Üstkurmaca Bir Roman Olarak Puslu Kıtalar Atlası

Üstkurmaca Bir Roman Olarak Puslu Kıtalar Atlası


Twitter'da Paylaş
1

Puslu Kıtalar Atlası’nda “klasik” okumaya ara verilen yerlerden biri kahramanla, kahraman-yazarın kendi varlıklarını ve birbirlerinin varlıklarını sorguladığı yerdir. Uzun İhsan Efendi düş görmektedir ve düş gördüğünün farkındadır. Descartes’ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesini yeniden ortaya koyar.
Akın Tek
İhsan Oktay Anar 1995-2007 yılları arasında yayımladığı romanlarıyla postmodernist üstkurmacanın yetkin örneklerini sunmuştur. Anar beş romanından dördünde Uzun İhsan ismini verdiği izdüşümünü, yazarlık vasfından arındırmadan, hatta bu vasfı özellikle koruyarak romanına yerleştirir. Gerçek ve kurmaca dünyanın sınırları arasında dolanan bir düş görücüdür Uzun İhsan. Romanlar onun düşünün ürünüdür. Onunla Puslu Kıtalar Atlası’nın girişinde tanışırız: “Uzun boyundan ötürü ona Uzun İhsan Efendi derlerdi ... Arap İhsan yeğenine uzun uzun baktı: Yumuşacık kuştüyü döşeklerde yatan bu adam sözümona Frenk kâşiflerine özenip bir mapamundi, Kaftan Kafa bir dünya haritası yapma sevdasına kapılmıştı. Ne var ki bu miskin yeğen, değil dünyanın haritasını yapmak, dünyanın onda birini dolaşacak tıynette olamazdı ... Arap İhsan bir yandan horlayıp bir yandan da salyalarını akıtan yeğenine şunları söylüyordu: ‘Ey kör! Aç gözünü de düşlerden uyan ... Gülleri bülbülleri göremeyip gün boyu evde oturan bu adam dünyanın kendisini hiç görebilir mi?’ “Uyanıklar âlemindeki dayısı ona bunları söylerken Uzun İhsan Efendi ise düşünde muhteşem bir korsanı görüyordu ... Bu muhteşem korsan, dayısı Arap İhsan’dı.” (ss. 21-22) Arap İhsan’ın yanıldığını aşama aşama görmeye başlarız. Gerçekten de uyku halinde olan biri vardır. Hatta bu kişi bir anlamda yazarı temsil eden Uzun İhsan’ın ta kendisidir. Ancak o, yaşadığımız dünyayla roman dünya arasında bir yerde uyur haldedir. Onun düşleri Arap İhsan’ın yaşadığı (ve Uzun İhsan’ın kendisinin de aynı anda içinde bulunduğu) dünyanın uyanıklık halidir. Düşe yatarak bir “mapamundi” yapma sevdası boş değildir. Hatta yapmak değil, var etmek ya da yaratmak demeliyiz. Arap İhsan ve diğer kahramanların var olmasının koşulu onun düş görmesidir. Düş-gerçek ve varlık düzlemleri arasındaki bu gidiş gelişin sınırlarını belirlemek kolay değildir. Bunun nedenlerinden biri romanın, gerçekçi romanların aksine modernizmin ilkelerini takip etmeyişidir: Sorunsallaştırma bir sonuca bağlanmaz. Diğer bir nedense, bu tip romanların yazarlarının metin ve okurla oynamayı sevmesidir. Okuru olarak onunla işbirliği yapmanız durumunda bize “çok daha kesin bir şeyler verecek”1 olan bir yazarı yoktur kitabın. Kurmacanın içine giren bu yazar-kahraman kitabını yazmayı bitirirken kendi benliği hakkında bile şüphe içindedir: “Ne var ki ben, kendimle ilgili bazı meseleleri hâlâ çözebilmiş değilim. Rendekâr düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata’da Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bu günden tam üç yüz sekiz yıl sonra sözgelimi İzmir’de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş, hangimiz gerçek? Düşünüyorum o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. “Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak öne süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse, gerçek olan biri beni düşünüyor. O gerçek ben ise bir düş oluyorum.” (s. 237) Konuşanın kim olduğu belli değildir. Romanın başından itibaren gördüğü düşlerle eserin var olmasını sağladığını düşündüğümüz ve hikâye boyunca bu tür akıl yürütmelerine alıştığımız Uzun İhsan karakteri mi, yoksa romanın kapağında ismi geçen ve Uzun İhsan’ı da yarattığını varsayacağımız yazar mı? Düş ile gerçek arasındaki sınır belirsizleşmiştir. Bu, okurla oynanan, üstkurmaca yazarlarının sıkça başvurduğu “bilmecemsi/bulmacamsı”2 oyunlardan biridir. Burada “tanrı-yazar” geleneğinin sorgulanması da yapılır bir bakıma. Her şeyi duyan, gören, bilen yazar gitmiş, kendi varlığı konusunda şüpheye düşmüş bir yazar gelmiştir yerine. Böylece yazar, kahraman ve okur arasındaki hiyerarşik ilişkinin yerleşmiş sınırlarıyla oynanmış olur. Tüm romanı kapsayan bu üstkurmaca oyunları, ontolojik sorunsallaştırmayı gerçek yaşam düzlemine de taşıyacak özellikler gösterebilirler. Romanın hemen başında yazarın ya da metnin otoritesiyle ilintili dil ve üslup oyunları bizi kendi yaşantımızın metinselliğine götürecek kadar etkilidir. Roman şu satırlarla açılır: “Ulema, cühela ve ehli dubara; ehli namus, ehli işret ve erbab-ı livata rivayet ve ilan, hikayet ve beyan etmişlerdir ki kun-ı Kainattan 7079 yıl, İsa Mesih’ten 1681 ve Hicretten dahi 1092 yıl sonra, adına Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı.” (s. 13) Burada üstkurmacanın birçok çeşitlemesi bir araya geliyor. Bir kere tarihin kurmacalığını hatırlatmak için aynı zaman diliminin birbirinden farklı tarihlerini vererek başlıyor yazar söze. Bunun yanında şu an kullanmakta olduğumuz miladi takvime göre yıl verirken “İsa Mesih”ten sonra diyerek, kanıksadığımız, doğal gibi gördüğümüz ve bu yüzden sorgulamadığımız tarih kavrayışımıza bir gönderme yapıyor. Yani tarihin kurmaca, sonradan yaratılan bir kavrayış olduğunu vurguluyor. Taberi tarihlerinin dilini taklit eden bu söyleyişte “Rivayet ve ilan edenler”in ikili karşıtlıklardan alınması da dikkate değer. “Ulema ve ehli namus”un rivayet etmesi hem bir geleneği devam ettirir hem de geleneğin hesap ettiği gibi inandırıcılığı sağlar; ancak en başından bu çerçeve bozulup rivayet edenlerin arasına “cühela”, “erbab-ı livata”, “ehli dubara” ve “ehli işret” de sokuluyor. Böylece “Konstantiniye derler tarrakası meşhur bir kent vardı,” cümlesiyle okurun alışık olduğu masal geleneği anlatımını da kullanan yazar aynı anda bütün bu çerçeveleri hem kullanmış, hem açık etmiş hem de üstkurmacanın kendi üzerine konuşan, metinlerarası göndermeler yapan ve okuru şaşırtan oyuncu tavrını da takınmış olur. Hemen ardından Galata Kulesi’yle ilgili bir rivayeti dinliyoruz. Aslında bu bir rivayet parodisidir: “... kâfirin bu martıyı Mesih addederek yuvasını arayıp bulduğu ve itikatlarınca İsa’nın etini yemek sünnet olduğundan kuşu kızartıp yediği rivayet olunur.” (s. 13) Ruhani ve temsili bir ayin geleneği böylece tersyüz edilir. İnandırıcılığı şüphe götüren rivayetin rivayetliğinin vurgulanması, kurgusallığın açık edilmesi işlevini görür. Arap İhsan’ın seferden dönüşte yanında getirdiği çocuğun sıkıntıları anlatılırken düş-gerçek ikiliğine, bunların arasındaki belirsiz sınıra vurgu yapılır. Alibaz uykusuzluk illetine yakalanmıştır: “Kendisine, uyuyan insanların ruhunun bedenden çıkıp uzak diyarlara gittiği, orada ilginç ve tuhaf kişiler, hayvanlar ve oyuncaklarla karşılaştığı anlatıldığında uyuyanların aslında palavra sıktığından şüphelenmeye başlamış, ama bozuntuya vermemişti. Uyku nasıl bir şeydi? Hepsinden önemlisi rüya diye bir şey var mıydı ve insanlar onu sahiden görebiliyorlar mıydı? Çok eğlenceli olduğu kesindi ... Onun dünyasına aşina olmayanlar, rüya göremediği için üzülen bu oyunbaz çocuğun aslında alacalı düşler kadar renkli bir alemde yaşadığını nereden bilebilirlerdi?” (ss. 22-23) Burada cahilliği yüzüne vurulan okurdur. Ancak biraz önce verilen ipucuyla birlikte değerlendirildiğinde yine aynı noktaya varılabilir. Elbette bu çocuğun dünyası “alacalı düşler kadar” renklidir. Çünkü kahraman-yazarın düşüdür o. Ancak bildiği tek gerçeklik yazarın yazdığı kadarı olduğundan o da okur gibi durumunun farkında değildir. Okurun farkında olmadığı ikinci bir şeyse belki de kendi hayatının Alibaz’ın hayatıyla bir benzerlik taşıdığıdır: İkisinin de uyanıklığı belki ancak bir düş kadar gerçektir. Yazarın “normal” okumayı kesen bu araya girişlerinden sonra gerçeklik yanılsamasına dönüş yapılır. İşin ilginç tarafı, okurun alışık olduğu, kanıksadığı okuma biçimine dönüldükten hemen sonra “kanmaya” kolayca devam edebilmesidir. Rivayet ve masal havası, inandırıcılığını okurun gönüllü ve sorgusuz ortaklığıyla yeniden hissettirir. Kendi yaşamlarının gerçekliğini de bu şekilde “oluşturan” okurun otomatikleşmiş davranışıdır bu. John Fowles, Fransız Teğmenin Kadını romanında “ikiyüzlü okura” yüklenirken bu hali açıklar ya da başka bir deyişle hayatın kurmacalığına bir gönderme yapar: “Yoksa yanılsamayı münasebetsizce bozdum mu? Yo. Karakterlerim hâlâ varlıklarını sürdürüyorlar ve az önce yerle bir ettiğim gerçeklikten ne daha az ne de daha fazla gerçekler. Kurgu her şeyin içine işlemiştir demiştir, iki bin beş yüz sene önce bir Yunanlı. Bu yeni gerçekliği (daha doğrusu gerçek dışılığı) ben daha gerçek buluyorum; siz çocuklarınızı, meslektaşlarınızı, dostlarınızı hatta kendinizi ne kadar kontrol edebiliyorsanız, benim de kendi zihnimin yarattığı bu yaratıkları o kadar kontrol edebildiğim hissini sizinle paylaşmak istiyorum. “Ama bu akıl almaz bir şey değil mi? Bir karakter ya ‘gerçek’tir ya da ‘hayal ürünü’ değil mi? Eğer böyle düşünüyorsanız hypocrite lecteur, gülmekle yetineceğim. Kendi geçmişinizin bile tam olarak gerçek olduğunu düşünemezsiniz; onu giydirirsiniz, yaldızlar ya da kara çalarsınız, kimi yerlerini kesip atarsınız, kusurlarını düzeltirsiniz ... Tek kelimeyle onu yeniden kurgularsınız ve rafa kaldırırsınız –sizin kitabınız, sizin romantik otobiyografiniz. Hepimiz gerçek gerçeklikten kaçarız.”3 Puslu Kıtalar Atlası’nda “klasik” okumaya ara verilen yerlerden biri kahramanla, kahraman-yazarın kendi varlıklarını ve birbirlerinin varlıklarını sorguladığı yerdir. Uzun İhsan Efendi düş görmektedir ve düş gördüğünün farkındadır. Descartes’ın, “Düşünüyorum, öyleyse varım” önermesini ufak bir değişiklikle yeniden ortaya koyar; ancak bu önerme ona göre varlık sorununu hâlâ tam anlamıyla çözememektedir: “Diz üstü çöküp aynaya baktı ve orada kendi aksi yerine oğlu Bünyamin’in aksini gördü. Kendi kendine, ‘Düş görüyorum’ dedi, ‘düş gördüğümden şüphe edemem. Düş görüyorum. Öyleyse ben varım. Varım ama ben kimim?” (s. 45) Bünyamin, kahraman-yazarın kendisini başka bir dünyada yaratması mıdır? Bu noktada yukarıda bahsettiğimiz katmanların bir altına iniyoruz. Bu baba, oğluna dokunamamakta, onu istediği gibi bağrına basamamaktadır. Çünkü kendisi, kahramana dönüşmüş bir yazardır. Onun farklı bir varlık düzlemine geçişinin ortaya çıkardığı ontolojik karışıklık bu şekilde tezahür eder. Uyanık olduğu zamanlarda, yani kendini kitabın dünyasında düşlediğinde ya da böylece düşlendiğinde, diğer kahramanların aksine bedenine dokunan sivri aletlerin canını acıtmadığını, en ayaz havalarda bile üşümediğini görürüz. Bünyamin de ortada bir gariplik olduğunu sezmektedir: “Sen gerçekten benim babam mısın? Peki annem kim? Sen kimsin? Ben kimim? Bu evin geçimi nasıl sağlanıyor? Pazara giderken bana verdiğin akçeleri nereden buluyorsun? Günlerce yemeden içmeden nasıl yaşıyorsun? Kimsin sen?” (s. 47) Taberi tarihinin rivayet eden söyleyişinden, masalsı anlatım biçimlerinden yola çıkılarak ve bunların parodileri yapılarak kurulan çerçeve-içi bir hikâyenin göbeğinden seslenmektedir Bünyamin. Daha önce değindiğimiz gibi geleneği kurcalamak, onun kurmacalığına gönderme yapmak için önce onun biçimiyle oluşturulmuş böyle bir hikâyeye ihtiyacımız vardır. Macera, kitabın kahramanı Bünyamin’in başından geçer. Bünyamin babasının izniyle lağımcı olarak yeniçerilerle birlikte sefere çıkar. Onu ocağa yazdıran Vardapet ile birlikte sefer düzenlenen kaleden bir casusu kaçırırlar. Casus savaş hengâmesi içinde elindeki siyah renkli parayı Bünyamin’e emanet etmek zorunda kalır. Savaşta yüzü tanınmayacak hale gelecek şekilde yaralanan Bünyamin elindeki bu “uğursuz para” yüzünden hayalini bile kuramayacağı bir maceranın içine düşer. Aslında üstkurmacasal öğeleri dikkate almayacak geleneksel bir okur için tek başına bu çerçeve-içi, fantastik hikâye bile kitabı okunmaya değer kılabilir. Ancak bu hikâyeyi ikincil bir gerçeklik katmanına indirgeyen ve böylece hikâyenin yazım aşamasını açık ederek irdeleyen taktikler, karşımıza bambaşka bir öykü, bambaşka bir hakikat arayışı çıkarır. Bünyamin kendi macerasına atılmadan önce yine bir araya girişle okuma bölünür. Bu kez elimizdeki kitabın metinselliği, içinde yazılı bulunanların varlık değeri bize, yanılsamaya kanmaya hazır okura tekrar hatırlatılır. Uzun İhsan Efendi düşleriyle yarattığı Dünya Atlası’nı tamamlamıştır. Macerasına çıkmadan önce bunu oğluna emanet eder. Aslında bu “meşin ciltli kitap” elimizde tutmakta olduğumuz Puslu Kıtalar Atlası’dır: “Daima yanında taşı ve atıldığın bu macerada yolunu kaybedecek olursan bu düş atlasının sayfalarını karıştırabilirsin. Fakat kendini sakın kaptırma. Adına dünya dediğimiz bu kitabı oku.” (s. 55) Yine düş-gerçek (kurgu-gerçek) arasında gidip gelme hissi yaratan bu sahnedeki konuşma okura yapılan bir hatırlatma olarak yorumlanabilir. Kitabı biz de okuyor olduğumuza göre, “kendini sakın kaptırma” diye yapılan uyarı bize de hitap ediyor diye düşünülebilir. Kaptırarak okuma yanılsamaya inanarak okumadır diye düşünürsek, yazar bizi daha dikkatli bir okumaya çağırmaktadır. Bünyamin’in macerası boyunca sıkıştığı anlarda kitaptan rastgele bir sayfa açıp okuduğu cümleleri biz de onunla aynı anda okumuş oluruz: “Aklına yine kitaptan rastgele bir sayfa açıp fal bakmak geldi. Açtığı sayfada gözüne ilk çarpan cümle şuydu: ‘Dilenciler arasına girip kaderini beklemeye başladı.’” (ss. 89-90) Katmanlar arasındaki belirsizlik bir kez daha kendini gösterir: Kahramanın elinde taşıdığı kitap aynı zamanda onun içinde olduğu kitaptır. Macerayı Bünyamin’le birlikte ânı ânına yaşayan, yani aynı kitabı okuyan, onunla özdeşleştiği için kitabın içinde olduğunu da söyleyebileceğimiz okur ve Bünyamin’i kendi yansıması olarak gören kahraman-yazar yine bir üçlü olarak, ancak bu kez yazar, kahraman ve okur hiyerarşisinden kurtulup bir araya gelir. Metnin okunma zamanında buluşurlar. Kitabın varlık düzleminde bir araya gelişi, daha dolaysız bir yoldan da belirlemek mümkün aslında. Kahramanına “sağ elin oğlu” anlamına gelen Bünyamin ismini koyarak onun bir kitap varlığı olduğunu daha da belirginleştirmiştir Anar. O, yazarın yazarak var ettiği oğludur. Kendisini de Uzun İhsan namıyla aynı varlık düzlemine soktuğunu biliyoruz. Kitabın sonuna saklanan bilmecenin çözümü aynı düzleme okurlar olarak bizim de girdiğimizi gösterecektir. Üstanlatıya bir şekilde girmiş bulunan, bu sebeple yazar tarafından uykusuzluk illetiyle cezalandırılan bir karakter uzunca bir zaman bu cezadan kurtulmak için çareler arar. En sonunda uzun zamandır uyumakta olan birini uyandırabilirse rahat bir uyku çekebileceği müjdelenir kendisine. Romanın sonlarına doğru kendisi gibi çerçeve-içi hikâyenin dışına çıkmayı başarabilmiş olan Bünyamin’le birlikte, kurgu ile gerçeğin arasındaki sınırda bir yerde bir bekçiyi uyandırmaya çalışırlar. Bekçi uyumaktadır; düşler görmektedir. Düşleri, kitapta yazılanlardan başka bir şey değildir aslında; çünkü bu bekçi, okurun ta kendisidir. O uyandığı anda karanlıktan doğan bu alacalı renkler kadar heyecan verici düş bitecektir. Uykusuzluk illetine yakalanan adam dahil kitabın bütün kahramanları temiz bir uyku çekebileceklerdir. Kitabın son satırları şöyledir: “... delikanlı onu adamakıllı sarsınca gözlerini açtı. Sabah olmuştu. (s. 237) Sanki yüzyıllık bir uykudan uyanan bekçi, yerinden doğrulup çevresine bakınca kendisini uyandıran kişiyi göremedi. Çünkü her taraf karanlıktı. Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?” (s. 238) Böylece kitabın nesnel varlığına, karakterlerin iki kapak arasında sözcüklerden ibaret kurmaca oluşumuna vurgu yapılır. Okur (bekçi) kitabın son (238) sayfasına geldiğinde orada kendisinden başka kahraman kalmamıştır. Diğerlerinin, okunup kapanmış sayfaların arasında, karanlıkta ve uykuda olduğunu söyleyebiliriz. Arka kapak da kapandığında kitabın dünyasına dalmış olan okur da tam olarak uyanacaktır. Bu bakış tersyüz edilerek gerçek dünyanın kurmacalığına da gönderme yapılmış olur: “Dünya bir düştür,” der Uzun İhsan, “Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır.” Bünyamin’i yolcularken öğütlediği gibi: “Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalı[dır].” (ss. 90-91) Sonuç olarak Puslu Kıtalar Atlası’nda postmodernist üstkurmacanın birçok çeşitlemesi yapılır. Bunun sonucunda ortaya çıkan metinlerarasılık, parodi, oyunculuk, çerçevelerin görünür kılınması, estetik eleştirinin kurmaca içine girmesi, kurmacanın araçlarının ve yapılanışının açık edilmesi ve en önemlisi bu taktiğin başka dünyaların yaratılması için kullanılması, yazar okur ve kahramanın varlık düzlemlerinin sınırlarıyla oynanması, yaşadığımız dünyanın tıpkı romanın dünyası gibi kurmaca olduğu fikrinin hissettirilmesi bu romanı üstkurmaca roman sınıfına sokar. *Bu yazı, “İhsan Oktay Anar’ın Romanlarında Üstkurmaca” adlı yüksek lisans tezimin kısaltılmış halidir. 1 Virginia Woolf, “How Should One Read A Book”, Collected Essays, Editör: Jeanne Schulkind, The Hogart Press, Londra, 1979, s. 6. 2 Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, s. 73. 3 John Fowles, Fransız Teğmenin Kadını, Çeviren: Aslı Biçen, 2. baskı, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999, ss. 93-94. 2 Yıldız Ecevit, s. 73. 3 Fowles, ss. 93-94.

Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Nisa Kaya
Kitabı bu kadar özenle okuyup incelemesini yapmanız ve görmediğim aklımdan geçirmediğim bir sürü şeyi gözümün önüne sermeniz... tek kelimeyle çok güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık
5:26 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR