Uma F. Unat • İzler
23 Mart 2018 Öykü

Uma F. Unat • İzler


Twitter'da Paylaş
0

Öğretmen bizi bırakıp sınıftan çıkmış, hepimiz kurulmuş gibi çantalarımızı toplamaya girişmiştik. Geri döndüğünde, “Haydi bakalım, tahtanın önünde sıraya geçin. Çantalarınız kalsın. Sessiz olun,” diye bağırdı. Aşı yapılacağı haberi hızla yayılmıştı. İkişerli sıra halinde müsamere salonuna inmeye başladık. Taş merdivenlerde adımlarımız yankılanıyor, mırıldanmalar arttıkça “Sessiz!” uyarısı alıyoruz. Bizim apartmanın sahanlığından tanıdığım arap sabununun kokusunu duyuyorum. Geçtiğimiz koridorlar loş ve serin. Mokasen ayakkabılarımızla merdivenlerde tok ve süreğen bir gürültü yaratıyoruz – böyle havalı kelimeleri kitaplardan öğreniyorum. Öbür katlardan geçerken birkaç sınıf kapısı daha açılıp konvoyumuza katılıyor. Onlara bakarken bizimkileri gözden kaybettim. Basamakları ikişer üçer atlamak istesem de boşuna. Bu güruhla bodrum kata vardık. Kocaman müsamere salonu okuma bayramlarındaki, kutlamalardaki gibi görünmüyor hiç. Yarı karanlık, hemen hemen boş. İlerde, sahnenin önüne bir masa koymuşlar, beyaz önlüklü bir kadınla bir adam eğilmişler, doktor, hemşire olmalılar, ya da ona benzer bir şey. Tepelerinde yalnız onları aydınlatan çıplak bir ampul yanıyor. Aralarına sıkışıp kaldığım öbür sınıflar salona dağılırken “5-A” anonsunu duydum, bizim şube. Sağda ileride Nezihe Öğretmen’i seçtim. Altın sarısı saçları ensesinde topuz, güzel yüzüyle şu anda bir melek gibi. Bizim sınıftakileri tek sıraya sokup masanın önünde kuyruk yapmakla meşgul. Hemen yanlarına koştum, kuyruğun arka ucuna girdim. Öğretmenimiz başını başka tarafa her çevirdiğinde kaynaşma oluyor, birbirinin arkasına geçme telaşı doğuyor. Sırık Rıfkı, “Önüme geç,” diyor, beni iteliyor, şimdi önümde kalan Zehra da. Böylece sırada teker teker öne doğru kaydım ve aşı olma sırası çabucak bana geldi. Sınıf arkadaşlarımın, öğretmen ve sağlık memurlarının ortasında kaldım. Sağ kolumu uzattım, beyaz gömleğin yenini sıvadılar. Başımı öte yana çevirmek istediklerinde direndim, “Bakabilirim,” dedim. Uzatmadılar ve bakışlarım kolumdayken iğneyi etime sapladılar. Acımadı. Lacivert yeni formamın cebinden mendilimi çıkarıp yarama bastım. Kırmızı gül desenlerine aynı renkten benekler eklendi. Aşısını olan gidip sınıftan çantasını alıyor ve evine yollanıyor. Ben de öyle yaptım. Çantamı aldım, okulun kocaman kapılarından elimi kolumu sallayarak çıktım. Kapıdaki hademe İsmail bile ses etmedi. Her gün sokakta sıralanıp bekleyen servis minibüslerinden yalnızca ikisi orada. Önünde iki adam durmuş sigara içiyorlar. Gidip sordum, “İmdat Abi yok mu.” “Daha öğlen servisleri gelmez,” dedi şişman olanı. Başını öbürüne çevirdi konuşmalarına devam ettiler. Sıcak basıyor, hırkamı çıkarıp sol koluma alıyorum. Macuncu, pamuk helvacı, hiçbiri görünmüyor. Herhalde çok erken daha. Dersleri yapmadık ki. Başım karıncalanıyor, saçlarımı sıkan lastikleri çekiştiriyorum. Çıkarsam tekrar toplayamayacağım. Çantamı öbür elime geçiriyorum. Terli avucumla kâkülümü yana yatırıyorum. Sarı tombul kedi orada, yan sokaktaki pembe apartmanın merdivenlerinde. Gidip, “Sarman, canııım,” diyor gıdısını okşuyorum, geriniyor. Üzerine güneş vurmuş mırıl mırıl. Bu o bina. Rıhtım tarafına bakan boş bir alt katı olmalı. Çömeldiğim yerden kalkıp o tarafa gittim. Bodrumun o demir parmaklıklı camsız penceresi karanlık. Okuldakiler, servistekiler, burada bir deli yaşıyormuş, öyle diyorlar. Demet, yaşlı bir cadı gizleniyor burada demişti. Kırmızı yün gibi tuhaf saçları varmış. Eğildim, yaklaşıp içeriyi görmeye çalıştım. O karanlıktan kötü kokular esti. Burnumu tıkadım, gözetliyorum, hiçbir şey göremiyorum. Arkama bir şey değiyor, sıçrıyorum. Sarman’mış. Geri, servisleri beklediğimiz sokağa yürüdüm. Durumum umutsuz. İmdat Abi filan görünmüyor. Saat kaç acaba. İlk defa yanımda hiçbir büyüğüm yok, sırtımdan bir ürperti geçiyor. Yola düşsem iyi olacak. Eğer ana caddeye çıkışı bulursam, oradan eve gitmeyi biliyorum. Birkaç sokaktan geçip ileriyi görmeye çalıştım, yok. Denedim, ama karıştıracağım diye korktum. Geçen Pazar akşamı, babamlar amcamlar gene bizde toplanmıştı. Sofra kurulmuş, yenip içiliyor, şarkılar söyleniyordu. Annemler masadan kalkmış, yengelerimle kahve faslına geçmişti. Kuzenlerim bizim odada abimle iskambil oynuyorlardı, ben sevmiyordum. Yerde oturmuş annemleri dinliyordum. İşte, gazetelerden okumuşlar, kadının birini taksici kaçırmış. Gerisini kulaktan kulağa fısıldaştılar duyamadım. Ama sonunda annem, “Yok şekerim, duraktan bineceksin taksiye, en güvenlisi o,” demişti. Köşedeki taksi durağına yanaştım, kapının epey açığında dikildim, bakıyorum. Kapılar açık. İçerde bıyıkları yüzünü kaplayan bir adam oturuyor. Dayımdan bile esmer. Çocukken kahve içmiş olmalı. Saçları yağlı. Yazıhaneye sırtını dayamış, gözleri gazetesinde. Yarıya indirdiği gözlüğün üstünden bakıyor sayfalara. Koyu renk gömleğinin kolları kıvrık, kocaman elleri var ve serçe parmağında siyah yumurta gibi taşı olan bir yüzük. İlk defa bir adamda böyle yüzüğe rastlıyorum. Alyans değil. Bir ses, “Radyo Tiyatrosu. Efektör: Korkmaz Çakar,” diyor. Adamın arkasından anten gözüküyor, hemen yanında masa takvimi, 1976, Ekim... günü gösteren kısmı gazete sayfasının arkasında kalmış. Orada durdum, kalbim küt küt atıyor. Birden gazetesini indirdi. Gözlüğünü yukarı çekip bana baktı. “Amca beni İncirli’ye götürür müsünüz,” diye sordum, uzaktan. “Neresine gitmek istiyorsun bakalım.” Sesi çok kalın, hırıl hırıl. “Siz beni ana caddeye çıkarın, oradan sonrasını tarif edeceğim.” Beni şöyle bir süzdü, annemin iki kuyruk yaptığı saçlarıma, boyun kurdeleme, göğüs armama, çantama, rugan ayakkabılarıma baktı ve ayağa kalktı. Gazeteyi bıraktı, pantolonunu beline doğru çekiştirdi. “Yalnız... eve varınca paranızı ödeyebilirim,” dedim. Harçlığımı pötibör bisküviye vermiştim. Radyoyu kapadı, sırtına ceketini geçirdi, sağ cebinden bir tomar anahtar çıkardı. “Tamam haydi kızım,” diyerek ofisin kapısını kilitledi. Mavi bir arabanın kapısını açıp girdi, uzanıp yandaki ve arkadaki kapı kilitlerini kaldırdı. Öbür tarafa dolandım, yolu tarif edebileyim diye öne oturdum. İçerisi benzin kokuyor. Kontağı çevirdi, olmadı, tekrar tekrar denedi, en sonunda araba sarsılarak çalıştı. İyice kapıya yakın yerleştim, sol yanıma, şoförle arama çantamı koydum. Hareket ettik. Şoför camını açıp sol dirseğini dışarı verdi. Direksiyonu tek eliyle kullanıyor. Koltuk örtüsü kumaştan değil, renkli boncuklardan örülmüş. Her sallantıyla formamın sıyrıldığı bölümlerde bacak etlerimi kıstırıyor. Adamın gözlük camları pis, nereye baktığını pek seçemiyorum, ara sıra bacaklarıma mı bakıyor? Hırkamı örtüyorum ben de. Ara sokakları hızla geçtik, ana cadde yerine çarşının içine girdiğini anladım. Yolun buradan geçtiğini hiç anımsamıyorum. Kapıya yanaştım. Her an sağ elim kapı koluna asılmaya hazır, “Neden buradan gidiyorsunuz,” diye sordum. Yanaklarım yanıyor, kızarmıştır şimdi. Başımı şoföre çevirince aynada sallanan bebeği gördüm. Benimkilerden başka türlü. Bebek değil de sanki bir sinema artisti. Nasıl desem, hani ayıp filmlerdekilere benziyor. Çıplak kollarını başının üzerine kavuşturmuş, gövdesine kumaş dolanmış, açıkta kalan bacaklarını yana kıvırmış. Başının üstünden bir iple dikiz aynasına bağlı, havada oturuyor. Sağa sola savruluyor, sallandıkça dizlerini ön cama vurup duruyor. Duraktan bu arabaya binmeseydim... ne yapacaktım? “Ana caddeye çıkmak için yolu çarşıdan veriyorlar,” sesiyle irkildim. Adamın alnından yanağına, ter süzülüyor. Kapıya iyiden iyiye dayandım. Kulaklarımda bir uğultu var. Şu başımdaki karıncalanma devam ediyor. Etrafta ipçiler görünüyor, kurukahveci, manavlar, seyyar lahmacuncular. Şoför köşeden sola doğru direksiyonu kırdı, cadde göründü, sokakla kesiştiği köşede trafik ışıkları bize sarı yandı. Şoför gazladı, sağ eli bana doğru uzanıyor... vites değiştirecekmiş meğer. Tam kırmızıya dönerken ışıkları geçtik. O sarsıntıyla, omzum kapı köşesine çarptı, aşı yerim çok acıdı. Gözlerimi yumdum, sıcak yaşlar boşandı. Dizlerimden aşağısını hissetmiyorum artık. Karıncalar bütün bedenime yayılıyor. Sağ elimle kapı koluna tutunuyorum. Sol elimle torpido gözüne dayanıyorum. Altımda araba hızla kayıyor. Titriyorum. Alnımda bir serinlik. Uyumuş muyum? Birden olanları anımsadım. Kalbim çarptı, gözlerimi açmamla karşımda öğretmenim. “O taksi... o şoför,” diyorum. “Merak etme,” diyor Nezihe Öğretmen. “Taksiyi sizin adrese yolladım haber verecek annenlere,” alnımdaki ıslak bezi alıyor. “Ama öğretmenim, adresi verememiştim ben.” Dirseğime abanıp doğrulmak isteyince kolum zonkluyor, aşı yerim davul gibi olmuş. Melek anlatmaya başlıyor. Bayılmışım meğer. O korktuğum adam, beni okula geri götürmüş hemen. Hademe İsmail Nezihe Öğretmene telefonla haber vermiş. Canım öğretmenim beni revire yatırmalarını söylemiş. Etrafıma bakındım, daha önce hiç revir görmemiştim. Hastaneye benziyor. “Dosyandan ev adresini bulduk. Her şey yolunda. Bayılman sadece aşının etkisi evlâdım. Bazen oluyor.” Elindeki bezi su dolu kaseye bırakıyor. “Aferin, çok cesurdun, gönüllü olmakla arkadaşlarına örnek teşkil ettin. Ayrıca aşını yaparlarken seyretmen gözümden kaçmadı.” Ona korkumdan bayıldığımı söyleyemedim.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR