Ursula K. Le Guin'in Çocuklara Sunduğu Özgür Dünya
21 Şubat 2018 Edebiyat

Ursula K. Le Guin'in Çocuklara Sunduğu Özgür Dünya


Twitter'da Paylaş
0

Ursula K. Le Guin, insanın çocukken daha fazla bilinçdışı zihni olduğunu ve bu zihniyle yetişkinliğinde olduğundan daha iyi ilişki içinde olduğunu belirtiyordu.
Hülya Soyşekerci
Bilimkurgu ve fantastik türündeki yapıtlarıyla yaşadığımız çağa damgasını vuran, bizi farklı dünyalara alıp götüren; içinde yaşadığımız gerçekliğe dışarıdan, farklı bir gözle bakmamızı sağlayan, yaratıcı düşler kraliçesi Ursula K. Le Guin sadece yetişkinlere ve gençlere değil; çocuklara seslenen kitaplarıyla da çok sevilmişti. Yakın bir zaman önce dünyaya veda eden Ursula K. Le Guin, sadece edebiyat eğitimiyle donanımlı bir yazar değil, aynı zamanda çocuk dünyasını yakından tanıyan, üç çocuklu bir anneydi. Yazar, çocukluk kavramının içerdiği psikolojik derinliklerin, sonsuz düşlerin farkındalığı, empatisi ve deneyimiyle yaklaşmıştır çocuk dünyasına. İnsanın çocukken daha fazla bilinçdışı zihni olduğunu ve bu zihniyle yetişkinliğinde olduğundan daha iyi ilişki içinde olduğunu belirten Ursula K. Le Guin, masalların, fantastik yapıtların, tekinsiz ya da olağanüstü anlatıların, çocuğun içindeki bilinmeyen derinliklere seslendiğini; fanteziye cevap verenin, onu sözel olmayan akıl dışı bir biçimde anlayanın ve ondan bir şeyler öğrenenin de bu iç derinlikler olduğunu dile getirir. (1) İnsanın ancak kendi gölgesiyle, kendi karanlık tarafıyla yüzleşebildiği oranda kendi benliğine yaklaştığını ve kendini bütünleyebildiğini vurgulayan Ursula K. Le Guin, gerçek fantezilerin insanın içindeki derin karanlıkları kavradığını, gölgeleri gösterdiğini ifade eder. Fantastik eserlerin çocuklara zarar verdiğini iddia edenlerin “Çocuklara doğruyu yanlışı gerçekçi kitaplarla, hayata uygun kitaplarla öğretmeliyiz” dediklerini hatırlatır ve şöyle devam eder sözlerine: “Çocuklara doğruyla yanlışın öğretilmesi gerektiği konusunda, çocukların da çoğunlukla bunu çok istediği konusunda hemfikirim. Ama çocuklar için gerçekçi anlatıların da bunu yapmak için en zor ortamlardan biri olduğuna inanıyorum. Kolektif bilincin yüzeyselliklerine, basitleştirici bir ahlakçılığa ve çeşitli yansıtmalara takılıp kalmamak çok güç; o yüzden de sonunda iyiler ve kötüler ikilemine varıyorsunuz.” (2) “Bana öyle geliyor ki, çocuklara tamamen, dürüstçe ve gerçeklere dayanarak iyilik ve kötülükten söz etmenin yolu, benlikten, iç, en derin benlikten söz etmektir. Bu, çocukların başa çıkabilecekleri, zaten başa çıktıkları bir şeydir; aslında büyürken tek işimiz de budur: kendimiz olmak.” “Büyümemiz için bize gereken, gerçekliktir. İnsan erdemini ya da kötülüğünü aşan bir bütünlüktür. Bilgiye, kendimizi bilmeye ihtiyacımız vardır, kendimizi ve gölgemizi görmemiz gerekir.” (3) Ursula K. Le Guin böylece ileride toplum içinde sorumlu yetişkinler olduğumuzda, dünyadaki kötülükler, adaletsizlikler, azap ve acı karşısında; nihai olarak “gölge” karşısında teslim olmaya ya da inkâra daha az eğilimli olacağımızı belirtir.   Fantastiğin çocuk dünyasına gerçekçi yapıtlardan daha fazla nüfuz edebildiğini sık sık dillendirir Ursula K. Le Guin. Karanlık ve ışığı çocukların bir bütün olarak gördüklerini, hakikati zihinlerinde bölmeden, sınıflandırmadan ve yargılamadan sezip kavradıklarını söyler. Gerçekten de, çocuklar, düşlerden gerçeklere, gerçeklerden düşlere kolayca geçiş yapabildikleri gibi; masallara ve fantezi evrenine rasyonel dünyada yaşayan büyüklerden daha fazla yakınlık duyar ve uyum sağlarlar.. İç derinliklerine bu farkındalıkla yaklaşan çocuklar, yaşam boyu “gölge”lerle daha kolay baş edebilme şansına sahip olurlar. Fantezinin iç benliğin dili olduğunu, fantezinin de çocuklara ve başkalarına öyküler anlatmak için kendisine en uygun gelen yol olduğunu söyler Ursula K. Le Guin. Bu noktada Shelley’in sözüyle güçlendirir düşüncelerini: “Ahlaki iyiliğin en güçlü aracı hayal gücüdür.”(4) Ursula K. Le Guin’in on üç çocuk kitabı var. Görebildiğim kadarıyla dilimize bu kitaplardan altı tanesi çevrilmiş ve çocuk okurların düş evreniyle buluşmuş durumda. Ursula Le Guin’in kuşkusuz en çok sevilen çocuk kitapları arasında, birbirine bağlı dört kitaptan oluşan Kanatlı Kediler Masalı başta geliyor. Dilimize çevrilen öteki Le Guin kitapları da masal türünün özelliklerini yansıtıyor. Bir kitabın adı Balık Çorbası; diğeri de Balina Süleyman’ın Dokuz Yüz Otuz Birinci Dünya Turu adını taşıyor. Kanatlı Kediler Masalı’nı oluşturan dört kitabın adları sırasıyla şöyle; Dört Yavru, Yuvaya Dönüş, Yeni Arkadaş, Kentte Tek Başına. Bu dört kitabın en ilginç yönü, kahramanlarının uçabilme yetisine sahip, farklı, sıra dışı, kanatlı kediler olması… Uçabilen kedilerin yepyeni bir gerçeklik boyutunda kurdukları dünyada özgürlük arayışları, yoğun sevgi, ilgi ve şefkat duygularıyla kaynaşıyor. Bağımsızlık arayışlarında sevgi ve bağlılık duygularının da yer alması, bir çelişkiyi değil, aslında ideal bir durumu işaret ediyor. Birbirlerine “bağlı olma”, ama “bağımlı olmama” durumudur onlara mutluluk kapılarını açan. Kanatlı Kediler Masalı’nın ilk kitabı olan Dört Yavru’da Bayan Emma Tekir’in dört küçük yavrusunu tanırız. Bu yavrular iki kız ve iki erkektirler; hem annelerinden hem de diğer kedilerden farklı olarak kanatlıdırlar. Kuşlar kadar hafif olamasalar da gerektiğinde kanatlarını açıp uçarak, tehlikelerden kurtulmayı başarabilen bu küçük, güzel ve tekir kediler, Ursula K. Le Guin’in hayal dünyasından çıkarak sayfalarda S.D. Shindler’in etkileyici ve çarpıcı illüstrasyonlarıyla canlanıverirler. “Kanat” bir simgedir bence; var olanı aşmayı, uzaklara, ötelere gitmeyi; özgürlüğe kavuşmayı temsil eder kanatlar. Kanatlı kedi olmak, farklılığı, özgünlüğü, sıra dışı olmayı vurgular; aynı zamanda bir “arada kalmışlık” haline göndermede bulunur. Kanatlı kedi yavrularını görenlerin ilk tepkisi şaşkınlıktır; insanlar onlarla karşılaştıklarında hemen yakalamak isterler bu kedicikleri. Kuşlar da onlardan hoşlanmazlar..   Farklılıkları, doğuştan itibaren bir yük gibi omuzlarına (kanatlarına) binmiştir bu kediciklerin. Arada kalmışlık ve ikili ötekilik yaşarlar; ne tam anlamıyla bir kedidirler ne de bir kuş… O yüzden çok sıkıntı çekerler kentin kalabalık sokaklarında. Anneleri onları insanlardan ve daha pek çok canlıdan; görünür görünmez tehlikelerden korumaya gayret eder. Büyük bir kentin eski ve bakımsız bir mahallesinin dar bir sokağındaki çöp varilinin altında saklar onları. Büyük kentte hiçbir yer güvenli ve sessiz değildir, Bayan Emma endişelidir, kentte yiyecek de azalmaktadır. Yavruları biraz büyüdüklerinde kenti terk etmelerini, daha güvenli, daha sakin, insanlardan uzak bir yere gitmelerini ister onlardan. Kendisi kentte kalmak zorundadır, uzaklara gidecek halde değildir. Bu noktada, anneden ayrılmak zorunda kalan yavrular, yepyeni bir yaşam kurmak için yola çıkarlar. Kentin kötülüklerini arkada bırakmışlardır. Yola çıkma ve yolculuk, tüm masalların önemli motiflerinden biridir; bu motif Kanatlı Kediler Masalı’nın dört kitabına da damgasını vurur. Yol boyunca kanatlarını açıp ilerleyen kediler, kuş bakışıyla gördükleri büyük kenti ve kırları aşarlar, bir ormana varırlar. Orman da karanlık ağaçları, yabani hayvanlarıyla tüm masalların olduğu gibi bu masalın da tehlikelerle dolu mekânlarından biridir. Orman, bilinmezliğin ürperişlerini yaşatır. Kanatlı kediler ormanda baykuştan çok korkarlar. “Gece”nin karanlık yüzünü, Ursula K. Le Guin, sık ağaçlı orman ve baykuşla gösterir. Sonrasında iyi kalpli iki çocuk tarafından keşfedilen kedicikler beslenmeye ve korumaya alınır, çocuklar onların kanatlarını gördüklerinde, hemen onları başka insanlardan saklama gereksinimi duyarlar. Terk edilmiş, eski bir tahıl ambarında onlara yer hazırlarlar. Böylece hem kanatlı kediciklerle ilgilenecek hem de onları tehlikelerden korumuş olacaklardır. İlk kitap böylece sona erer. Yuvaya Dönüş’te “anneyi arayış” ve “eve dönüş” motifi vardır. Odysseia’da, Argo Gemicileri’nin Destanı’nda, Gemici Sinbad’da olduğu gibi, “eve dönüş”, eski fantastik anlatıların, destan, mitos ve masalların da vazgeçilmez unsurlarındandır. Ursula K. Le Guin de “dönüş” motifine Yuvaya Dönüş’te yer verir. Zorlukla kente ulaşan kanatlı kediler, bir zamanlar anneleriyle birlikte yaşadıkları mahallenin eski evlerinin yıkım ekiplerince birer birer yıkılmakta olduklarını görürler. Annelerini ararlarken farelerin cirit attığı, eski, kirli bir evin çatı katında mahsur kalmış minik siyah bir kedi görürler ve çok şaşırırlar; çünkü bu kediciğin de kanatları vardır. Annesini arayan kanatlı küçük kediyle kardeş olduklarını, sezgileriyle anlar bizimkiler. Bu çok vahşi, konuşmayı unutmuş, sorunlu minik kardeşi korumaya ve yıkılmak üzere olan binadan kurtarmaya çalışırlar. Sonuçta, içgüdüleri onları annelerine doğru yönlendirir. Birbirlerine kavuşan anne ve yavruları mutludurlar. Sonrasında kardeşlerini de tehlikelerden korumak üzere yanlarına alıp köye doğru yola çıkarlar. Zorlu bir yolculuktan sonra nihayet eski ambara gelir ve buradaki yaşantılarına devam ederler. Çünkü onları koruyan ve seven iki çocuğun güzel yüreği çok yakınlarındadır. Bu kitapta baykuş kötü ve korkutucudur ancak Le Guin onun kedileri korkutmasını ve tehlike teşkil etmesinin arka planını gösterir; yumurtadan yeni çıkacak yavrularının kanatlı kediler tarafından zarar göreceği korkusu… Böylece, kötü olma durumunun hem göreceli olduğunu sezdirir hem de çoğu kez korkudan kaynaklandığını… Yeni Arkadaş’ta kanatlı kedilerin kanatsız, çok sevimli, tüylü kuyruklu, tombul ve tembelce bir arkadaşları daha olur. Kanatlı kedilerle karşılaşmadan önce ve tanışmadan önce Aleks çok zengin bir ailenin kedisidir, anne babasıyla birlikte yaşar. Aleks günün birinde merak ve keşfetme duygusuna kapılır; büyük evin büyük bahçesinin dışına çıkar ve yolunu kaybeder. Bahçenin dışına çıkma, aynı zamanda bağımsızlaşma, ötelere gitme, kendi ayakları üzerinde durabilme gücünün göstergesidir. Geceleyin ormanda çok korkar Aleks. Orman burada da bilinmezlerle dolu bir yerdir; hayatı anlatan bir metafordur. Bu masalda da Ursula K. Le Guin baykuşu çığlıklar atan korkunç bir yaratık olarak canlandırmıştır. Baykuş geceye ait bir varlıktır; karanlığın içinde soluk alır, dolayısıyla kötücülün, tekinsizin, nihai olarak “gölge”nin temsilcisidir. Baykuşun temsil ettiği gerçeklik, bilinçdışı zihnimize aittir ve yüzleşmemiz gereken karanlık ve gölgeli bölgemizden gelir. Geceleyin orman daha korkutucudur, çünkü karanlıkta dış dünya yeterince görülemez, ışığın değil karanlığın masalıdır geceleyin ormanda sessizce ve ıssızca yankılanan. Ağaçların siluetleri karanlıkta daha da kararmış gibidir. Üstelik Aleks, tek başınadır. Kar da yağdığı için çok üşür. Baykuşun korkusuyla bir ağaca tırmanmıştır, ama inemez durumdadır. Yalnızlık, korku, üşüme, ürperme içindedir. Sabah olduğunda korkusu azalır, masalın ışıklı kısmı başlamıştır; az sonra kanatlı bir küçük kedi gelip Aleks’e yardım ederek onun ağaçtan inmesini kolaylaştırır. Sonrasında bu kanatlı kara kedinin öteki kanatlı tekir kedi kardeşleriyle de tanışan Aleks, onlarla birlikte geçirmeye başlar günlerini. Yeni bir yaşam kurmuştur ama aklı anne ve babasındadır. Nihayetinde onlar da yaşadığı yere gelir ve sık sık görüşürler. Aleks, kanatlı siyah kediciğin konuşamayışını dert etmiştir, onun bir şok geçirdiği bellidir. Ancak ne kadar uğraşırsa da ondan yanıt alamaz, nihayet onu çok zorlayınca ve kuyruğunu da sıkıştırınca gerçeği öğrenir. Bir anda, kanatlı siyah kediciğin dili açılır ve konuşmaya başlar. Kanatlı küçük siyah kedi ağır bir travma yaşamıştır, kentte sığındığı çatı katının karanlığı ve yalnızlığında kendisinden iri farelerden çok korkmuş, paniğe kapılmış ve dili tutulmuştur. Fare karanlığın, korkuların ve gölgenin simgesidir burada. Ursula K. Le Guin küçük okurların içindeki korkular, gölgeler dünyası ve bilinç dışına bu metaforlarla nüfuz etmeyi başarır. Böylece çocuk, karanlığı, tekinsizi öğrenir, tıpkı ışığı ve iyiliği öğrendiği gibi… Hayatın ışıklardan ve gölgelerden oluşan bir kompozisyon olduğunu, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunu fark eder, karanlıkla yüzleştiği için, ileride onunla baş etmesi daha kolay olacaktır. Kentte Tek Başına adındaki dördüncü kitapta bu kez küçük siyah kanatlı kedi Emma, kente gidip annesini görmek ve yeni yaşamlar tanımak üzere yola çıkar. Yol ve yolculuk, Kanatlı Kediler Masalı’nın dört kitabında da yer alan bir motiftir. Tümünde de hem arayış, merak ve keşif duygusuyla yola çıkma, hem de eve dönüş bir arada yer alır. Yolculuklar sonunda, yola çıkanlar hayatı kendi deneyimleriyle biraz daha yakından tanımış, biraz daha olgunlaşmış ve değişmiştir. Kentte Tek Başına’da kente uçarak gelen Emma rastgele girdiği bir evde yaşlı bir adamın eline düşer. Adam, ona çok iyi davranır, onu rahat ettirir, en iyi yemeklerle besler; ancak kanatlı Emma’nın farklı ve sıra dışı bir kedi oluşundan kişisel çıkar sağlamaya başlar, onu bir TV yıldızı yapmak niyetindedir. Her türlü cambazlıklar, şirinlikler yaptırarak kanatlı bir kediden ne gibi maddi çıkarlar sağlanırsa hepsini birer birer gerçekleştirmeye başlar. Emma başta ne olup bittiğini anlayamaz, sonrasında aklı ermeye başlar ve ilk fırsatta bu ikiyüzlü adamdan kaçar. Annesini, içgüdüsünü izleyerek arayıp bulur. Annesine kavuşmak onu mutlu eder. Emma, kente ait olduğunu hisseder, çünkü orada aradığı yeni serüvenler ve arkadaşlar vardır. Ancak ara sıra köye uçarak kardeşlerini ve dostu Aleks’i ziyaret etmeyi unutmaz. Kanatlı Kediler Masalı farklı olma hallerini yolculuk, karanlık, gece, orman, kent, tehlikeler gibi unsurlarla işleyen, Ursula K. Le Guin’in hayal gücünü bir kez daha kanıtlayan, özgün bir masal. “Hayatı mümkün kılan, umulmayan şeylerdir.” diyen Ursula K. Le Guin, yaşadığımız hayatın olağanüstü boyutuna duyduğu inancı ve umudu belirtir. Bir bakıma, hayatı yaşanılası kılan; olağanüstülükler, akla hayale gelmeyen, umulmayan ve beklenmeyen şeylerdir. Ursula K. Le Guin’in çocuklara yazdığı yapıtlardan dilimize çevrilenler arasında Balina Süleyman’ın Dokuz Yüz Otuz Birinci Dünya Turu, ilginç adıyla dikkat çekiyor öncelikle. Yazar, bu kitabında iki filozof olan zürafa ile boa yılanının başına gelenleri anlatırken çok eski mitlerden yararlanıyor. Yer yer ilginç felsefi diyalogların yer aldığı bu masalda, “ufuk” kavramının ne olduğu üzerinde duruluyor, ufuklara gitme idealinin sonsuz bir döngü oluşu vurgulanıyor. Bir kayığa binip açılan iki arkadaş, denizin gökyüzüyle buluştuğu yerin sabit olduğu yanılsamasıyla ufku hedefleyerek ilerliyor. Ufka seslenseler de ufuk onlara yanıt vermiyor. Ufukla yarışmaya başlıyorlar, onlar yaklaştıkça ufuk kaçıyor. Ufuk, insanın bir türlü ulaşılamadığı ama uğruna tüm bir yaşamını verdiği ideallerini temsil ediyor. Düşler, hayaller, idealler ışıktan gelen kavramları oluşturuyor. Aniden çıkan korkunç bir fırtına iki arkadaşın kayığını oradan oraya savururken bir anda karanlık bir ağızdan girdiklerini fark ediyorlar. Burası ufuk değil, bir balinanın karnıdır. Balina tarafından yutulmuşlardır. Yunus Peygamber mitine gönderme yapan bu masalda, balinanın karanlıklar, bilinmezliklerle dolu korku veren karnı yine bilinç dışı zihni temsil ediyor. Bu karanlığı yaşadıktan sonra ışığa çıktıklarında yaşamın değerini daha iyi anlıyor boa yılanı ve zürafa. Aslında Yunus adlı bu çok yaşlı, görmüş geçirmiş balina onlara iyi davranır, ufka varmanın imkânsızlığını belirtir, bizzat dünyanın çevresini dokuz yüz otuz defa dolaştığını ama ufka varamadığını söyler. Konuştuğu dil, Mumatlan’ın kayıp dilidir. Mumatlan, kayıp kıtalar “Mu” ve “Atlantis”’in birleşik adıdır. Nihayet balinanın ağzını açıp onlara yardım etmesiyle dışarı çıktıkları sırada bir fil onlara gerçeği yeniden dillendirir: “Ufuk, yerkürenin eğimi, denizin üstündeki siz ve bakan gözün oluşturduğu bir görüntüdür. Ufuk, bir yer değildir. Öyle bir yer yoktur.” Masalın vurguladığı düşünce şöyle özetlenebilir: “Önemli olan, hedefe varmak değil, o hedefe yapılan yolculuğun kendisidir; yol ile yolcunun yolculuktaki birlikteliğidir.” Ursula K. Le Guin’in dilimize çevrilen diğer çocuk kitabının adı Balık Çorbası. Mohalı Düşünen Adam ile Maholu Yazan Kadın arasındaki arkadaşlık ve olaylar simetrik bir yapı içinde kurgulanır. Kadının evi çok dağınıktır, kanatlı fareler etrafta uçuşur. Adam ise tam tersine, çok düzenli ve temizdir. Ara sıra bir araya gelip balık çorbası içer ve konuşurlar. İkisi de yalnızdırlar. Hayalleri de farklıdır, biri kız çocukları olsun ister diğeri ise erkek… Birdenbire kendi düşlerinin oluşturduğu bir kız ve bir erkek çocuk katılır hayatlarına. Masaldaki karşıtlıkları ve çelişkileri kurgusal bir simetri içinde sunarken, Ursula Le K. Guin, aslında karşıt görünen gerçeklerin bir bütünü oluşturdukları fikrini işler. Karşıtlardan biri olmadan diğerinin olamayacağını, birinin varlığının diğerinden kaynaklandığını gösterir. Ursula K. Le Guin çoğu kez çelişik mantık ve Taoculuk üzerinden yorumlar hayatı. Balık Çorbası masalında da onun, bu düşünsel yönünü çocukların dünyasına uyarladığı görülür. Masalsız, hayalsiz büyüyemez çocuklar, iç dünyaları verimsiz bir çöl gibi kalır masalsız kalırsa çocuklar. Masal ve fantezi olacaktır ki yaşanan hayatı ve kendilerini daha iyi anlayabilsinler, kendi gerçeklerinin farkındalığına kavuşabilsinler. Masallar ve fantastik yapıtlar, yaşanan gerçekliğe göndermeler yaptıkları için boşlukta asılı kalmazlar. Bilindiği gibi, gerçekliği anlamak ve değiştirmek için o gerçekliğin dışına çıkıp bakmak gerekir. İyi bir toplumsal eleştiri de ancak bu yolla mümkün olur. Bir bakıma, fantastik yapıtta öyle bir dünya kurarsınız ki, o dünya aracılığıyla gerçekliğe bir yanıt vermiş olursunuz. Fantastik yapıtlar her türlü iktidarın sorgulanmasını ve aşılmasını kolaylaştırırlar. Elbette çocuklara yönelik bir fantastik yapıt ya da masalda, bariz toplumsal sorgulama ve eleştiriler yer almaz, ancak çocuklar ileride toplum içinde önemli noktalara geldiklerinde haksızlık, kötülük ve şiddetle savaşımlarında, bu türden yapıtlar çocukken onlara kendi içlerindeki gölgeleri tanıma/yüzleşme olanağı verdiği için, daha cesur ve dürüst davranmalarına katkıda bulunurlar.. Fanteziden korkan insanların içlerindeki özgürlük korkusunu şöyle ifade eder Ursula K. Le Guin: “Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar çünkü özgürlükten korkarlar.”(5) Çocuklar masallardaki ejderhalardan, kanatlı kedilerden, kendisinden “farklı olan”dan, karanlıktan, ormandan, baykuştan, geceden korkmamayı öğrendiklerinde özgür bireyler olmaya adım atmış olurlar. Sonuçta, birey olmanın ve özgürleşmenin yolu düşlerden, masallardan ve fantastik dünyadan geçer diyebiliriz. (1)Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2002, s.32. (2)Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2002, s. 39. (3) Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2002,s. 40. (4) Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2002,s. 41. (5) Ursula K. Le Guin, “Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar”, Metis Yayınları, İstanbul, Şubat 2002,s. 29. İncelemede esas alınan metinler: Ursula K. Le Guin, “Kanatlı Kediler Masalı 1,Dört Yavru”, Resimleyen: S.D. Schindler, Türkçesi: Naz Beykan, Günışığı Kitaplığı, İstanbul, Ocak 2013. Ursula K. Le Guin, “Kanatlı Kediler Masalı 2, Yuvaya Dönüş”, Resimleyen: S.D. Schindler, Türkçesi: Naz Beykan, Günışığı Kitaplığı, İstanbul, Nisan 2012. Ursula K. Le Guin, “Kanatlı Kediler Masalı 3, Yeni Arkadaş”, Resimleyen: S.D. Schindler, Türkçesi: Naz Beykan, Günışığı Kitaplığı, İstanbul, Ekim 2012. Ursula K. Le Guin, “Kanatlı Kediler Masalı 4, Kentte Tek Başına, Resimleyen: S.D. Schindler, Türkçesi: Naz Beykan, Günışığı Kitaplığı, İstanbul, Haziran 2013. Ursula K. Le Guin, “Balina Süleyman’ın Dokuz Yüz Otuz Birinci Dünya Turu” Resimleyen: Alicia Austin, Türkçesi: Vedat Yılmaz, Çınar Çocuk, İstanbul, 2011. Ursula K. Le Guin, “Balık Çorbası” Resimleyen: Vicdan İleri, Çeviren: Kemal Atakay, Elma Çocuk, Ankara, Eylül 2012.

hsoysekerci@gmail.com


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR