Ursula K. Le Guin: “Duvarlarda kapılar açmak...”
19 Ocak 2019 Söyleşi Edebiyat

Ursula K. Le Guin: “Duvarlarda kapılar açmak...”


Twitter'da Paylaş
0

“Ben feministim” diye ortaya çıktığımda bilimkurgu camiasında bana verilen kendiliğinden desteği büyük oranda kaybettim, ki bu camiaya hâlâ erkekler hâkim. 

Jane Slaughter

Ursula Le Guin daha feminizmin ikinci dalgası kıyıya vurmamışken cinsiyet rollerini sorgulayan bir bilimkurgu feministiydi. Androjen bir dünyayı hikâye eden, 1969’da yayımlanan Karanlığın Sol Eli’nden bu yana Le Guin’in eserleri ona kadınların sevgisini ve hardcore bilimkurgu dünyasının sınırlarını aşan geniş bir izleyici kitlesi kazandırdı. İki ütopya romanı Mülksüzler ve Hep Yuvaya Dönmek anarşist ve (her ne kadar romanlardan biri ayda geçse de) Dünya-dostu daha iyi bir yaşam biçimini anlatır.

Le Guin 1973’te yaptığı, sonradan Science Fiction Studies’in Le Guin özel sayısında yeniden basılan bir konuşmasında bilimkurgu kaidelerine meydan okumuştu. “İlk büyük sosyalistlerden biri şöyle demişti: Bir toplumda kadınların konumu, o toplumun medeniyet düzeyine dair oldukça güvenilir bir göstergedir,” diye not düşmüştü. “Bu doğruysa, o halde kadınların bilimkurgudaki epey aşağı konumu bize bilimkurgunun gerçekten medeni olup olmadığını düşündürmeli.”

Ancak Le Guin, eleştirisini kadınların nasıl tasvir edildiğiyle sınırlamaz. “Bilimkurguda yoksullar nerede, dişini tırnağına takarak çalışan ve yatağına boş bir karınla giden insanlar nerede? Onlar bilimkurguda hiç birey olabilmiş midir? Hayır. .... Bilimkurguda insanlar insan değildir, kitlelerdir ve varoluşlarının tek bir amacı vardır: üstlerinin liderliğini izlemek.”

Le Guin 1972’de En Uzak Sahil ile Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanmıştı, şimdi altmış sekiz yaşında, Portland, Oregon’da konforlu ama çok da büyük olmayan, ona kırk yıldır yuvalık etmiş evinde yaşıyor. Biz konuşurken aramızda altı aylık kedicikler keyif çatıyordu. Aylardır eve gelen insanlar içinde kedileri tarafından kokusu en çok sevilen kişi olduğumu söylediğinde abes bir şekilde memnuniyet duydum.

ursula k le guin

Jane Slaughter: Muhafazakâr bilimkurgucular ilk feminist eserlerinize nasıl tepki verdi?

Ursula K. Le Guin: “Ben feministim” diye ortaya çıktığımda bilimkurgu camiasında bana verilen kendiliğinden desteği büyük oranda kaybettim, ki bu camiaya hâlâ erkekler hâkim. Büyük olasılıkla üçte ikisi erkeklerden, üçte biri kadınlardan oluşuyor.

Gelecek hakkında yazması gereken insanların muhafazakâr olması tuhaf görünse de, bilimkurgunun politik anlamda radikal muhafazakâr bir kanadı var. Ayrıca bu kanat son derece anti feminist. Bu yüzden tam o noktada kimi okurlardan koptum.

Ama ikinci feminist dalga gelmese ve beni yakalayıp kadınlar hakkında nasıl yazacağımı göstermeseydi roman yazmayı sürdürebilir miydim, bunu gerçekten merak ediyorum. Annem bana, “Niçin erkekler hakkında yazıyorsun,” diyen ilk kişiydi. Ben de, “Kadınlar hakkında nasıl yazacağımı bilmiyorum,” demiştim. O da, “Eh, öğren o halde,” dedi.

Kadınlar ve hayvanların tarafındayım, evet.

JS: Öykülerinizden biri, “She Unnames Them” Âdem ile Havva’yla ilgili. Bir önsözde bu öykünün hangi tarafta olduğunuzu gösterdiğini söylemiştiniz. Bu tarafı nasıl tanımlarsınız? Kadınlar ve hayvanlar mı, “Yemekte ne var?” diyen adam mı...

UKG: Kadınların ve hayvanların tarafındayım, evet. Bu büyük olasılıkla kültürel bir ayrım, bizim kültürümüzün en azından.

JS: Kadınların dünyadaki varoluş biçimi üstüne çok yazıyorsunuz. Dişil bir varoluş şeklinden söz ediyorsunuz.

UKG: Özcü değilim. Bir antropoloğun, en azından babamın içinde bulunduğu jenerasyondan bir antropoloğun kızı olarak özcü olamam da. Babam, İnsan doğası diye bir şey yoktur, diyen jenerasyondandı. Romancı olarak bana çok makul geliyor bu. Erkekler böyledir, kadınlar şöyledir, dediğiniz anda onların şu anda, kendi toplumunuz ve kültürünüz dahilinde öyle olduğu gerçeğini gözden kaçırmış oluyorsunuz. Ama çitin üstünden uzanıp yan bahçede ne yaptıklarına bakalım bir de. Bambaşka bir şey yapıyorlar. Bunun daima bilincindeyim.

Kimi eleştirmenler Hep Yuvaya Dönmek’te anaerkil düzen olduğunu söylüyor. Neden, çünkü ataerkil değil. Oysa söz konusu olan yalnızca eşitlik. Cinsiyet rollerini bizden çok farklı ele alıyorlar. Cinsiyete bağlı işbölümü söz konusu değil. Sana en uygun olan işi yapıyorsun, bu başka pek çok toplumda yaşandı zaten.

ursula k leguin

JS: O halde kadınların ilgili ve iyi, erkeklerinse vahşi bir yaradılışa sahip olduğunu düşünenlere katılmadığınızı söyleyebilir miyiz?

UKG: İki düşünceye de karşı çıkmak zorundayım, çünkü mantıken kuşkulu ve ahlaken beni çok rahatsız ediyor. Erkekler vahşi yaradılışlı demeye başladığınız anda aslında “Haydi beyler” diyorsunuz. Bir bahane bu. “Kadınlar ilgili, öyleyse onları evde bırakalım.” Yaptığımız tek şey duvarları daha da yükseltmek.

Duvarlarda kapılar açmak her zaman geri dönüp durduğum bir imge. Yazar olarak yapmam gereken herhangi bir iş varsa o da olabildiğince çok kapı, pencere açmak ve onları açık bırakmak. Ev ancak böyle havalanır.

JS: Bilimkurgu, 1973’teki deyişinizle “Alfa Erboğa’daki Rotary Kulübü” olmaktan ne kadar mesafe kat etti?

UKG: Yüzeysel açıdan epey yol kat etti. Sanırım artık erkek başkarakterlerden çok kadın başkarakterler var. Ama bunlar bir çeşit Barbarella. Cinsiyet eşitliğinin gözboyama olduğu çok örnek var.

Medya bilimkurgu türünde yazılanların yirmi, otuz yıl gerisinde.

JS: Uzay Yolu gibi mi?

UKG: Uzay Yolu hiç değilse deniyor. Yapımcıların çalıştığı mecrayı göz önüne alırsak muhteşemler. Onları cinsiyet tokenizmiyle suçlayarak yerden yere vuran akademik bir yazı okudum yakın zamanda. Ama farklı ırkları ya da cinsiyetleri dahil etmeye yönelik bir şey yapan başka kim var? Derin Uzay Dokuz’un iki önemli mürettebatı kadındır ve ikisi de gerçekten görevini yapar. Etrafta dolanıp, “Ee kaptan, ne yapmalıyız?” demezler.

Medyanın büyük bölümü korkunç. Yıldız Savaşları sözgelimi – bütün galakside Prenses Leia ve iki bakıcısı. Bunların çoğu öyle safça erkek merkezli ki inanılmaz. Ama medya bilimkurgu türünde yazılanların yirmi, otuz yıl gerisinde. İlginç bilimkurgular yazan çok sayıda kadın var.

Bu alana girdiğimde bilimkurgu, yaşı ne olursa olsun ergenlik çağındaki erkekler tarafından okunan ucuz dergi formatından daha yeni yeni çıkmaya başlamıştı. Biraz mühendislere yönelik, teknolojiye takıntılıydı. Geleceğe dair umut doluydu, tabii atom bombası sonrasını anlatan bir hikâye değilse. Ayrıca neredeyse bilinçli olarak edebiliğe karşıt bir tonda yazılıyordu, hem de sanatın bir şekilde akla karşı durduğunu düşünen insanlar tarafından.

Bilimkurguda estetiğe önem veren yazına hâlâ kuşkuyla yaklaşan, çünkü böyle bir yazının ifade etmeye çalışılan fikirlere hizmet etmediğini düşünen bir hizip var – kendilerine hardcore bilimkurgu fanatiği diyorlar. Muhafazakârlık burada ortaya çıkıyor: “Her şeyi önceden olduğu gibi ve ucuz roman tadında istiyoruz. Macera istiyoruz, duygular olmasın lütfen. Karakterler de olmasın lütfen.”

Derken bizden bir grup ortaya çıktı ve ısrarla, “Saçmalık bu,” dedi. “Biz edebiyat istiyoruz ve bilimkurgu edebiyatı yapacağız, üstelik sizin kadar iyi fikirlerimiz var. İngilizceyi de sizden iyi konuşuyoruz.” O zamandan beri bu böyle sürüyor. Standartlar bir anda ciddi anlamda yükseldi. O jenerasyona dahil olmak keyif vericiydi. Bu konuda son derece kibirliydik elbette.

ursula k le guin

JS: Mülksüzler üstüne de konuşalım mı? Galiba anarşist bir ütopya demiştiniz.

UKG: Anarşist bir ütopya ama altbaşlığı “ikircikli bir ütopya”.

Kendimi sosyalizme hiç hissetmediğim kadar anarşizme ait hissettim. Anarşizm siyasi bir hareketten çok siyasi bir felsefe...

JS: Anarşizm bugün hâlâ sizi cezbeden bir felsefe mi?

UKG: Mülksüzler’de sözünü ettiğim anarşizm barışçı bir anarşizm, cebinde bomba taşıyan bir adamın anarşizmi değil. Anarşizm temelde Kropotkin gibi kişiler tarafından tanımlandı, kendisi Rus Devrimi’nin ilk günlerinde nüfuz sahibiydi – bu devrim komünist yerine pekâlâ anarşist olabilirdi. Bu ülkedeyse Paul Goodman ve Emma Goldman tarafından tanımlandı. Kendimi sosyalizme hiç hissetmediğim kadar anarşizme ait hissettim. Anarşizm siyasi bir hareketten çok siyasi bir felsefe, Taoculukla sıra dışı biçimde uyuşuyor, bu da benim entelektüel anlamda öteki temel eğilimim. İkisi kaçınılmaz biçimde bağlantılı.

ABD’deki ağaçkakanları düşünün – önceki yılın yavrusu orada kalır, o yılın yeni yavrularının yetişmesine yardımcı olur.

JS: Mülksüzler’deki ütopik toplumla, Anarres’le ilgili beni şaşırtan şeylerden biri de çölde kısıtlı kaynaklarla yaşamalarına rağmen insanlarının dayanışmacı olmasıydı. Oysa alışageldik tabloda kısıtlı kaynaklar kavgaya sebep olur, paylaşma ve dayanışma ancak refah varsa mümkündür. Anarres’i kasten mi böyle yaptınız?

UKG: Hayır, doğrusu kasten yapmadım. İnsanlar buna dair yazılar yazdı ve güvenim sarsıldı. Kropotkin’in önemli eserlerinden biri de Karşılıklı Yardımlaşma’dır. Kropotkin biyologdu, Sibirya kutup bölgesindeki hayvanları incelerken –zorluktan söz etmişken!– aralarında muazzam bir dayanışma olduğunu gözlemledi. Elbette yirminci yüzyılın başlarında sosyal Darwinizm, bütün hayvanların etkileşim kurma biçiminin katıksız çatışma olduğunu söylüyordu. Ama ABD’deki ağaçkakanları düşünün – önceki yılın yavrusu orada kalır, o yılın yeni yavrularının yetişmesine yardımcı olur. Ya da balinaların davranış şeklini düşünün, her bebeğin aunty’leri1 vardır. Bu ve benzer pek çok şey sırf her şeyde rekabet ve şiddet bulma ihtirası adına bir kenara atılmıştı. Rekabet de şiddet de var elbette. Yeterli miktarda kaynak yoksa insanlar kapışacaktır, hangi türden olursa olsunlar. Ama bazıları zekice alternatifler buluyor – mesele yalnızca birinin yiyip birinin aç kalması değil. İkisi de biraz daha az yiyor. Bunun ne kadar sık gerçekleştiği inanılmaz.

Galiba farkında olmadan bu modeli kullandım. Ayrıca, malum, bir romanı yazarken içinde yığınla mesele, verilmesi gereken birçok bilgi vardır. Romanın çölün ortasında geçmesi hayatı basitleştirir. Eğer bir yağmur ormanı gezegeninde yer alan farklı türdeki bitkilerin hepsini betimlemek zorunda kalsaydım, roman oturma odasını sürünerek terk ederdi. Yazar için çöl birçok şeyi basitleştirir – geniş, açık alanlar ve etrafa dağılmış insanlar.

JS: Anarres’te toplumun büyük bölümü bencillik ve iktidar kapmaya karşı mücadele edecek şekilde yapılanmış olsa da birbirinin kuyusunu kazmanın ödüllendirildiği bir yer yine de var, o da akademi.

UKG: Hepimiz farklı düzeylerde zorluyuz, çirkefiz. Hepimiz farklı düzeylerde benciliz. Bununla ilgili bir yasa yapamazsınız. Çoğu ütopyayı öylesine sıkıcı yapan şey insanların o kadar iyi olmasıdır. Marge Piercy bile Zamanın Kıyısındaki Kadın’da bunu yapar – böyle ütopik insanlara katlanamıyorum. Hepsi iyi kalpli, tatlı, kibar, soylu ve benden daha iyi. Hiç kimse kendisinden daha iyi insanları sevmez. Romancı için de bu böyledir.

ursula k le guin

JS: Ama geleceği tamamen çatışmasız da bırakmadı. Sonraki jenerasyonu genetik mühendisliğiyle tasarlamak isteyenler ile oluruna bırakmak isteyenler arasında büyük bir çatışma vardı.

UKG: Ama bu entelektüel bir çatışmaydı. Benim bir romanda istediğim, talep ettiğim şey gündelik hayattan bir parça bir şey olması. Kimden söz ediyor olursak olalım hayat kolay değil, ne olursa olsun bir sürü acı, bir sürü bıkkınlık ve bezginlik yaşanıyor, bence romancının da karakterlerinin bunları yaşamasına izin vermesi boynunun borcu.

JS: Ütopyaya dair düşünceleriniz zaman içinde nasıl değişti?

UKG: Hep Yuvaya Dönmek benim gerçek ütopyam; ikircikli değil. Dilediğim toplumu resmetmeye yönelik doğrudan bir girişim. Dünyada en sevdiğim yere –gelecekteki bir zamanda California’daki Napa Vadisi’ne– layık gördüğüm ve oraya yerleştirdiğim bir toplum. Yine anarşist. Merkezi bir hükümet yok. Toplumun işleyiş mekanizması daha çok kabilelerden, ilkel diye tabir edilen topluluklardan, kimi California yerlilerinin geleneklerinden ve Pueblo’lardan geliyor. Beğendiğim şeyleri seçip aldım sadece. Kararlı, dengeli bir toplum, klimaks medeniyeti, tıpkı bir klimaks ormanı gibi. Bizimkiyse öyle değil. Bizimki bir büyüme modeli.

JS: Köpekbalığı modeli – hareket halinde olmazsan hayatta kalamazsın. İlerleme diyoruz buna.

UKG: Bu öyle tuhaf bir model ki. Eleştirmenlerden biri, “Ah, bir Luddite,” demişti. Anti teknoloji. Oysa ben teknolojiyi betimlemeye bayılırım – kitap bunlarla dolu. Çok fazla “ileri” teknoloji kullanmıyorlar. Galaksilerarası ya da en azından gezegenlerarası bir çeşit bilgi ağları var ama bunu kullanmak fazla ilgilerini çekmiyor. Kimilerinin çekiyor. Kimileri gidip bir şeyleri araştırıyor, içine dalıyor, bunu takıntıya dönüştürüyor ama birçoğu başka insanlarla yaptığınız türden işlerle yeterince meşgul. Şunu demeye çalışıyordum: Tüm bu muhteşem bilgiye sahip olabilir ama yine de kullanmaya ihtiyaç duymayabilirsiniz.

Çevre en büyüğü, en korkuncu ama kapitalizm gelip sağduyuyu silip süpürüyor.

JS: Kanınıza dokunan başka meseleler de var mı?

UKG: Çevre en büyüğü, en korkuncu ama kapitalizm gelip sağduyuyu silip süpürüyor. Biliminsanlarının atmosfer, okyanuslar, besin kaynakları hakkında bize onyıllardır ve bugün hâlâ söylediği her şey. Hanford’da nehrin aşağısında yaşıyorum, eskiden bütün plütonyumun üretildiği yerde. Hepsi Columbia Nehri’ne, yeraltı sularına sessiz sedasız sızıyor. Kitaplarımda da var bu. Uzak gelecekte geçen kitaplarımda da kimsenin yaşayamadığı kocaman bir bölge her zaman var, burada söz konusu olan benim özel Hanford’ım.

JS: Seven Days dergisinde yer alan 1977 tarihli bir söyleşiden bir alıntı okuyacağım.

UKG: Muhtemelen katılmayacağım.

Virginia Woolf da bu sorunu tartışır, söylev veriyorsanız birinci sınıf sanat yapmadığınızı söyler.

JS: Şöyle demişsiniz: “Pek hoşuma gitmese de fazlasıyla ahlakçı bir yazar olduğumu anladım. Daima baltamı bileyliyor, bir mesaj veriyorum. Keşke bu kadar ahlakçı olmasaydım, çünkü benim asıl ilgilendiğim estetik. Yapmak istediğim güzel bir şeyler yaratmak, tıpkı iyi bir çömlek ya da iyi bir müzik parçası gibi, ama düşünceler ve ahlakçılık önümü kesip duruyor.” Bugün hâlâ ahlaki olan ile güzel olan arasında bir uyuşmazlık olduğunu savunur musunuz?

UKG: Ahlaki olan ile güzel olan arasında bir uyuşmazlık olduğunu söylemek istemedim. Söylemek istediğim, sanatçı olarak etik ve estetik değerler üstünden pürüzsüz bir bütünlük çıkarabilmenin müthiş bir beceri gerektirdiği. Virginia Woolf da bu sorunu tartışır, söylev veriyorsanız birinci sınıf sanat yapmadığınızı söyler. Yazar olarak hayatımın en temel etik problemi tam da bu. Söylev veriyorsan ikinci sınıf bir sanatçısındır. Ama birinci sınıf sanatçı olmak için ahlakı bir kenara atmak zorunda mısın?

Shakespeare’in ahlaki ikircikliliğini düşünün. “Başkaları sorularımıza uyar, sense özgürsün.”2 Shakespeare’e dair kim söylemişti bunu? Shelley galiba. Başka bir deyişle Shakespeare ahlakın ötesinde, öylesine becerikli ki dünyayı onun içinde bulabilirsiniz. Hayalini kurduğumuz işte bu ama kaç sanatçı bunu başarabilir? Benim için mesele, söyleyecek bir şeyimin olması ya da ahlaki bir değer, siyasi bir görüş hakkında çok güçlü duygularımın olması ile bunları eserlerimde sadece bilgi verecek, enerji katacak ama söyleve dönüşmeyecek denli iyi gizlemek arasındaki o üretken, hayati gerilim. Ama gün yüzüne çıktığında, “Bunu yapmamalısın. Şunu yapmalısın” diyorsa bence romancı olarak çuvalladım demektir.

JS: Yayımlanan son çalışmanız bir Lao Tzu çevirisi. Biraz önce de Taoculuktan söz etmiştiniz. Taocu musunuz?

UKG: Evet. Çoğu Amerikalının Taocu olduğunu söylediğinde kastettikleri Taoculuk, Lao Tzu’nun ve Chuang Tzu’nun kitaplarındaki Taoculuktur. İki kitap da yaklaşık 2500 yıllık. İkisi de Çin klasikleri. Lao Tzu’nun Taoculuğu nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili. Oldukça uygulanabilir şeyler. Bütünüyle anarşist, kesinlikle hiçbir şeye saygısı yok. Seksen iki kısa şiirden oluşuyor – tüm hayatınız boyunca kafanızda evirip çevireceğiniz, sizi geliştirmeyi asla bırakmayacak türden şeyler.

ursula k le guin

JS: Yazılarınızın bazılarında Hıristiyan olmadığınızı belirtirken sanki bir mesaj veriyorsunuz. Hıristiyan olmamak sizin için önemli mi?

UKG: Evet öyle, çünkü kendini Hıristiyan diye tanımlayan bir ülkede yaşıyorum. Reagan iktidara geçtiğinden beri bu ülke kendi Hıristiyanlığını kutlayan bir çeşit orji yapıyor, bu beni cidden iliklerime kadar sinirlendiriyor. Bunu söyleme vazifesinin bana düştüğünü hissediyorum, zira şu günlerde insanlar Hıristiyanlığa karşı en ufak söz söylemeye bile çekiniyor gibi görünüyor.

Köktenci Hıristiyanlar tüm fantastik, düşsel edebiyatın şeytani olduğunu söyleyerek beni düşmanları ilan etti. Pekâlâ. Bu beni biraz kavgacı bir ruh haline sokuyor. Voltaire’e katılıyorum. “Rahiplerin canı cehenneme,” diyorum. O görüşte direteceklerse beni düşmanları yaptılar demektir.

Bütün sansür sorunu tekrar tekrar pornografiye indirgeniyor. Herhangi bir kütüphaneciye sorun – ıskartaya çıkarılması için talep gelen kitapların yüzde doksanı Satanizm ya da büyücülük hakkında. Köktencilerin ya da öteki sağcı grupların kütüphanelere, okul müfredatına, ders kitaplarına ve okul kütüphanelerine yaptığı müdahaleler de sansür. Sansürü getirenler belli ki büyücülüğe inanan köktenci Hıristiyanlar. İnanmıyor olsalardı büyücülük üstüne bunca tantanayı çıkarırlar mıydı?

Ama sorun sadece Hıristiyanlık değil. ABD’de bir çeşit monoteist olduğunuz, Tanrı’nın varlığına inandığınız varsayılıyor. İnsanların ne olduğuna dair böyle temel varsayımlarla mutlaka karşılaşıyorsunuz. Yaratıcı yazarlık sınıflarında da karşılaşıyorum: Herkes beyaz, herkes heteroseksüel, herkes Tanrı’ya inanıyor. Tanrı fikri hiçbir zaman ilgimi çekmedi. Düşünme şeklimin bir parçası değil. Aklıma yatmıyor. Taoculuğun bana hitap etmesinin nedenlerinden biri de buydu; onda hiçbir şekilde teist olmayan bir düşünce yapısı buldum. Mistisizm bu.

Amerika Yerlilerinin inanışları ilgimi çekiyor. Tanrıları yok ama her şey kutsal.

JS: Teist olmamak üstüne sık sık konuşuyor musunuz?

UKG: Hayır. Çünkü bunun, yazdığım her şeyin sessiz temelinin bir parçası olmasını daha etkili buluyorum. Hayatımın merkezi eserlerim. Bir şeyi söylemektense uygulamayı tercih ederim. Hikâyelerim ancak kendi hayatımın merkezinden geldiğinde dürüst ve açık olabilir. Hiç kimseye zararları dokunmaz da. Çünkü bu önemli. Bence sanatçılar zarar vermekten kaçınma konusunda topluluklarına karşı sorumlu. Bunu söylemek epey demode, belki de tehlikeli bir şey. Otosansür ya da insanların duygularını incitmekten korkmak anlamına gelmediği gibi gemiyi alabora etmemek anlamına da gelmiyor. Bunları söylediğinizde insanların duyguları incinebilir, gemi alabora olabilir. Ama bunu insanları incitmemek, acıya mahal vermemek, dünyayı birazcık daha katlanılır kılmak adına yapıyorsundur.

Ateist değilim, Tanrı’ya inananlarla kapışmak isteyen birisi değilim en azından. Bunlar ilgimi çekmiyor. Politeizme içten, güçlü bir sempati duyuyorum; Hindular, her yerde minik tanrıları olan eski Romalılar gibi insanlar ya da –bildiğim kadarıyla, ki haklarında çok az şey biliyorum– gerçekliğe tamamen ruhani bir yaklaşımları olan Amerika Yerlilerinin inanışları ilgimi çekiyor. Tanrıları yok ama her şey kutsal. Düşününce bu bana son derece anlamlı geliyor. Benim anladığım din bu. Ama tepede bir patronun olduğu bir hiyerarşi varsa merkezde, ben yokum.

İngilizceden çeviren: M. Tila Sadık

* “Ursula Le Guin”, Progressive, cilt 62, No. 3, Mart 1998, ss. 36-39.

1 Hamile ya da yavrusuyla dolaşan anne balinalara eşlik eden balinalar için kullanılan bir tabir, escort whales olarak da geçer. (ç.n.)

2 Matthew Arnold’ın (1822-1888) “Shakespeare” başlıklı şiirinden. (ç.n.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR