Üçüncü Yol Üzerine Görüşler
20 Ocak 2019 Edebiyat Şehir

Üçüncü Yol Üzerine Görüşler


Twitter'da Paylaş
0

Şimdi “Çağdaş Türk şiirinin bir kanonu var mıdır?” sorusuna net bir yanıt vereceğim. Entelektüel muhitten, okur yazarlardan ümidi kesmiş bir şekilde yapacağım bunu. Evet, vardır. Vardır ama edebiyat çevrelerinin bu yeni hazneyi, cetveli keşfedip kabul etmeleri zaman alacak. 

Şiir için milli kanon oluştuğunda şiir edebiyatı başlar. Milli kanon, modern şiir okulları için, her bakıldığında (içinde) temel, yol gösterici ve tümel yararları sağlayıcı bilgi formlarının saklı olduğu varlıktır. Böylece ulus devletlerin bir dinamiği olarak yazınsal toplum bir kültürel malzeme bulmuş olur. Hem genel öğrenim hem de siyasal toplumun kuralı olarak bir genişleme malzemesi. Öğrenim bir yana, yayımlanan klasikler ve antolojiler kanonun gözetiminde çağdaş insana yeni bir sanat kutsaması alanı açar. Böylece, yazınsal toplumun derinlemesine sağlanması da diyebileceğimiz, düş ve imgelerin ilkelliğin zararsız bir parodisi olarak tekrarlanması işlemi kurumsal güvence altına alınmış olur. Toplumda bir şiirseverlik yayılır. On sekizinci yüzyılda başlayan kitapseverlik ile birlikte yürüyen bir süreçtir bu.  

Modern insan modern felsefi tasavvurunda varlığının gizil yönlerinden gelen hissetme ve düşünme biçimlerinin anlamlandırılmasını, olağandışı ve nevrotik olarak damgalanmadan da bir düşler ve imgeler âleminde yaşanabileceğinin kabulünü buldu. Ben bunu, “Çağdaşlık ne zamandı?” sorusuna verilebilecek cevaplar arasında görme eğilimdeyim.  

Artık, modernitenin örgütlediği alanlardan biri olarak, milli kanona dayalı çağdaş şiirler (ülkeler ve diller nezdinde) söz konusuydu. Ama yine de çağdaş insan şiirin kaynağını, entelektüel meraklarının ötesinde de merak etmiyor değildi. Antropoloji, pedagoji ve psikoloji büyü, söylence, şölenler ve bilinçdışı psikoloji üzerine çalışmalarla şiirin dünyevi kaynağının dışındaki kaynağa ilişkin açıklamalarda bulundu. İnsandaki sezgi bilgisinden, hatta ilahi kaynağın kabulüyle metafiziğe kadar ulaştı bu çalışmalar. Bugün kanonun metazifik özellikleri olduğunu söylüyoruz. 

Octavio Paz bütün bu çalışmaları harmanlayıp Hinduizm’deki aşkınlık öğretisiyle bir kokteyl olarak sunduğu “El Arco y La Lira” (“Yay ve Lir”) adlı denemesinde bu metafizik üzerinde durur.  

Heidegger, Rudolf Otto, Frazer, Schleiermacher ve Antonio Machado’nun düşüncelerini ve yorumlarını tartışarak şiir ve kutsal dolayımında ilerler. Ama sistematik öğreti anlamındaki “philosophia” karşısında özgürlükçü bir denemeci tavrına sahip Paz, harika metaforlarına rağmen modern felsefi tasavvurun akıl yürütücü diyaloğundan kurtulamamıştır.  

behçet necatigil

Şimdi başkaca bir felsefe tasavvurundan söz etmenin sırasıdır. Doğu Akdeniz kültür havzasında Hint, Yunan, Fars ve Arap düşünce ve edebi birikimlerinin tevarüs edildiği bir gelenek için daha anlamlı olabilecek bir felsefe tasavvuruna.

Rönesans dönemi düşünür ve teoloğu Agostino Steuco (1497-1548) “sophia perennis” terimini ortaya atmıştır. Sami dillerine ve Arapçaya vakıf olan Steuco, kutsal bilgi olarak hikmet’in kaynağının ilahi olduğunu yazmıştır (Papa III. Paul’e adanan De Perenni Philosophia adlı eser). Kutsal bilgiye çeşitli geleneklerdeki hikmet içeren ifadelerle ulaşılabildiği gibi sezgi bilgisi ve tefekkürle de ulaşılır. Leibniz, hikmeti süreklilik içinde (sophia perennis) tasavvur eden yaklaşımlara sempati duymuş ve philosophia perennis’i tekrar gündeme getirmiştir (Bkz. İslam’ın Klasik Çağında Felsefe Tasavvuru, İlhan Kutluer). Bu yaklaşımlardaki “hikmet” anlayışı ile çağdaş şiir eleştirisinin “söz” anlayışı arasındaki benzerlik, ikisine de dilbilgisel aşkınlıkla ulaşılmış olmasıdır. Söz’ü hikmet’in günümüz Türkçesindeki karşılığı gibi görenler de var. Diliçi çeviri gayretiyle bu tür sonuçlara varılabildiği de vakidir. Hikmet anlayışının İslam tefekküründe gayet hatırlı bir yeri varken, söz anlayışı modern felsefe tasavvuru içindedir. Hikmet saf olarak kutsalın içinden konuşurken, söz, poesis çekirdeğinde akli muhasebenin aşkın (transcendental) bir ifadesi olarak parlar. 

Kanon’un bir tanımı da “sürekli doğru bilgi kaynağı” ise, onun sophia perennis tasavvuru ile de açıklanması gerekir. Bunun Türk felsefi tasavvuru bakımından da doğru bir yöntem içereceğini ileri sürebiliriz. Aynı zamanda bir şair olan Agostino Steuco, Hint, Yunan, Arap edebiyatlarının işaret ettiği evrensel hikmete vurgu yaptığından bu görüşümüz güç kazanabilir.

Ulusal burjuva hümanizm çağının sonunda biz, kanon oluşturma süreçlerinin karmaşasından başka bir şey ortaya koyamadık. Ulusal burjuva hümanizmi bizdeki deneyiminde geleneğin bilgisi ile bir ast üst ilişkisini tercih etmiştir. İdeolojik olarak da böylece başarılı olamayacağını kabul etmemiştir.

Hint’ten Yunan’a (Büyük İsken-der’in seferleri ve Perslerin taşıyıcılığını da düşünelim), oradan tekrar Farsi kültüre ve Araplara ve de Hıristiyan düşüncesine (ilk Hıristiyanları ve Haçlı Seferleri’ni düşünelim) geçen düşünce ve edebi birikimlerin tevarüs edilmesindeki yöntemler Türk şiiri düşüncesi için de önemlidir. Bağdat mühidi ile Farsi düşüncenin Aristoteles yorumları ile Horasan muhidinde kurulan gayet eleştirel alışveriş esastır burada. Horasan muhidinden Anadolu’ya taşınan ‘bir ışk/aşk kütüğü yakılıp diyar-ı Rum’a atılmıştır’ metaforunu kabul ediyorsak Anadolu’da oluşan milli kanonda böyle bir felsefi tasavvur var demektir. Bu görüş Namık Kemal’den bu yana ortaya sürülen ve yine ondan mülhem Elias Gibb’in1 Cumhuriyet dönemi aydınlarına ilettiği Türk milli kanonu hakkındaki görüşten farklıdır.  Felsefi tasavvuru nebevi hikmet (vahiy) ile özdeşleştiren sağcı-muhafazakâr çevrenin görüşünden de farklıdır. Bu görüş arada bir görüş değildir. Anadolu Türk milli şiir kanonuna doğru bir bakışı içerir.  

Ulusal burjuva hümanizm çağının sonunda biz, kanon oluşturma süreçlerinin karmaşasından başka bir şey ortaya koyamadık. Ulusal burjuva hümanizmi bizdeki deneyiminde geleneğin bilgisi ile bir ast üst ilişkisini tercih etmiştir. İdeolojik olarak da böylece başarılı olamayacağını kabul etmemiştir. İdeoloji yerine tutumu seçtiğinin farkında olamamıştır. (Bugün yaşadığımız, her iki taraftan da siyasi amok koşuculuğu bunu açıkça gösteriyor.) Bu yüzden de 19. ve 20. yüzyılın Batı burjuva ulus devletlerinde olduğu gibi, halkların kendi ülkesinde bağlayıcılık taşıyan okuma kanonlarından birini ortaya çıkaramamıştır. (Avrupa’nın klasiklerini kanon yerine ikame etme, Türk klasikleri var mıdır, yok mudur kayıkçı kavgası.) Epistemolojik yanlışların getirdiği gerginlik bürokratik yöntemlerle çözülmeye çalışılınca da geleneğin bilgisinden ikame kanona, onun zulüm olduğunu söyleyen çıkışlar olagelmiştir. Toplumcu kesim kanona bilimsel eleştiri ile baktığını sanırken, aslında onun belirleyicisinin bilimsel eleştiri olduğunu savunur hale gelmiştir. Pozitivist söylemde de vardır; bilimselliğin belirleyiciliğini gösteren bir “doğal ahlak”. “Akıl” ve “ahlak” gibi modern alışkanlıkların, ilkel ve/veya geri görülen bazı gerçekliklere karşı blok davranışlara dönüşeceği hesaba alınmadığı gibi, bu blok davranış ideolojik olarak temellendirilmeye çalışıldı. İdeoloji bunun neresinde diye soranlardanız; çağdaşlık nosyonuyla sapkınlaşmış bir blok davranıştır bu, özünde de kaçma ve küçümseme vardır. 

oktay rifat

Bazı çok halklı toplumlarda (örnek, Latin Amerika ülkeleri) yan yana yaşamadan söz edilir. Bizde de yan yana yaşayan epistemik toplumlar ve onların edebiyatları vardı. Kantonlar halinde yaşama gibi. Haliyle her bir kantonun kendi kanonlaştırma süreçleri vardı. 

Bizim kuşağın hümanist uyumlulaştırma eğitiminden pek nasibini almamış (iyi ki de öyleydi) şairi Mehmet Müfit, kendilerine göre oluşturdukları çağdaş Türk şiiri kanonuna yeni kümeler ekleme girişimlerine “racon kesme” derdi. Ona göre dergiler, şiir ödülü jürileri, antolojiler vb. racon kesiyorlardı. Sağcılar da, solcular da racon kesiyorlardı. O zamanlar, değil biz, kimseler kanon terimini bilmezdi. Kanon yerine, dediğim gibi kantonlar vardı, Mehmet Müfit’in deyişiyle kanunlar ve onları belirleyip hem yargıçlık hem de savcılık işine soyunanlar. Mehmet Müfit bu racon kesme işine kitlesel medyanın da –hem de elektrikli testere ile– soyunduğunu görüp çekildi. 

Ama hayır, kanon oluşumu bu kadar basit olmamalı diye düşünmekteyim. Usta veya üstadlardan birini, siyasal ifadesiyle de tabii, seçmek işi kolaylaştırır, hem edebiyat ortamında hem de siyaset alanında belli bir huzura kavuşulur. Hak etmediğiniz sıfatlarla da suçlanmazsınız. 

“Usta” ve “üstad” terimleri kullanılıyordu o zamanlar; “üstad Yahya Kemal”, “Nâzım usta”, “üstad Necip Fazıl” denince her biri aynı zamanda bir kanonu işaret edermiş. Okuma düzlemleri üzerinden hareket edecek olursak, çağdaş Türk şiiri için üç kanon var demektir.

Ama hayır, kanon oluşumu bu kadar basit olmamalı diye düşünmekteyim. Usta veya üstadlardan birini, siyasal ifadesiyle de tabii, seçmek işi kolaylaştırır, hem edebiyat ortamında hem de siyaset alanında belli bir huzura kavuşulur. Hak etmediğiniz sıfatlarla da suçlanmazsınız. 

Usta ve üstadları bir tarafa bırakıp şiir gelenekleri bakımından meseleye bakacak olursak, orada da tek bir ortak payda üzerinden kanon oluşturulması (Çağdaş dönem için artık oluşum yerine “oluşturmak” kavramını kullanıyoruz. Yazınsal toplum örneğinde ideolojilerin daraltıcı etkisi) yanlışı ortaya çıkıyor: a) Toplumcu olmayan bir akım niye kanon olsun?.. b) Sırf toplumcudur diye bir akım niye kanon olsun?.. Bir şiiri toplumla ilişkisi bakımından da ele almak gerekir elbette ama bu önermeler meselenin çözümü için basit kaçarlar. (Ortak payda olarak estetik kategori de öne sürülebilir, o da sanat fikrinin daraltıcı etkisidir.) 

Bir şiirin toplumla ilişkisi haddi zatında hiç de öyle karikatürize önermelere cevaz verecek kadar basit değildir. O şiirdeki inanç, okuma düzleminin dışında toplumun sosyal yaşamında da inanç olarak var ise şiir-toplum ilişkisi sağlıklıdır. Kimileri buna “karşılığını bulma” der, düz kullanım olarak doğru ama mesele maneviyat (tinsellik) meselesidir. Burada aklımıza çağdaş Alman düşünürü Karl Jaspers’in “manevi sfer” kavramı gelmeli. Yani, halk/toplum hangi akımın kanon olduğunu bilmez, bunun üzerinde de düşünmez ama inanç çakışmasıyla hisseder, o akıma da gönülden bağlanır. 

Biz ne dersek diyelim toplum kendi şiir kanonunu oluşturur, şairlerin sözcüklerini görünce hemen tanıması gibi o da görünce hemen tanır onu. Hasan Bülent Kahraman’ın, “Kanonun metafizik özellikleri de var” demesi bu yüzdendir. Şiir yazı dilinden değil, konuşma dilinden geldiğine göre an içinde hikemi ifadelere ulaşır, ulaştığı yol onun kendi yoludur. 

Görüldüğü üzere, kanon oldukça karmaşık ve zor bir konu olduğundan sapma gibi görülebilecek bütün ifadelendirmelere açıklama getirmek gerekiyor. Buna göre, bir toplum/halk miti yaratma ve meseleyi ona havale etme gibi anlaşılabilecek yoruma açıklık getirilmesi zorunludur. Açıklık için, önce Schopenhauer’in bir tespitini aktaralım. Romantik Alman filozof, “Halkta edebiyatı anlayacak asgari bir deha vardır,” demiş. Bu bir. İkincisi; Ortega y Gasset ve son filozof sayılabilecek Peter Sloterdijk, kitlelerin “anlam”dan çok, eğlenceye eğilim duyduklarını belirtiyorlar. Şiir söz konusu olduğunda bu, veciz söz demektir. Yani düşkünlük o tarafadır. Burada çelişik bir durum mu var?.. Hem anlamı kendince süzme hem de anlamdan kaçma nasıl oluyor?! Toplumsal yaşamın paradoksal olduğunu bilmek yeterli. Toplum, bilinçli bireylerden daha kompleksiz bir şekilde paradokslara girer ve çıkar. Bir şey daha var ve bu noktada çok önemli; şiir hareket olarak bu diyalektikten hız alır, şiirde ritim denilen ses açıklanış yönteminde esas olan bu diyalektiktir. 

Her fırsatta dile getirdiğim gibi müfredatta hak ettiği yeri almadığı, kurumsallaştırılmadığı, siyasetten ve bürokrasiden korunmuş bir Türk Akademisi olmadığı, adına taçların tacı olacak şekilde bir ödül konulmadığı için, yani modern aklın şuncacık programında uzlaşamadığımız için bugün konuştuğumuz, edebiyat yaptığımız Türkçeyi borçlu olduğumuz başlıca kişilerden biri olan Yunus işimize geldikçe başvurduğumuz bir referans olmaktan öte bir değer ifade etmiyor.

Çağdaş Türk şiirinin kanonunu entelektüel muhitte, “okuma birlikleri”nde (kavram Peter Sloterdijk’in) arama gayretlerinin bir sonuç vermediği anlaşılıyor. Milli kanon için bile uzlaşma içinde olmayınca gecikmişlik büyüdükçe büyüyor. Oysa Türk şiiri için milli kanon âşık geleneğinin sonundan itibaren toplum tarafından içselleştirilmeye başlanmıştır. Toplumun gönlünde yer etmiştir, onun bilinçaltında kayıtlıdır. Milli kanonun sancağı Yunus Emre’dir. (Her fırsatta dile getirdiğim gibi müfredatta hak ettiği yeri almadığı, kurumsallaştırılmadığı, siyasetten ve bürokrasiden korunmuş bir Türk Akademisi olmadığı, adına taçların tacı olacak şekilde bir ödül konulmadığı için, yani modern aklın şuncacık programında uzlaşamadığımız için bugün konuştuğumuz, edebiyat yaptığımız Türkçeyi borçlu olduğumuz başlıca kişilerden biri olan Yunus işimize geldikçe başvurduğumuz bir referans olmaktan öte bir değer ifade etmiyor.) 

Şimdi, “Çağdaş Türk şiirinin bir kanonu var mıdır?” sorusuna net bir yanıt vereceğim. Entelektüel muhitten, okur yazarlardan ümidi kesmiş bir şekilde yapacağım bunu. Evet, vardır. Vardır ama edebiyat çevrelerinin bu yeni hazneyi, cetveli keşfedip kabul etmeleri zaman alacak. Modern dönemlerde Yunus’tan bayrağı devralan nice güçlü âşık/şairimiz vardır. İçlerinden sadece biri, Yunus örneğinde olduğu gibi, baştan zikrettiğim sophia perennis felsefi tasavvuruna uygun olarak şaşmaz, sürekli, toplumla inanç örtüşmesi içinde; güzelliğin, aşkın, aşkınlığın en yüksek değerlerini insani yaratışın alanını genişletecek şekilde doğuran; söz’le hikmet’in (yani kutsalın bilgisi ve laik yöntem-üçüncü yol) diyalektiğine sahip biri. Bu kişi/varlık Âşık Mahzuni Şerif’tir.  

Hemen hemen bütün Batı edebiyatlarında, minör olarak nitelenenler de dahil, milli ve çağdaş kanonları az çok incelemiş biri olarak söylüyorum bunu. Aklım ve vicdanım da bunu emrediyor. 

1 Elias Gibb, Osmanlı Şiiri Tarihi (İstanbul Üniversitesi Yayınları, 1943) adlı eserinde Namık Kemal’in görüşlerine dayanarak Divan edebiyatının içtimai (sosyal) edebiyat olmadığını söylemiştir. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR