâyeleri edebiyatımızı isim babası olduğum ifadeyle ‘Sadeliğin İhtişamı’ formuna kavuşturmakla kalmadı. Aynı zamanda edebiyatın o dönemin okuma yazma bilen azınlığına değil, toplumun şekillenmesinde az çok payı olan ve Türkiye'de yaşayan hemen herkese yazılmasını da sağladı. Artık Sait Faik’in çağdaşları ve ondan sonra yazanların sırtında tüm Türkiye için yazmak gibi bir sorumluluk oluştu. Sait’ten söz ederken, yazılmasının üzerinden 70 yıldan fazla geçmesine karşın hâlâ başarısına yaklaşılamamış modern ötesi "Hişt Hişt" öyküsüne de kuvvetli bir alkış yollamamak da telafisiz hatalar listesinde yer alır.

sabahattin ali

Sabahattin Ali Gibi

Türk edebiyatının gelişmesini ele alırken, Sabahattin Ali'den de söz etmek gerekir, ama lafı fazla uzatmadan: Kürk Mantolu Madonna her ne kadar aşk romanı olarak nitelendirilse de, romanın başlangıç bölümünde Kurtuluş Savaşı'nı yeni vermiş ve Cumhuriyet'i az önce kurmuş Türkiye'de, torpil bulamayanların Ankara'da herhangi bir memuriyete giremeyişlerinin anlatısı, o döneme ilişkin edebiyatımızdaki belki de tek eleştiri olarak kayıtlara geçti. O dönemin siyasi iklimi nedeniyle Sabahattin Ali’nin bu bölümleri uzatmasının ve romanını bir büyük roman yapmasının imkanı yoktu. Çünkü Sabahattin Ali uzun yıllarını hükümete hakaret suçlamalarıyla hapiste ve sürgünde geçirmişti. Unutmayın ki baskılar büyük romanların hamurunu mayalar, fakat ancak toz duman dindiği vakit bu tür romanlar yazılabilir. Sabahattin Ali yaşarken ve her daim takip edilip, tıpkı ‘İstek’ adlı şiirindeki gibi başından ezilerek öldürülme gerçeğine yaklaşırken, büyük roman yazamazdı. Yazamadı da…

reşat nuri güntekin roman

Güntekin'i Iskalamak

Yine edebiyattaki bu toplumun tümüne yazabilme arzusunun varlığı bugün dizi reytinglerinin mazisinde kalan fakat okunması çok önemli yazarlar listesinde daima yer alan Reşat Nuri Güntekin'de var. Sadeliğin ustasının Değirmen adlı romanı Anadolu’nun nasıl idare edildiğinin en nitelikli anlatılarından biri. Ve bir büyük roman olmanın kıyısından dönen yapıt. Bugün okunması gereken romanlar ve yazarlar listesinde maalesef yer verilmeyen Reşat Nuri Güntekin, tam da bu listeleri hazırlayanların edebiyattan nasıl bihaber olduklarının kanıtı sayılır. Güntekin edebiyatı, gerçekte yazmak isteyenlerin en çok beslenmeleri gereken kaynakların başında geliyor tabi moda akımlarla ıskalanmazsa.

yaşar kemal

İnce Memed Geliyor

1950’lere gelmemize karşın hâlâ Türk edebiyatında büyük roman sıfatını vereceğimiz ve dünyanın en iyi 250 romanı listesini sarsacak metinlere rastlayamadık. Yoksa bu işte bir yanlışlık mı var? Aksine, büyük roman oluşturmak için yazarın dehası ve çilesi kadar (büyük roman için berbat bir hayat yaşamak şarttır) bir edebiyatın besleneceği ve köklerini salacağı uygun bir dili ve cesur metinleri de olmalı. Türk edebiyatında da toprak artık büyük roman ağacında meyve verecek şartları hazırladığında ve iklim oluştuğunda karşımıza Yaşar Kemal’in İnce Memed’i çıktı. 625 yıl boyunca mutlak monarşi ile yönetilmiş Türkiye’de yönetimin halk eli ile köylerde bile muhtarlıkla sayesinde Cumhuriyet idaresine geçmesi hedeflenirken, Yaşar Kemal, Çukuorva’da pamuk denilen beyaz altın rantı için köylerin nasıl muhtar denilen seçilmiş sultanlarca parsellendiğini anlatır. Tabi bu muhtarlar güçlerini seçimle iş başına gelen hükümetten değil de, Osmanlı feodal düzeninin bir milimetre bile kıpırdamadığı toprak ağalarından alır. İnce Memed de, tam olarak Sait Faik dilinden beslenen, Sabahattin Ali cesaretinden güç alan, Halit Ziya’nın roman kurma beceresinden beslenen Yaşar Kemal’in Türk edebiyatına kazandırdığı ilk büyük romandır. Halkın, yasaların ona tanıdığı eşit vatandaşlık haklarını öyle kitapta yazdığı gibi kullanamadığı, ağa ve muhtar zulmü altında inlediği, Anadolu’nun yoksulluk içinde parçalandığını anlatan roman İnce Memed’in silah alıp düzeni değiştirmeye dönük çabasıyla her ne kadar Yaşar Kemal’in ait olduğu komünizm ideallerinin parçası gibi algılatılmak istese de, hikâyenin kendisi Trabzon’un da, İzmir’in de Edirne ve Van’ın da ortak toplumsal değerlerini taşıyor. Hele ki bu çabayı ayakta tutan roman mimarisinin, dünya edebiyatının şahit olduğu en nitelikli doğa betimleme resitaline dönüşmesi de ayrıca bir makale konusu.

fakir baykurt

Köyün Yükselişi

İnce Memed kadar ihtişamlı yazılmamış olsa da, Fakir Baykurt’un Kaplumbağalar romanı da, yine o dönem çok revaçta olan Türkiye köy romancılığının örneklerinden biri olarak kayda geçmekle kalmıyor, şarap için üzüm fidesi peşindeki Anadolu köylüsünün bunu engellemekle kendini mükellef hisseden devletle olan çatışmasını büyük roman sınıfına girerek anlatıyor. Yine Necati Cumalı’nın aynı isimli çok nitelikli bir Yeşilçam klasiği olan Metin Erksan filmine de hayat veren Susuz Yaz romanı, yine köy edebiyatı yine Türkiye’nin tümünü ilgilendiren yapısı ile bir başka büyük romanımız.

ahket hamdi tanpınar

Tanpınar Yok

Bu metinler yazılırken boş durmayan Yaşar Kemal, hem Yer Demir Gök Bakır, Demirciler Çarşısı Cinayeti ve Deniz Küstü ile büyük roman yazmaya devam etti. Yazıyı bu noktasına kadar ara vermeden okuyanlar ‘Ahmet Hamdi Tanpınar’ı atladı’ diyecekler ve kısmen haklı olacaklar. Yazarın aklına burada gelip de, metne ekleme yapma çabası olmadığını dile getireyim. Tanpınar’ın büyük roman sınıfına girebilecek tek metni Huzur olarak ön plana çıksa da, tıpkı Uşaklıgil’deki gibi, bu büyük ustamız da İkinci Dünya Savaşı’nın yoksul, kimsesiz ve çaresiz Türkiye’sini aşk hikâesinin hamuru değil de fonu olarak kullandığı için büyük roman sınıfına sokamıyoruz. Ama okurlardan ‘Kemallerden söz ederken hem Orhan Kemal’i hem de Kemal Tahir’i atladın, buna ne demeli’ diyen varsa: Orhan Kemal’in yazı kalitesine ve büyük roman yazabilme potansiyeline diyecek yok, ama bu yazmazsa maddi olarak yaşayamayacak ustamız öyle ardı sıra romanlar ve senaryolar yazdı ki, Türk edebiyatına en çok klasik kazandıranlar listesinde ilk üçte yer alsa da Bereketli Topraklar Üzerinde de, Murtaza da büyük roman sınıfına girmeyi ıska geçer. Kemal Tahir’de ise Esir Şehrin İnsanları ve Devlet Ana, Halide Edip Adıvar’ın çabası ile yazıldığından ötürü bence liste dışı kalır bence aynı kaderi teknik özellikleriyle Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ve Kiralık Konak’ı da paylaşır.

yusuf atılgan

Vay Zübük Vay

Edebiyatımızın büyük romanlarından söz edeceksek Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde bir gece konaklamalıyız. Zebercet üzerinden Anayurt Oteli ve taşralı misafirlerinin anlatısı Türk edebiyatında psikolojinin büyük romana dahil oluşunun vesikasıdır. Zaten o saatten sonra edebiyatımızda psikolojik unsuru olmayan ve köyde geçen büyük romanlar yazılmadı. Öte yandan Aziz Nesin’in Zübük romanı da nedense bugün çok unutulan fakat her zaman hatırlanmayı hak eden bir büyük roman. Kaldı ki Aziz Nesin bu romanda Hollywood filmlerinin bel kemiğini oluşturan flash-back’i değil Türk, dünya edebiyatına kazandıran, bu tekniğin yanında birinci kişi anlatısını en doğru ve modern şekilde sunan teknik özellikleri hayata geçirdi.

adalet ağaoğlu

"İntihar etmeyeceksek..."

Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi, hem birinci kişi anlatısını Aziz Nesin’den daha ileri noktaya taşıdığı hem de sihirli giriş cümlesini Türk edebiyatında en nitelikli şekilde uyguladığı için bir üçlemenin devam eseri olmasına karşın büyük romandır. Ve Bir Düğün Gecesi okunmadan Türk edebiyatını da toplumunun değişimini de anlama iddiası her zaman eksik kalır. Listeye alınmayan diğer romanlara haksızlık sayılabilir fakat aşk gibi insanın en insan olduğu duyguyu anlatması bakımından bana kalırsa Vedat Türkali’nin Bir Gün Tekbaşına’sı da büyük romanlar arasında bulunuyor. Romanı sadece Günsel karakterini tanımak için okumak bile bir gerekçe sayılır.

Pamuk ve Tekin

Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları romanının büyük roman sınıfına girdiğini ve Türk edebiyatına aile tarihini ülke tarihi üzerinden anlatma formunu kazandırdığını dile getirirken, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm’ünün de köyden kente göç hikâyesinin kurgusal ve teknik olarak en modern halini bir büyük roman formu ile oluşturduğunu saymak şart.

Okurun Payı Büyük

1930-1990 arası büyük romanlar eksik bir listeyle de olsa karşımızda. Peki son 30 yılda Türk edebiyatına ne oldu ki, büyük roman ve büyük romancı listesi boş kaldı? İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, Barış Bıçakçı, Faruk Duman, Ayfer Tunç, Ahmet Ümit, Zülfü Livaneli, Oya Baydar, Ayşe Kulin süreçte hangi büyük romanları yazdı? Evet, bu isimler çok nitelikli ve modern yapıtlara imza attı, yurt dışından önemli ödüller aldı, alıyor fakat Türk edebiyatında 30 yılda bir gelen büyük yazar ve büyük eser neden süre aşımına uğradı? Bunda ‘En iyi romanları okumak istiyorum, başka metinlerle karşılaşmaktan nefret ediyorum’ diyen okurun payı hiç mi yok? Hem onun payı var, hem bu devrin edebiyatının kendi edebiyat tarihine metinler arasılık yapmak gibi bir kaygısının ve o edebiyat bayrağının temsilcisi olduğunu yadsımasının payı büyük. Herkes değişen insanın yalnızlığının peşinde, kimse ikonsal romanların yeniden ele alınabileceği ile ilgilenmiyor. Adeta geçmiş ile bağ kurmak, edebiyatın en büyük günahlarından biri. Yeni Batı ne yapıyorsa, o yoldan gitmek dayatılıyor herkese… Dahası edebiyat bir sektöre ve hem geçmişte hem de bugün artan bir hızla okurun taleplerini yerine getirme hizmetine dönüştü. ‘Okur bunu ister’ denerek edebiyat her anlamda popülerleşiyor ya da roman yazmak popüler bir uğraş olmanın ötesine geçip, dil oyunlarına indirgeniyor. Sonuç mu: Türkiye’de yayıncılar, ülkelerinde bile üretilmeyen kitap kâğıtlarının uğradığı zamlarla başa çıkıp, editör, bina kirası ve başka giderlerle baş ederek ayakta kalmaya çalışırken, onlara yaşam suyu verecek metinleri ve yazarları arzuluyor. Yazarlar da Forbes listesinin en çok kazananları arasında yer almak için, değişen toplumu yakalayacak yani genç kuşağa seslenecek büyük olmaktan çok popüler metinler peşinde. O yüzden hızlı unuttuğumuz tarih aşk soslu hikayelere batırılıp anlatılıyor. Ya da roman sadece güzel sözcükler yazmaktan ibaret bir dil oyunu sanılıyor. Bugün büyük roman olmayışının temel sebebi; okurun böyle bir metinle uğraşacak zihinsel gücü kendinde bulamadığına inanması, yazarın okurun bu fikrine katılması, yayıncıların ise yeni ve nitelikli yazarları keşfetmek gibi bir kaygısının olmamasından kaynaklı. Sonuç mu: Latin Amerikalı genç yazarların büyük romanlarını ithal edeceğiz. Kendi büyük yazar adaylarımız da, küçük küçük yazıp büyük büyük kazanmayı öğrenecek bu devrin kuşağından…


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


DİLEK KARAASLAN
Cok anlasilir, harika bir degerlendirme, umarim okuyani cok olur.
3:52 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR