Ulusal ve Halkçı Edebiyat Kaygıları
16 Eylül 2018 Edebiyat

Ulusal ve Halkçı Edebiyat Kaygıları


Twitter'da Paylaş
1

Kendi için tutucu olma ve kendinden başkasına dayanamama yaklaşımı içe kapanmayı getirirken duvarların sağlam örülüp her koşulda sıkı donanımlı olunmasına da neden oldu.

Eleştiri yazarının talihsizliği zamanla ilişkisinin iyi olmamasıdır. Hem kendi döneminde yayımlanmış yapıtlarla ilgili eleştirilerin ardına takılıp hem de yaratıcı yapıtlara aşağıdan bakan bir tutuma gönül indirince, eleştirinin kendi zamanını geçip yarına kalması olanaksızlaşıyor. Eleştiri geleneğimiz içinde yumruğunu masaya vurup ses getiren eleştirmenlerinin gelecekte okunmayacağını görmek can sıkıcı olabilir, ama Ahmet Hamdi Tanpınar gibi neden sonra değeri daha çok anlaşılmış bir yazar da var.

Ahmet Hamdi Tanpınar, tarihi ileriye giden bir süreklilik olarak gördüğü için, edebiyat incelemelerini gelecek kuşaklara zamanının bilgisini aktarmak için yazmış gibidir. Geleceği kendi çıkarları adına düşünerek yazan yazar tipine uymaz Tanpınar ama zamanını öylesine derin ve çok katmanlı bir çözümleme içinde yorumlar ki, düşünen bir düzyazı kurmaya başlar ve bu düzeyde, yaşanan an ile sınırlı olmayan bir gelecek tasarımı da ortaya koyar.

Tanpınar’ın Edebiyat Üzerine Makaleler’de sorduğu, “Bir Türk romanı niçin yoktur?” sorusu nitelikli bir sorgulama içindir: Türk romanının kimliğini kazanamamasının nedeni, romancılarımızın kendi toplumlarına uzak olup Batılı yazarların etkisinde kalmaları mı, yoğun bir geçiş döneminde yaşamaları mı, yoksa roman anlayışlarındaki kişisel yetersizlikleri mi?

Bu üçünün de edebiyatımızda güçlü bir roman geleneği oluşmasını tökezlettiği öne sürülebilir, ama bütün kaygılar ulusal ve gerçekçi bir edebiyat anlayışının egemen olması içinse, yukarıdaki etkiler altında bulunan yazarları terk edip yenilerini öne çıkarma düşüncesi ağır basmış, bunun için de Cumhuriyet’ten önce varolanlarla ilgilenmek yerine, kendini Anadolu gerçekliği içinde var eden yazarlara yönelmek daha akılcı gelmiştir.

Kusur da burada oluşmuştur. Ahmet Hamdi Tanpınar, “Rus kalma cereyanının en belli başlı mümessili” olarak tanımladığı Dostoyevski’nin romanlarının özündeki asıl sorunun ve hepimizi kavrayan karakterlerinin ortaya koyduğu büyük örneğin dışarıdan, Batı’dan geldiğini belirtiyordu. Yakup Kadri’nin Balzac’tan Proust’a, Fransız romancılarından etkilendiğini biliyoruz, ama onun, başlangıç döneminin en önemli romancısı oluşunda da bu etkilerin payı belirleyiciydi. Bir edebiyatın geçmişiyle doğal bağlarının koparılmasının yol açtığı eksilme tezlerini doğrulayan bir örnek olabilir bu da. Üstelik az bulundukları için seçkin bir zümre sayılan okurların yayımlanan romanlara ilgi gösterdiği, her romanın birkaç bin satıldığı bir dönemden söz ediyoruz. Yayımlanan romanları okuyan iki üç bin kişinin bulunduğu dönem, elbette içe dönük değil, dışa dönük olmayı gerektirir.

Bu kendi için tutucu olma ve kendinden başkasına dayanamama yaklaşımı içe kapanmayı getirirken...

Çağdaş Türk romanında bireyin, tek başına yaşayan insanların gerçekliğini yazma düşüncesinin ikincil görüldüğü başlangıç döneminde, Kurtuluş Savaşı’nın ulusal gururunun, Cumhuriyet sonrasının görev ahlakının, anlatılması zorunlu bir gerçeklik olarak yazarların önüne çıkan Anadolu’nun, birbirinden ayrılmaz üç kaygı olarak bir arada bulunduğu yerde, toplumsal sorunları tek temel kaygı gören bir roman anlayışı kurulmaya başladı. Bu kaygı edebiyatımızın atardamarını genişletip güçlendirirken sonra gelen doksan yıllık tarihine suyu veren bir baraj kurup bütün anlayışları kendinde toplamaya başladı. Çağdaş Türk edebiyatının temel çizgileri böyle belirlenmeye başladı. O çizgilerin içine harcı dökenler de bu edebiyat anlayışının çimentosu oldu.

Bu çimento Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in bıraktığı Milli Edebiyat kalıtını düşünceden eyleme geçirdi. Böylece kendi sorunları, toplumsal yaşam biçimi, oluşum halindeki kültürü ve dili içinde gelişen edebiyatımız, ulusal özelliklerine sahip çıkmakta ne denli kararlı olmuşsa, kendini yenilemekte de o kadar tutucu bir refleks geliştirmiştir. Bu kendi için tutucu olma ve kendinden başkasına dayanamama yaklaşımı içe kapanmayı getirirken duvarların sağlam örülüp her koşulda sıkı donanımlı olunmasına da neden oldu.

Bugün yapılacak bir tartışmada, Cumhuriyet dönemi edebiyatının kanonunu oluşturan yazarların kimler olacağında anlaşmak zor olabilir; farklı kesimlerden, anlayışlardan, inanışlardan farklı yazarlar önerilebilir, ama anlayış, dil ve biçim olarak aynı yatağı seçmiş yazarlardır kanonu oluşturanlar; sözgelimi orada Kemal Tahir, Tarık Buğra ya da Necati Cumalı arasındaki edebiyat ortaklığı ayrılıklara her zaman baskın çıkar.

Tanpınar, 1943’te yazdığı “Halk Destanlarından Milli Edebiyata” yazısında, “kendi unsurlarımızdan doğmamız lazım geliyordu” diyerek yaklaştığı yeni edebiyat arayışının çıkış noktalarından birini şöyle saptar: “Otuz seneden beri edebiyatımızda yanlış, doğru ortalama veya müfrit her kımıldanış az çok bu ana fikrin etrafında toplanır. Böylesi bir hareket muvaffak olduğu takdirde yarım asra yakın bir zamandır edebiyat davalarımızın temelini yapan ‘kendimize dönüş’ fikrini en sağlam surette tatmin edecek ve realiteye bakış tarzımızı verecek olan milli bir romantizmi doğuracaktı.”

Sonraları bile bu düzeyde düşünülmemiş, tartışılmamış düşünceler bunlar. Tanpınar, bu öngörüleriyle edebiyatımızın niteliğini yükselten yazarlardan olmuştur ki, belki en başta sayılması gerekendir de.* Sonunda onun açtığı bu tartışmanın önü altmış yıl önce kapatılıp bir daha adamakıllı açılmamışken, edebiyatımızın, ilk filizlerini nereden sürdüğünü ve o filizlerin kısa sürede sağlam bir gövdeye nasıl kavuştuğunu, gölgesine düşenlere hayat hakkı tanımayan bir ceviz ağacı gibi hem verimli hem de kıskanç ve yalnızlığını paylaşma duygusu olmayan, doksan yıllık bir ömrü nasıl sürdüğü şimdi tartışılmalı.

Halk şiirinin keşfi de halkçılığın değil, ulusal dil arayışının ürünüdür.

Ömer Seyfettin’deki milliyetçi duygulardan çıkıp gelmiş güçlü duygu, Milli Edebiyat düşüncesi ve Yeni Lisan akımıyla birlikte, ulusal romantizmin yaratım sürecine eklenmesini sağlayan ilk ciddi bağdır. Cevdet Kudret de Genç Kalemler dergisinin yayımlanmaya başladığı 1911 yılını, “Milli Edebiyat akımının olduğu kadar XX. Yüzyıl Türk edebiyatının da başlangıç tarihi olarak kabul ediyoruz,” diyordu. Bu başlangıçta halkçılık ya da Anadolu gerçekliği daha tam billurlaşmamıştı ve bu gerçeğin ancak Kurtuluş Savaşı ile aydınların zihinlerini kuşatacağı günlerden uzak bulunuluyordu.

Cevdet Kudret’in bu saptamasında halkçılık ile ulusalcı düşünceler arasında kurulan bağlantıdan, Ömer Seyfettin’in aynı bilinç içinde haberli olması beklenemezdi. Yeni Lisan akımının kurucu düşünceleri arasında yer alan halk şiirinin keşfi de halkçılığın değil, ulusal dil arayışının ürünüdür. Sözcükleri her gördüğümüz yerde onlara bugün verdiğimiz anlamın doksan yıl önce de aynıyla verildiğini düşünmeden, soyutlama yapmaya çalışalım. Ziya Gökalp’in ilk kez düşünsel bir artalan vererek halkçılığı tanımlamaya çalıştığı yıllar 1910’ların sonudur. Ömer Seyfettin’in ulusal bilinç coşkusunu düşünsel düzeyde halkçılıkla tamamlayacak olan da Ziya Gökalp olmuştu ki, Milli Edebiyat akımı ondan sonra aynı zamanda halkçı bir akım olarak yeni bir düzey kazandı. Cumhuriyet’ten sonra CHP’nin 1931’de programına aldığı halkçılığın ilk filizleri 1910’ların sonunda yeni aydınların seçenek arayışları içinde beliriyordu. Gene de bunun düşünsel bir arayış ve özlem olarak kaldığı, somutlanması için Anadolu gerçekliğinin tanınmasının gerektiği daha sonra anlaşılacaktı. Dolayısıyla Ömer Seyfettin ulusalcı ama halkçı değil, Ziya Gökalp halkçı ama düzene bağlıydı.

Halkçılığın, Milli Edebiyat akımını tamamlayan, yeni edebiyatın gerçekçilik ölçütlerini belirleyen, temel, vazgeçilmez ve yüzyıllık gerçekçilik serüveninin ateşleyicisi olduğunu Cumhuriyet’ten sonraki ilk kuşağın öncü romancıları anlamışlardı. Öncekilerin öngörülerini bu ikinci kuşak yaşantıya dayanarak gerçekleştiriyordu ki, romanlarının büyük bir toplumsal etkiye sahip olmasının nedeni de buydu.

* ”Tanpınar bir estet ya da düşünür değildir,” diyen ve bu tezi üstüne “Bilmeyi Bilmek veya Limancı Ahmet Hamdi” adlı yazısında (Bilim ve Edebiyat) iskeleti olmayan bir Tanpınar değerlendirmesi kuran Yalçın Küçük, Tanpınar’ın eski ile yeni arasındaki siyasal ve kültürel duruşunu an içinde yakalayamamış, bugünün gözüyle onu değersizleştirmiştir. Demek ki Edebiyat Üzerine Makaleler’deki düşünsel derinliği ve öngörüşlülüğü anlaması demek büsbütün olanaksızdı. “Tanpınar, tatlı bir tereddüt,” sözünden Yalçın Küçük için aradığım nitemi buluyorum: “Yalçın Küçük, tatlı bir soyutlayamama çöküntüsü.”


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Peyami Ulutürk
Yazınızı zevkle okudum. Teşekkür ederim. Yalçın Küçük'e taş atmadan önce "düşünür ve estet nedir, Tanpınar niçin estet ve düşünürdür," sorularına yanıt verseniz daha iyi olurdu. Yalçın Küçük için yazdıklarınızı bir ara Enis Batur için de yazın. Çünkü Istanbul Art News'te, "Tanpınar büyük romancı değildir," diyordu. Tamam, öyle olsun da, neye göre, kimdir büyük yazar, kimdir büyük romancı? Dayanak yok. Açıklama yok. Onun gibi yazayım biraz. Birikincisi, Tanpınar'da süreklilik (Yahya Kemal, imtidad) kavramı var, eyvallah, ama "tarihin ileriye gitmesi," bana biraz alerjik geldi. Kaşınmaya başladım. Roman meselesine gelince... Efendim cümlelerim mühür gibi dursun şurada. Gelecek nelere gebe, bilinmez. Fakat şimdilik, Rusların ne büyük feylesofları ne de Platon'a düşülen dipnotları vardır. Ama büyük romancıları olduğunda şüphe yok. Türklerin romancıları vardır, büyük romancıları yoktur. Türklerin esasında büyük şairleri vardır. Şairlerimizle övünelim. Tanzimattan bu yana en fazla 5 roman 5 romancı sayabilirsiniz. İsimleri malum. Çoğunun sıkıntısı yereldir. İdeoloji kokar. Onların dünyada esamesi okunmaz. Benim gibi düşünen birkaç isim var. Alatlı ve Ortaylı gibi isimler haklıdır. Geldiğimiz noktada, Türkler pek çok alanda sınırları dışına çıkamamış bir millettir. Haritamın sınırları zihniyetimin sınırlarıdır! Beyefendi felsefe yok. Bu ülke henüz nobelli yazarını bile kabul etmedi. Ayrıca ben ölülerden yanayım. Bugün Türkiye'de hangi romancı romanın geldiği nokta üzerinde Tanpınar ve Tanpınar'ın kuşağı kadar derinlikli tespitler yaptı? Yaşasın Fransız romanı ve yaşasın Rus romanı. Saygılarımı sunarım efendim.
11:37 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR