Ukrayna’da Bir Köy: “Biz eşek olmayalım, önce içelim, sonra yiyelim.”
23 Haziran 2017 Hayat Gezi

Ukrayna’da Bir Köy: “Biz eşek olmayalım, önce içelim, sonra yiyelim.”


Twitter'da Paylaş
0

Petr, saf Türkçeyi dünyada konuşan biziz, sizler, yani beni ve bütün Türkleri kastediyor, sizler Müslümanlığı kabul edince dilinize Farsça ve Arapça birçok kelime girdi, Türkçeyi bozdunuz, diyor.
Kadir Işık
Odessa’da eski, kliması bozuk köy minibüse bindim. Sıcak, açık camlardan içeri dolan hava serinletmiyor. Yol bozuk, dar, araba bazen daha düzgün olan sol şeride geçiyor, her an karşıdan çıkacak bir arabayla kafa kafaya çarpışabiliriz. Üç saat sonra Bolgrad’a bağlı Zaliznychne köyündeyim. Valentina beni anayoldan aldı. Ev ahalisinin pek yabancı görmediği meraklı bakışlarından belli. Önceden ağacın altına kurulan yemek masasında yerimi alıyorum. Sabah kahvaltısından sonra Viladimir’in altmış model Ladasıyla Bolgrad’a gidiyoruz. Valentina, kızları Elena, Tanya ve torunu Vladislava arabada. Rusça pop müzik çalıyor, ses sonuna kadar açık. Ayçekirdeği tarlasının köşesine varınca radyo kapanıyor, sola yanaşan araba yavaşlıyor. Ön camdan kafasını uzatan Elena’nın gözü yolda. Polis yok, devam, diyor. Müziğin sesi tekrar açılıyor, araba hızla ana yola çıkıyor. Kusturika’nın Çingeneler Zamanı’ndayım. Viladimir’in ön dişleri altın. Şehre her gittiğimizde bu ritüel tekrar ediyor. Sadece bir kere polis göründü, köye döndük. Şehirde tanıdıklarına uğruyor Valentina, alışveriş yapıyor. Kadınlar kadınlarla ve erkeklerle dudaktan küçük bir öpücük alarak, erkekler birbirleriyle tokalaşarak selamlaşıyor. Valentina’nın beynindeki urdan dolayı iki kez ameliyat olduğunu biliyorum, öğleden sonra kontrol için doktora gidiyor. Çernobil faciasından sonra kanser vakaları çok artmış. Kayınbabası da kanserden ölmüş. Facianın izleri en çok solgun ağaç yapraklarında görülüyor. Nitekim termik santralin çevresindeki ağaçların yıllardır çürümediği biliniyor. Valentina’yla köy gezmesindeyiz. Okulunun karşısında kocaman Lenin heykeli var. Muhtarlık binasının altındaki müzeye gidiyoruz. Geçmişten günümüze köy yaşantısını yansıtan eserler sergileniyor müzede. Köyün kadın muhtarıyla tanıştık. Bize çay ikram etti. Büyük babası Gagavuz Türklerindenmiş. Köye kurdurduğu güneş panellerinden söz ediyor. Çıkıyoruz oradan. Tamamı araba parçalarından yapılan çocuk parkını görünce köylülerin yaratıcığına hayran kaldım. Köyün ortasından geçen yol ve ara sokaklar cetvelle çizilmiş gibi tertipli, belli bir plan dahilinde. Bahçe kapıları ve duvarlar demirden, hepsi de boyalı. Köyde yaşayanların çoğu Bulgar, az sayıda Gagavuz var. Valentina’nın gösterdiği tepenin yamacındaki köyler, Moldova’nın Özerk Gagavuzya bölgesine bağlı Ortodoks Hıristiyan Türk köyleri. Köyde ve ilçede en çok konuşulan dil Bulgarca ve Türkçe olduğu için Bolgard’ın Ukraynaca dışında iki resmi dili var, devlet radyosu bu iki dilde de yayın yapıyor. Çocuklar en az üç dil, çoğu dört dil konuşarak büyüyor. Her evden birkaç kişi ya Türkiye’de, ya Moskova’da ya da başka büyük şehirlerde çalışıyor. Her yerde her işte kadınlar var, hayatı âdeta kadınlar sırtlıyor. Akşam Valentina’nın ağbisi Gregori’nin evine gidiyoruz. Evliliklerinin otuzuncu yıldönümü kutlanacak. Bahçe kapısından adımımızı atar atmaz bir sürü kedi, köpek, tavuk, hindi, kaz, ördek ve domuz yavruları karşıladı bizi. Köpeklerden havlayanlar da var kuyruk sallayanlar da. Valentina ayakları altında dolaşan küçük, siyah tüylü eniği eline alarak, Baksana şuna, ne kadar sevimli, var mı böyle bir şey diye sordu. Yok, dedim, daha önce böyle tatlısını görmedim. Evin huysuz keçisi ağaca iple bağlı. İnek ahırda. Bütün hayvanların ismi var ve bu kadar çok ismi akılda nasıl tuttuklarına şaşıyorum. Gregori’nin Türkçesi zayıf, konuşurken zorlanıyor. Valentina eniğin adını sordu, Knopa, annesinin adı Sultan. Knopa, Rusça düğme demek. Evin mutfağından penceresiz bir odaya geçiyoruz, oradan da evin kocaman salonu çıkıyor karşımıza. Her odanın giriş ve çıkış kapısı var. Kışın karlı ve soğuk olduğu için birçok evin kuzey cephesinde pencere yok, olan da panjurlu. Odalar karanlık ve basık. Aile genişledikçe evlere oda eklenerek büyütülüyor. Evlerin altında veya bahçesinde kuyu şeklinde kışlıkların saklandığı kilerler var. Bizden önce gelen misafirler, baştan sona yemeklerle donatılan masada yerini almış. Elena’nın Gagavuz köyü Kurtçular’dan sevgilisi İgor’la tanıştım. En rahat Türkçe konuşabildiğim kişi. Masada Valentina’nın annesi karşımda oturuyor. Seksen dört yaşında, başı kapalı. Valentina annesini öpüyor, sarılıyor. Çok yaşlandı, aklı başında değil, diyor. Masanın baş köşesinde oturan Gregori ayağa kalktı. Günün anlam ve önemini belirten bir konuşma yapıyor Bulgarca. Konuşma bitince otuz yıllık karısı Olga’yı dudaklarından öpüyor. Ağbisi Semon sırtına dokundu, Gregori, yavaş ol, biz gittikten sonra devam edersin, dedi. Otuz yıldan sonra karısını böylesine iştahla öpen birine rastlamak ilginç, üstelik ayık. Ev yapımı rakı sert, her yudumda yüzüm şekilden şekle giriyor. Valentina’nın annesinin bardağı dolar dolmaz boşalıyor, belli ki çok susamış. Gece ilerleyince alkol beyinlerimizi yumuşatıyor, ortamın neşesini artıyor. Viladimir masanın bozuk ayağı gibi, uyumsuz, beş altı kadehten sonra herkesin kahkahayla güldüğü bir espriye sadece sırıtıyor. O da birçok kişi gibi Türkçe anlayan ama konuşamayanlardan. Gregori’ye Olga’yla nasıl tanıştıklarını sordum. Gregori, Orada askerdim, Litvanya’da yani, fabrikada çalışan kızların içinde en büyük memelisini gördüm, sevdim, aldım köye getirdim, dedi. Olga memleketine ancak yirmi sekiz yıl sonra gidebilmiş. Niçin, diye hayretle soruyorum. Vakti olmamış, durmadan çalışan bir kadın, gündüzleri Bolgrad’da bir lokantada bulaşıkçılık yapıyor. Bütün o yemekleri işten çıktıktan sonra tek başına yapmış. Kızı, masada oturan kızı, diye soruyorum Valentina’ya, omuz silkiyor. Herkes etini sıyırdığı kemiği rastgele kapıdan ya da pencereden dışarı atıyor. O an bir hareketlilik başlıyor hayvanlar arasında, hırlaşıyorlar, kavga ediyorlar, dostluk ve kardeşlik bitiyor. Birkaç kadeh attıktan sonra ayağımın üzerinden geçen kedilere köpeklere aldırmıyorum. Semon bana, et, balık ve kadın elle yenir, bırak çatalı bıçağı, dedi. Bizde kadın yerine kelle derler, dedim. Oralarda kelle yenmiyormuş. Valentina’nın bir yaşındaki torunu Vladislava’ya annesi şarap içiriyor. Şarap kan yapar, iyidir, diyor Tanya. Masadaki eşarplı sarışın kadın Yehova Şahitlerinden, alkol kullanmıyor. Çok oturmadı, kalktı gitti. Onlar kutlama yapmazlar, dedi Valentina. Birbirinden farklı dillerin konuşulduğu farklı dinlerden birçok insanın bir arada yaşadığı bir köydeyim.   Galie o akşam elinde pişmiş bir tavuk ve bir şişe votkayla geç de olsa masada yerini aldı. Valentina’nın çocukluk arkadaşı ve komşusu. Köyde yapılan eğlenceleri organize ediyor, şarkı söylüyor, sunuculuk yapıyor ve okul çocuklarına dans dersleri veriyor. Eskiden Çehov’un bütün oyunlarında oynamış. Vişne Bahçesi’ndeki Anya karakteri en sevdiği rol. Konuşunca bir oyuncu gibi davranıyor. Herkes gülüyor. Bir ara Mari Kız türküsünü okudu. “Komrat’ımın alçak yollarına / Köprü mü olayım / Gelene geçene mari kız / Seni mi sorayım? / Bıldır turnam biricikti / Bu yıl eşi oldu /Vardı ta bir karakaşlı / Kime eş oldun...” Gece geç saatte kalktık. İgor, Elena ve ben yakın bir köydeki diskoya gittik. Kapıdan girince bir köyde olduğuna ve dans edenlerin o çevre köylerde yaşadığına inanmak güç. Birçok Türkle tanıştım orada, sabah Gagavuz Türklerinden oluşan Kurtçular köyünde gözümü açtım. Sıcakkanlı, cana yakın insanlar. Gagavuzların yumuşak başlı olduğu da söyleniyor ama ne zaman kavga çıksa Gagavuzlardan bilinirmiş. Birçok diskoya alınmadıklarını söyledi İgor, biz Türkler kavgadan korkmayız, diyor. Sabah kahvaltında anne ve babasıyla tanışıyorum. Babası Petr, Sovyet döneminde uğradıkları asimilasyondan söz ediyor. Bütün Türk köylerinin adı değiştirilmiş. Petr, saf Türkçeyi dünyada konuşan biziz, sizler, yani beni ve bütün Türkleri kastediyor, sizler Müslümanlığı kabul edince dilinize Farsça ve Arapça birçok kelime girdi, Türkçeyi bozdunuz, diyor. Gavgavuz Gök ve Oğuz kelimelerinden oluşuyormuş. Köyün küçük kilisesini ziyaret ediyorum, içeride başı kapalı birkaç ihtiyar, İsa’nın çarmıhtaki ikonası karşısında secdeye varmış, dua ediyor. İgor öğleden sonra Elena’yla beni köye bıraktı. Valentina, Sabah Knopa’nın ölüsünü yemek masasının altında bulmuşlar, dedi. Üzerine basılmış. Gregori’ye baş sağlığına gidiyoruz. Gregori ağacın altında sandalyeye oturmuş. Megi adında memeleri yerde sürünen domuzu yanına çağırıyor. Megi kilolu, kendini zor taşıyor, isteksizce Gregori’nin yanına gidiyor. Gregori, Megi’yi okşamaya başlayınca Megi olduğu yere uzanıyor ve kendini Gregori’nin yumuşak ellerine bırakıyor. Olga masaya bir şişe incir rakısıyla dört tane bardak ve bir kalıp peynir getirdi. Gregori Megi’yi okşamayı bıraktı, peynir doğruyor. Knopa’nın ruhuna kadeh kaldırdı. “Eşek, sırtında yüküyle yorgun argın yol alırken bir derenin kenarına gelir, bakar bir yanda taze ot, öte yanda su, önce otu mu yesem su mu içsem diye kararsız kalır, susuzluktan ve açlıktan ölür. Biz eşek olmayalım, önce içelim, sonra yiyelim.” Kadehlerimizi her seferinde Knopa’nın ruhuna kaldırıyoruz. Güzel enikti, toprağı bol olsun. Gregori’nin eli değince kararan peynirin tadı üçüncü kadehten sonra güzelleşiyor.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR