Üstümüze Yürüyen Coğrafyanın Şiiri,  ‘Zoon Politikon’ Eleştiri Denemesi Sayılır mı?
10 Eylül 2018 Kitap

Üstümüze Yürüyen Coğrafyanın Şiiri, ‘Zoon Politikon’ Eleştiri Denemesi Sayılır mı?


Twitter'da Paylaş
0

Geceyi ikiye kesti sirenler

Aynalar kırıldı sokaklarda

Ekonomide ve siyasette yansıyan, ülkemizde ve burnumuzun dibindeki uluslararası görüntüler, toplumsal alanda bir çıkmaza, edebiyattaysa bir kargaşaya, karanlığa dönüşerek yaşadığımız bu coğrafyada üstümüze üstümüze bir çığ gibi geliyor. Bu durum beni öylesine etkiliyor ki uzun zamandır üzerinde çalıştığım romanı elime almayı bir kenara bırakıp estetik düşüncelerimden giderek uzaklaşıyorum. Herkes gibi yarattığım suskunluk kantonuna sığınmak istiyorum. Başaramıyorum. Bu olgular arasındaki bağlantıların neler olduğu ve bu denklemin nasıl çözülebileceği sorusu, bir arenada dövüşen gladyatörler gibi benimle dövüşürken başaramıyorum. Bu içsel durumdan kurtulmak, düşünsel değerlere sarılmak için kitap okuyorum. Psikiyatr Doçent Doktor Burhanettin Kaya’nın Coğrafyam Sığar mı Atlaslara1 adlı şiir kitabını da tam da böylesine içine kapanık bir havada denk geldim.

Hemen söylemeliyim ki Kaya’nın şiirleri, edebi kaygısını koruyarak sanki insan ve devlet ilişkisi üzerine politik felsefe bir denemeymiş gibi algılanmak isteniyor. Kaya’nın şiirlerini okuduğunuzda Aristoteles’in insanı, kendisinin ve başkalarının özgürlüğünün farkına varan bir toplumsal (zoon politikon) varlık olarak vurguladığı Politika adlı kitabıyla “İnsan İnsanın Kurdudur” diyen İngiliz Filozof Thomas Hobbes’un, o özgürlüğünün farkına varan insanlar tarafından yaratılan devletin korkuyla inşa edildiğini anlattığı Leviathan  adlı kitabının karşılaştırması gibi bir düşünceye kapılıyorsunuz. Çünkü bu şiirler; doğal insanla çağdaş insan arasındaki çelişkileri, geçmiş dönemle şimdiki dönemdeki devletin insanla ilişkilerini ve zaaflarının yeniden tartışılmasına olanak sağlıyor. Diğer yandan günümüz şiirini de sorgulamanıza yardımcı oluyor.

Burhanettin Kaya, bir televizyon programında, kitabına yapılan “Her dizesinde bir öykü var” adlı eleştiriye katıldığını açıklamış. İşte Kaya’nın bu haklılık payı, kitabında çok iyi gözleniyor. Kitapta şiirler, insan öyküleri, yalın ve hoyratlığı içinde barındırmayan şiirsel dile dönüşüyor. Coğrafya Sığar mı Atlaslara adlı şiir kitabındaki şiirlerin tümü, evet tümü, önce şiirselliğe, sonra estetik usa eşlik ediyor. Bu şiirler, sonsuz bir başkaldırma alanlarını yaratırken haksızlıkları dile getiriyor, özgürlüklerden ve aşklardan hoşlanıyor.

Daha kitabı açar açmaz dizeler bir insan yüreğine atlamak için kollarını açıyor ve yaşamın acımasız eleştirisiyle yüz yüze kalıyorsun.

“Geceyi ikiye kesti sirenler

Aynalar kırıldı sokaklarda

Namlu soğuğunda yürekler

Hain uykular uyumuyor

Yağmur dinmiyor yine serin

Bir bir yanıyor ışıklar

Ölüm kalleş ölüm kuytuda”

("Ay Öksüz Ölüm Kuytuda", s. 9)

Bu dizeler, acımasızca insanın yüzüne çarparken diğer şiirlerde hayatın çıplaklığına bir çağrı olacağını hissi hemen uyandırıyor. Bu his, “deneme” ile “eleştiri”  düşüncesinin iç içe yaklaşımının “küçük görülmesi!” ya da “reddedilmesi” olasılığına aldırış etmeme cesaretini de veriyor. Bu ilk mısraların, ivedilikle diğer mısraların da mutlak okunması gerektiği konusunda içgüdüsel davranışların kışkırtıcılığına niye soyunduğunu, kitabın tümü bir solukta okunduğunda anlaşılacaktır. Öyle ki bazı mısralarda bir şiiri oluşturması gereken kışkırtıcılıkla birlikte doruğa tırmandığınızı nefes nefese kaldığınızda anlıyorsunuz:                                          

“Göğe batık dallarında yaralı bir kuş                                                                          

dal kırık gül dökük                                                                                                               

güz

Mavi lacivert sarhoş gök deniz                                                                                   

düz

Köpüğü uslu küskün delişmen ırmak                                                                         

buz

Yere yatık dallarında yaralı bir kuş                                                                           

bulut suskun yağmur üzgün                                                                                              

sis                                                                                 

Yeşil sarı bozgun yaprak çiçek                                                                                     

yaz

Dalgası hafif çapkın öfkeli deniz                                                                                     

 tuz

 

Göle değik dallarında yaralı bir kuş”

 ("Yaralı Kuşun Türküsü", s. 46)

Kaya’nın mısralarındaki yalınlık ve türkü ritmi gibi tınılar, bir ülkenin bamteline basılmış gibi çırılçıplak ve tüm alçakgönüllülüğüyle yansıyor. Bu nedenle şiirlerinden değil, mısralarından bahsediyorum hep. Bazı mısralarda yer alan sözcükler öylesine özenli seçilmiş ki, beni her yönüyle sardı. Bu nedenle her mısra bir şiir gibi beni doyurdu... “Öyle ürktüm geceden / Ayazı üfleyen rüzgârdan ("Bir Düş Değildi Gördüğüm", s. 56) diyen Kaya’nın bu doğallığı, kimi mısralarında da yaşadığımız ülkenin coğrafyasında neler yaşandığını yaşanan bu anla hesaplaşmaya çağırır:

“Ben unutulmuş ülke, kaybedilen savaş

Acı ülkesinde vuruldum

Sen kendini götürdün o yanık kente

Kül oldu yüzün, ağaçsız kaldın

Duyamadım, neydi o?

Bir kanat çırpışı, ürkek, durup dururken”

("*Milat", s. 72)

Günümüzde yaşananları düşününce yaşadığım burnumdan geliyor, insanlığımdan utanıyor ve Kaya’nın kitabını bir kenara koyuyorum. Ancak mısralar peşimi bırakmıyor. Sanki mısralar, burnu sümüklü gözlerinde muzır gözyaşları olan minnacık küçük çocukların annelerinin eteklerini bırakmadan sanki hayatla inatlaşarak yürümesine öykünüyorlar. Yaşamın, toplumun, dilin ve duyguların içinde korkusuzca kulaç atan Kaya, toplumsal yaşamdaki gerçekliği anlatmasındaki becerisi, insana çok kolay “kral çıplak” dedirtiyor.

“Ne olurdu sanki benimle olsaydın?”da ("Ne Olurdu?", s. 73) sevdasını, “Elimi çektim / Ölüm çekildi geriye / Soluğumla nemlenmişti gökyüzü / Kahır ve kehribar yorgunluğunda”da ("Keşişme", s. 66) acısını, “Uyandım, adın türkü dilimde / Yeniden doğdum, eskiydi sonbahar”da ("Eski Sonbahar", s. 63) o sevdiği ülkesiyle o ülkenin insanlarıyla Kaya, diyalektiğe de dizelerinde rol veriyor.   

Kaya’nın şiirlerinin yapısal özelliğine gelince, dizelerde sözcükler kırık olması lirizmi yaralıyor. Her ne kadar lirik okuma parçalar olsa dahi, kitabın tümünde görülen bir özellik olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumdea Kaya’nın kendine dair bir üslubu olup olmadığını insan anlamakta zorlanılıyor. Belki Kaya, şiirlere yüklenen anlam yükünü dizelerin omuzlaması için sözcükleri bilerek bu dengede tutuyor. Yine de okuyucu kendini vererek okuduğunda bu tökezlemeler kendiliğinden ortadan kalkıyor.

Sonuç olarak, Coğrafyam Sığar mı Atlaslara, bana göre gerçekliğin doğru yansıtılmasına yönelik çabanın yöntemi olmaktan çok, sonucuna dair bir şiir kitabı. Özellikle bu nedenden ötürü Burhanettin Kaya, yaşamın kalıplaşmış, tapınmış olgularını yapmacıksız bir doğallığa dönüştürme çabasını sürdürürse şiirde daha da ileri gidebilir ve köktenci olabilir. Çünkü bu dizeleri yaşayarak yazan ve gördükleri karşısında umudunu yitirmeyen isimsiz bir derviştir. Hatta son sözü de bu dervişe bırakarak eleştirimi bitireyim. Burhanettin Kaya, Ayrıntı Dergisi’nde yayımlanan bir röportajında “umut”a dair bir soruya aynen şöyle yanıt veriyor:

“Tüm travmalar, yaşanan örselenmeler anlamlandırıldığında ve işlendiğinde, bu süreci aşmaya olanak verecek ruhsal güç de gelişecek ve olgunlaşacaktır. Tarihi değiştirenler hemen her zaman yaralanan ve yaralarını sarma çabasında olanlardır. Boşa dememiştir şair, biz halkız yeniden doğarız ölümlerde.”

1 Nika Yayınları, Aralık 2015


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR