Üç Kırk Beş Vapuru
6 Mart 2019 Öykü

Üç Kırk Beş Vapuru


Twitter'da Paylaş
0

Beşiktaş bugün daha güzel… İskelede bizi Kadıköy’e götürecek vapuru bekliyorum. Vapurun kalkmasına yirmi dakikadan fazla var. Sevgilim en sevdiği derginin son sayısını almak için yolun karşısındaki büfeye gitti. Alt geçidin hemen ayağındaki… Yanımdan ayrılalı beş dakika oldu olmadı. Alt geçidin tepesine doğru büyüyen kalabalık, küçülen insan siluetleri arasında o da giderek küçülerek kayboldu. Kaybolana kadar gözlerimle takip ettim onu. Artık yalnızım. Çok sürmez, büfeye varmak üzeredir. Parayı cebinden çıkarması, para bozuk değilse para üstü beklemesi, kendisinden önce birileri varsa onların sıralarını savması, dönmesi derken en kötü ihtimal ile yedi, sekiz dakika daha yalnızım. Hava pırıl pırıl, gök boncuk mavisi… Şekillerini bir şeylere benzetmene yetmeyecek bulutlar yavaşça boğaza doğru kayarak gidiyor. İskelenin önü yavaştan kalabalıklaşıyor. Hemen yanı başıma saçı gelişigüzel örtülmüş, basmadan eteğini göğüs altına kadar çekmiş, esmer, asık suratlı bir çingene kadın gelip, plastik çiçeklerden örülmüş taçlarla kaplı sunta sopasını iskelenin korkuluklarına yaslayıp dalgın ve yorgun denize bakıp kalıyor. Gözlerim kafasındaki yağlı örtünün üzerinde eğri durmuş çiçekten taca takılıp kalıyor. Elimi uzatıp düzeltmemek için kendimi zor tutuyorum. Sonra baktığı yöne doğru istemsizce bakıyorum. İyice suyu çekip, saydamlaşmış peçeteler gibi dalgalanıyor suda birkaç denizanası. İskeledeki yosunların arasında güneşten solmuş şişeler, suyun yüzeyinde yüzen birkaç izmarit. Hayıflanıyorum. Sevgilimin gözden kaybolduğu yöne doğru merakla bakıyorum. Gözlerimle suratlarda geziniyorum, bazıları ile göz göze geliyoruz. Saatime bakıyorum sonra, Gelmek üzeredir deyip çantamı karıştırıyorum. Ah, sigaram bitmiş! Keşke sigara da al deseydim. Neyse, vapurda sigara içmek yasak zaten. Çiçekçi kadının çiçekten taç satası yok belli. Ayaküstü sohbet edenler, el ele tutuşan sevgililer, bir köşede telefonda gülümseyerek konuşan bir genç. Hay Allah, nerede kaldı bu? Vapur görünüyor, netleşiyor iyice. Yaklaştıkça adını rahatça okuyabiliyorum. Barış Manço.  Şu vapurların üzerinde adları yazmasa hepsi de birbirinin aynısı! Sevgilim yanımda olsaydı bunu sesli söyleyebilirdim. Bir tornistan, birkaç tuhaf, atik manevra… Vapur duruyor. İki görevli ezbere hareketlerle bağlıyorlar halatları. Sabırsız birkaç insan görevlileri beklemeden atlıyorlar kıyıya. Kimisi onları ayıplayan gözlerle izliyorlar, sabırla bekledikleri için gururlu bakışlar atıyorlar etrafa. Yolcular iner inmez açılacak kapılar. Saatime tekrar bakıyorum, nerede kaldı bu adam? Üstümü başımı düzeltip, toparlanıyorum. İskeleden fazla uzaklaşmadan büfenin olduğu tarafa doğru yürüyorum. Hala görünürde yok. Telefonumu da evde unutacak zamanı buldum! İçimi tuhaf bir telaş kaplıyor. Yetişemeyecek herhalde. Diğer vapur yarım saat sonra. Bunu kaçırırsam asla yetişemem iş görüşmesine. Hadi ama gel artık.  Tuhaf görünmemeye çalışarak ellerim ceplerimde sağa sola yürüyorum. Saatime bakma sıklığım artıyor. Dışarıdan beni izleyen varsa birini beklediğimi anlaması güç olmaz. Kapılar açılalı birkaç dakika oldu. Yoğun kalabalıktan eser kalmadı. Vapurun en güzel yerlerini kaptırdık. Bekleme salonu bomboş, o tarafa geçip mi beklesem diye aklım gidip geliyor. Bir sonraki vapuru bekleyemeyeceğime göre en iyisi iç tarafa geçmek. Benim bulunduğum yerde neredeyse kimse yok artık. Çiçekçi kadın da gitmiş. Vapura mı bindi ki? Sinirlenmeye başlıyorum. Bencil diyorum. Kesin bulamadı dergiyi, bulamadı başka yere gitti. Yetişemeyecek. Jetonu deliğe atıp, çıkan tuhaf sesi duyunca salona geçiyorum. Baktığım yönde artık sadece vapura kıl payı yetişmek için koşturup duran birkaç kişiden başka kimse yok. Bu salonu hep sevmişimdir. Özellikle boşken. Ahşap bir iki oturak, duvarlarda birkaç yazı, kocaman direkler. Şimdi şurada halatları toplamak üzere olan adama gidip, Ben aslında sevgilimi bekliyorum ama gelmedi, diye anlatsam düşünür mü acab belki seni terk etmiştir diye. Gidip öyle desem, biraz eğlensem mi? Azıcık telaşlı telaşlı anlatsam, adam içinden vah vah dese bana. Sonra vapurda Galata’yı izleyip çayımı içerken keyiflensem. Delireceğim, bir dergi için! İnince alsak olmazdı sanki! Yok, gerçekten bencil, çok sıkıldım artık bu huyundan. Ne zamandır bekliyorum bu iş görüşmesini ben! Büyük kavga çıkacak! Bir şey mi oldu yoksa? Telefonunu unutacak zamanı buldun sen de! Bekleme salonunun kapısındaki dijital saate bakıyorum. Kadıköy, 15:45. Saat, 15:44. Parmak uçlarımla yükseliyorum, boynumu iyice uzatıyorum. Gözlerimi kocaman yapıp, sonra kısıp bana doğru koşan biri var mı diye son bir kez bakınıyorum. Gördüğüm anda önce çabuk diye bağırıp, o aptal jetonu atar atmaz basacağım azarı! Kadıköy’e kadar da konuşursam ne olsun! Hayret, bir şey mi geldi ki başına? Telefonum olsaydı keşke. Bir an, kısacık bir an şüpheye de düşmüyor değilim. Sevgilimle geldim değil mi ben buraya? Her insan böyle ara ara deliriyor mu ne? Görevliler aynı ezbere hareketlerle halatları topluyorlar. Barış Manço vapuru Beşiktaş’tan uzaklaşıyor ağır ağır. Koca vapuru nasıl bisikletmiş gibi bir öyle bir böyle çevirebiliyor bu kaptanlar sahi? Takdir edilecek iş, ben hala arabayı park etmeyi beceremiyorum. Hava da mis, denizanaları denizin yüzeyinde gölgeler oluşturmuş, büyüyüp küçülüyorlar gibi. Kestiremiyorum. Acaba hareket mi ediyorlar yoksa bana mı öyle geliyor. Gözlerimi son kez iskeleye çeviriyorum, belki yetişti de o da ben bindim mi diye arkamdan bakıyordur, diye yokluyorum ama yok! Karşıya geçer geçmez bir telefon bulup haber veririm, telefonumu da iyi ki unutmuşum. Kapatırım suratına, gebersin merakından! Görüşme iyi geçerse annemi arar haber veririm yine bir telefon bulup. Hakan’ın yetişemediğini de söylerim. “Kızım Hakan kim,” diye sorarmış bir de! “Senin sevgilin yok ki.” Ne gülerim öyle dese. Telefonumu da unutacak zamanı buldum! Galata ne güzel görünüyor. Hezârfen nasıl uçtu ki buradan? Hakan’a söyleyeyim de bir gün çıkalım Galata’ya, bahar da geldi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR