Venedik'te Biten Aşklar
13 Temmuz 2017 Edebiyat Kültür Sanat

Venedik'te Biten Aşklar


Twitter'da Paylaş
0

“Gerçekte hayatım sana rastladığım gün başladı / Ben senin dudağından doğdum” diyeceği, neredeyse tüm şiirlerini adayacağı, yalnızca gözlerinin güzelliğini değil, onun kişiliğinde kadının övgüsünü de dilinden düşürmeyeceği Elsa Triolet’yle karşılaşmıştı. İsa’nın çarmıha gerildiği yaşın eşiğindeyken, 1928 güzünde, La Coupole kahvesinde. Bir daha da birbirlerinden ayrılmamışlardı.
Nedim Gürsel
Resimli Dünya’yı yazmak için Venedik’e ilk kez geldiğimde bir tanıdığın stüdyosunu kiralamıştım. Piazzale Roma yakınlarında dar ve bulanık kanala bakan, basık tavanlı, karanlık bir yerdi; sonradan tüm ayrıntılarıyla romanda da yer alacağı gibi eski bir evin zemin katındaydı. Aqua alta’ya karşı önlem olarak, suyu dışarıya pompalamak için bir motor yerleştirilmişti mutfağa. Duvardaki raflar boydan boya siyah ciltli nota kitaplarıyla doluydu. Köşedeki piyanonun kapağını hiç açmadım, buna karşılık dar yatağın başucundaki kasetçaları günler geceler boyunca çalmaktan da kendimi alamadım. Stüdyonun sahibinin Napolili kastralar üzerine bir doktora tezi yaptığını biliyordum, ama dışarıya çıkmaya üşendiğim ya da kentle arama karanlık bir perde çeken yağmurlu günlerde tüm vaktimi müzik dinleyerek geçireceğimi tahmin etmiyordum. Dinlediğim parçalar arasında roman kahramanı Prof. Kâmil Uzman’ın merakına atfettigim, “falsetto”ların söyledigi Stabat Mater’ler yoktu yalnızca, Fransızca şarkılar da vardı. Ve yatılı okul yıllarımda neredeyse tümünü ezberlediğim, karanlık koridorlarda, tez biten teneffüslerde arka bahçede, gece ışıklar söndürülüp ortalıktan el ayak çekilince buz gibi yatakhanede battaniyeye sarılıp kendi kendime mırıldandığım Charles Aznavour’un ezgileri. “Que c’est triste Venise” diye başlayıp Venedik’te biten aşklardan söz eden şarkının özel bir yeri vardı hayalimde, Venedik’te geçen bir roman yazma tasarımın çıkış noktalarından biri, hatta başlıcası da, hiç kuşku yok, bu şarkı oldu.
Louis Aragon, Elsa’nın kollarında yeniden doğmuştu. Ona rastlamadan önce “kumsaldan toplanan bir çakıltaşı”, “trenin basamağında biletsiz bir yolcu”, “düzlükte terk edilmiş bir araba”, “bir otel odasının dağınıklığı”, “rüzgârda savrulan yırtılmış bir mektup”tu. Peki ya Nancy’ye rastlamadan önce?
Romanın yazılma süreci öngördüğümden daha fazla uzayınca, metin dallanıp budaklanmaya başlayınca, işin içine Bellini ailesinin serüveni de girince, Kâmil Uzman’ın Lucia ile yaşadığı umutsuz aşkın öyküsü ister istemez yarım kaldı. Ve ancak birkaç bölüm yazabildikten sonra ayrılmak zorunda kaldım Venedik’ten. Bir daha da, uzun süre yolum Aznavour’un deyimiyle “ölü aşkların kenti”ne düşmedi. Ta ki Paris’te bir öğle vakti, öğrencilik yıllarımdan tanıdığım, diplomat olan eşi Türkiye’de görevliyken İstanbul’da birkaç kez karşılaştığım Isabella’ya Luxembourg Parkı’nda rastlayıncaya dek. Isabella’nın Venedikli olduğunu biliyordum ama orada mimar dedesinden kalma bir “palazzo”su olduğunu bilmiyordum. Bu soylu arkadaşımın davetine icabet edip yarım kalan romanımı bitirmek üzere yeniden Venedik’e ayak bastığımda, ilk gelişimin aksine San Marco yakınındaki bir saray yavrusunda kaldım, ne var ki Isabella’nın konukseverliğini fazla istismar etmemek kaygısıyla bir hafta sonra, hâlâ bitmemiş ama epeyce ilerlemiş romanın müsvettesi de yanımda, Paris’e döndüm. Resimli Dünya’nın yazımı üçüncüde bitebildi ancak, Zattere rıhtımındaki bir manastırda, eskiden keşişlerin kaldığı, tuvalet ve duşu dış koridordaki bir hücrede. [caption id="attachment_32514" align="aligncenter" width="800"] “Gerçekte hayatım sana rastladığım gün başladı / Ben senin dudağından doğdum”[/caption] O zamandan bu yana araya yıllar, başka kentler, başka romanlar girdi ama Venedik’i unutmadım. İstanbul gibi hep içimde taşıdım Resimli Dünya’yı yazdığım kenti ve romanımı ona ithaf ederken şu gerekçeyi öne sürmekten de kaçınmadım: “İstanbul’a: yazmaya orada başladığım için. Venedik’e: orada öleyazdığım için.” Bu ithafta bir itiraf gizliydi belki, ama daha çok da Venedik’te öleyazan, burada yaşamına son vermeye kalkışan Aragon’a bir gönderme yapmaktı amacım. Şair, gençliğinde sırılsıklam âşık olduğu, Elsa’dan önce hayatına giren kadınlar arasında çok özel bir yeri olan Nancy Cunard’la birlikte geldiği Venedik’te, görünürde kıskançlık yüzünden ama kanımca çok daha karmaşık başka nedenlerle, gerçeküstücü dönemi boyunca peşini bırakmayan bir özyıkım dürtüsüyle de diyebiliriz, intihar girişiminde bulunmuş, tanımadıgı –belki de tanıdığını itiraf etmekten kaçındığı– bir eşcinsel tarafından kurtarılıp süklüm püklüm Paris’e dönebilmişti. Bu yıkımın, bu ruhsal çöküşün, Venedik bozgunu olarak tanımlayabileceğimiz bu nihilist edimin hemen ertesinde de, “Gerçekte hayatım sana rastladığım gün başladı/Ben senin dudağından doğdum” diyeceği, neredeyse tüm şiirlerini adayacağı, yalnızca gözlerinin güzelliğini değil, onun kişiliğinde kadının övgüsünü de dilinden düşürmeyeceği Elsa Triolet’yle karşılaşmıştı. İsa’nın çarmıha gerildigi yaşın eşiğindeyken 1928 güzünde, La Coupole kahvesinde. Bir daha da birbirlerinden ayrılmamışlardı, ta ki Elsa ölene, onu yitirdikten sonra başka bir kadınla yapamayacağını anlayan yaşlı Aragon’un yalnızca komünist bir şair değil, eşcinsel bir “dandy” olarak da kendini gecenin ve gençlerin koynuna atmasına dek. Venedik’teki intihar girişiminden yıllar sonra yazacagı Le roman inachevé’deki şiirlerinden birinde dediği gibi, “Ölümün gelmesine ramak kalmıştı” evet, ama bir kadın çekip çıkarmıştı onu enkazın ortasından; Louis Aragon, Elsa’nın kollarında yeniden doğmuştu. Ona rastlamadan önce “kumsaldan toplanan bir çakıltaşı”, “trenin basamağında biletsiz bir yolcu”, “düzlükte terk edilmiş bir araba”, “bir otel odasının dağınıklığı”, “rüzgârda savrulan yırtılmış bir mektup”tu. Peki ya Nancy’ye rastlamadan önce? Aragon’un bu dönemini, yani dadaist ve gerçeküstücü bir şair olarak tanındığı yılları konu alan bir doktora tezi hazırladım Sorbonne Üniversitesi’nde. Amacım geçmişin kültür mirasını tümüyle yadsıyan bir şairin yenilik arayışıyla gelenek anlayışı arasındaki uçurumu, bu uçuruma rağmen eski Fransız şiiriyle kurduğu bağları irdelemekti. Bu nedenle metinlerarası ilişkiler bağlamında yenilik ve gelenek sorunsalı üzerinde yoğunlaştım daha çok, şairin hayatını ve kadınlarını, giderek gönül serüvenlerini, yapıtında önemli bir rol oynamadıklarını düşündüğümden, ilgi alanımın dışında bıraktım. Yanılmışım. Şimdi, tezimi bitirdikten ve ölümünden pek az önce de olsa Aragon’u tanıdıktan uzun yıllar sonra, Venedik’te ve yine bir kitap yazma kaygısıyla, onun bu kentte Nancy’le yaşadıkları beni “intertextualité” kavramından daha fazla ilgilendiriyor. Bu kez Aragon’un hayaletiyle paylaşıyorum yalnızlığımı. Ama onu bir geceyarısı, başında geniş kenarlı fötr şapkası, ayağında yüksek topuklu çizmeler, boynunda ipek kravatıyla gördügüm Saint-Germain bulvarındaki haliyle değil, Saint-Denis sokağındaki “Monsieur Le Bœuf” lokantasında Jean Ristat’nın önerisiyle yanına oturduğum akşam yemeğindeki bunamış haliyle de değil –bütün sakallılar gibi beni de doktor zannettiğinden tıpla ilgili konulardan söz açmış, kendisine Gallimard yayınevinden çıkan ilk kitabım Uzun Sürmüş Bir Yaz’ı sunduktan sonra da yayıncının borçlarından ve gümüş takılarından söz etmişti yemek boyunca– genç ve yakışıklı, o ölçüde de asi bir şair, bir aşk kırgını olarak hayal ediyorum. Beklenen sevgili onu yakın arkadaşlarından, Breton, Soupault, Naville, Crevel, Tzara gibi birlikte hareket ettiği, yalnızca şiir anlayışlarını değil, günlük yaşamlarıyla dert ve sevinçlerini de paylaştığı gerçeküstücü gruptan bir süreliğine uzaklaştıracak, peşinden Londra’ya, sonra başka yolculuklara, başka uçurumlara sürükleyecek genç bir kadındır: Nancy Cunard. Aragon’un dilinde “Nane”, onu yakından tanıyanların gözünde genç yaşına rağmen savaş gazisi, sportif bir koca ve aralarında dönemin kalburüstü sanatçılarının da bulunduğu (Aldous Huxley, Ezra Pound, Tristan Tzara, Norman Douglas, Brancusi… saymakla bitmez, ki bu sonuncunun kendisini model alarak yaptığı soyut yontuların hiçbirini satın almayacaktır!) sürüyle sevgili eskitmiş, erkek ve şehvet düşkünü bir milyarder. Ünlü Cunard Transatlantik şirketinin tek mirasçısı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren yelkenli gemilerin saltanatı sona erdiğinde Atlantik Okyanusu’nu bir uçtan bir uca kat etmeye başlayan buharlı transatlantiklerin sahibi, soylu bir aileden geliyor baba tarafından. Annesi, kraliçe Mary’nin yakın dostu Lady Cunard, genç kızlık adıyla Maud Alice Burke, Sir Bache ile evlenmeden önce, henüz on sekizindeyken ünlü yazar George Moore’un sevgilisi olmuş ve Nancy doğduktan sonra Nevill Holt’daki şatolarında uzun süre konuk etmiş yazarı, onunla yalnızca gizli aşkını değil, edebiyat beğenilerini de paylaşmış. Birlikte yolculuklara çıkmış yazarın gençliğinde yakından tanıma fırsatını bulduğu Parisli ressamların dünyasını keşfetmiş onunla, Montmartre’ın bohem efsanesini ezbere biliyor. Nancy, deyim yerindeyse, Moor’un elinde büyümüş. Sonradan yakın dost olacaktır annesinin eski sevgilisiyle ve Moor’un biyografisini kaleme aldığında yazarın onu bir kez olsun çıplak görebilmek için her şeyi göze aldığını ballandıra ballandıra anlatacaktır. İngiliz aristokrasisinin tutucu yaşam tarzına, geleneklerine, kıyamet kopsa vazgeçemedigi çay partilerine, biraz da bu “manevi” babanın etkisiyle başkaldırdığını itiraf edecektir. Özgürlügün, buna cinsel özgürlük de dahil, bedeli ödenmesi gereken bir zenginlik, zehirli bir hediye olduğunu çok küçük yaşta kavramıştır. Ve ilk eşinden boşanır boşanmaz uçarı, sorumsuz, coşkulu bir yaşama adım atmıştır. Ardında, yalnızca el bebek gül bebek büyütüldüğü, Fransız dadılarla geçen bir çocukluk bıraktığını söyleyemeyiz. Edebiyata olan düşkünlüğünü, yeteneğini Out Laws, Sub Lunary, Parallax gibi şiir kitapları yazarak da kanıtlamıştır. Onu Kokochka’nın 1924’te yaptığı portresinden tanıyoruz. Ve Man Ray’in aynı yıllarda çektiği dillere destan fotoğrafından. Kol bileklerinde, dirseklerine dek fildişi bilezikler, üzerinde leopar derisini çağrıştıran sarı, beyaz, siyah lekeli bir elbise, saçları devrin modası uyarınca kısa, bakışları, o derin, mavi bakışları delici ve zeki, kırmızı ağzı Divan şairlerinin deyimiyle “hokka” gibi, kaşlarıysa keman. Nev-i şahsına münhasır, uzun boylu, ince, otuzunda bir kadın. Aragon’un aile kökenleriyse gerçek bir bilmece, hazin, çok hazin bir hikâye. İnanılmaz bir karmaşa, büyük bir yalan. Sonradan, çok sonradan “doğru yalan söylemek” diye tanımlayacağı roman sanatının trajik bir örneği. Louis yalnızca babası bilinmeyen, gayri meşru bir çocuk, bir piç değil, aynı zamanda annesini de bilmiyor. Daha doğrusu annesi, ablası olarak tanıtıyor kendini. Aslında Madrid büyük elçiliği ve Paris emniyet müdürlüğü de dahil birçok resmi görevde bulunmuş, III. Cumhuriyet devri milletvekillerinden Louis Andrieux’nün oğlu ama babasının da kimliğinden habersiz. Onu okuldan alıp Boulogne ormanında gezmeye götüren kaytan bıyıklı, siyah redingotlu, yakasında kırmızı kurdele, ellerinde beyaz eldiven taşıyan zat “bir veli” olarak tanıtıyor kendini ve ziyaretlerini çocuğa önceden haber vermek için kartpostallar gönderiyor. Hem anne hem baba, en yakınlarından bile gizliyor günah çocuğunu. Babasıyla aynı küçük adı taşıyan (Louis) Aragon çok sonraları, Birinci Dünya Savaşı’nın bitmesinden bir yıl önce cepheye giderken, yani ancak yirmi yaşında öğrenecektir gerçegi. Ablası bildiği annesinin ağzından: “Sözcük çıkmadı dudaklarımdan/kalbime dokunmadı.” Anne sözcüğünü bir kez olsun doya doya söyleyemeyen küçük Louis 1942’de annesi ölüm döşeğindeyken “Sana abla demek çaresiz kılıyor beni” diye yazacaktır elliye merdiven dayadığında. [caption id="attachment_32515" align="aligncenter" width="800"] André Breton: “Birlikte yaptığımız yürüyüşleri anımsadıkça Aragon’un eşsiz yol arkadaşlığı geliyor gözümün önüne. Paris’in en sıradan, en bayağı yerleri bile onun bakışıyla değişiyor, büyülü bir nitelik kazanıyordu.”[/caption] Aragon Avrupa’da milyonlarca insanın ölümüne, bir o kadarının da sakat kalmasına yol açan Birinci Savaş’ın ertesinde, Tristan Tzara’nın başını çektiği ve tüm yerleşik değerlere başkaldıran Dada hareketine katılmış, bu hareketin gerçeküstücü akıma dönüşmesinde önemli rol oynamış isyankâr bir şair, genç ve yakışıklı bir “dandy”dir Nancy Cunard’la tanıştığında. Her gün kravat değiştirmekte, siyah pelerini ve gümüş kakmalı bastonuyla Paris sokaklarını, “modern mitolojinin kaynağı” olarak adlandırdığı pasajları arşınlamaktadır. Dumanlı kahvelerde, kabarelerde, olağanüstünün, alışılmamışın varlığını sürdürdüğü her yerde bir küfür gibi haykırmaktadır Apollinaire’den, Reverdy’den etkilenerek yazdığı yenilikçi dizelerini. O dönemde yazdığı, kanımca gerçeküstücülüğün başyapıtlarından biri olan Paris Köylüsü bu başkaldırı ortamının, kentte çıktığı geceyarısı yürüyüşlerinin, sokakta, parklarda, genelevlerde yaşadıklarının ürünüdür. Yolları ayrıldıktan yıllar sonra André Breton şunları söyleyecektir eski yol arkadaşı Aragon için: “Birlikte yaptığımız yürüyüşleri anımsadıkça Aragon’ un eşsiz yol arkadaşlığı geliyor gözümün önüne. Paris’in en sıradan, en bayağı yerleri bile onun bakışıyla değişiyor, büyülü bir nitelik kazanıyordu. Hiçbirimiz alışılmamışı, kent yaşamındaki düşselligi onun kadar ustaca, onun gibi tüm biçimleriyle kavrayamazdık.” 1976 yılıydı yanlış anımsamıyorsam, Abidin Dino, Aragon’un tüm ayrıntılarıyla betimlediği, “dayalı döşeli bir yerde yaşamaktansa kimsenin sizi gözetlemediği bir buluşma evinin özgür havasını solumak yeğdir” dediği Paris’in eski alışveriş merkezlerinden biri olan Opera Pasajı’na atıfla o mahalledeki Jouffroy, Verdeau ve Panaroma pasajlarında tuhaf bir sergi düzenlemişti. Oyuncakçıdan kuyumcuya, fotoğrafçıdan kitapçıya, pulcuya çeşitli dükkânların vitrinlerindeki satılık eşyaların arasına Picasso, Matisse, Braque, Masson, Léger, Miró, Giacometti’nin (bu listeye Kijno, Del Pazzo, Adami, Titus-Carmel gibi dönemin yeni ressamlarıyla Paris’te yaşayan Türk sanatçıları Utku Varlık, Komet, Kemal Bastuji’nin de adlarını eklemeliyim) yapıtlarını serpiştirmişti. Bu yapıtlar içinde bulundukları ortama ters düşen bir konumda, hiç beklenmedik bir anda, alışverişe gelenleri ya da vitrinlere bakanları şaşırtmak amacıyla oradaydılar. Eski bir pul koleksiyonunun solgun renklerine karışmış Picasso’nun çizgileri; oyuncak trenlerin, mavi gözlü, al yanaklı taşbebeklerin arasında bir Miró; az ilerdeyse Chagall’ın, Max Ernst’in büyüleyici dünyaları sıradan eşyalar arasında göze çarpmıyordu. Ancak dikkatli bir bakış ayırt edebilirdi onları ve rastlantının ışığından olağanüstü bir güzellik doğabilir, bir kıvılcım sıçrayabilirdi. Dino’nun amacı Gerçeküstücülüğün Manifestosu’ndan hareketle bir karşılaştırmadan değil, birbirine uzak iki gerçeğin yakınlaştırılmasından doğan şiirsel imgeyi yakalamak ve seyirciyle paylaşmaktı. İlk kez o sergide görmüştüm Aragon’u, ama hakkında tez hazırladığım ünlü şairle tanışıp konuşma cesaretini kendimde bulamamıştım.

Nancy, ondan gizli, ilerde Le con d’Irène adıyla yayımlanacak bu devasa yapıtın bazı bölümlerini yok olmaktan kurtaracaktı. Aragon ise yaşamının sonuna dek , bazen utanç bazen de gururla söz edecekti Madrid’de ateşe attığı romandan.

Aragon, Nancy’e rastladığında Elsa’dan sonraki yaşamında olduğu gibi, gece yorgunu, “uykusuzluk kadar güzel” ve gizemli bir genç adamdı. Şu farkla ki, otuzundaydı o yıllarda, yetmişlerinde değil. Gerçi o da, Nancy kadar olmasa bile, birkaç sevgili eskitmiş, savaş görmüş, top mermileri gökyüzünü aydınlatırken hayaller kurmuş, sözcüklerle düşüp kalkmış, piç olmanın ezikliğiyle topluma başkaldırmakla kalmayıp yeni bir aile arayışına da girmişti. Dada’yı, sonra Breton’un otoritesi altındaki gerçeküstücü grubu, giderek Komünist Parti’yi gerçek ailesi bellemişti. Aslında Nancy’le yaşamaya başladıktan bir yıl sonra, 1927’de girmişti partiye, zaten yeni sevgilisi aristokrat ailesine başkaldırmış, aykırı duruşuyla dönemin isyankâr sanatçılarının ilgi odağı olmuş bir kadındı, çok zengindi üstelik. Hatta, deyim yerindeyse, bir “erkek avcısı”ydı. Ya da bir dişi örümcek. Tanıştıkları gün genç şairi evine bırakırken, taksinin arka koltuğunda ağına düşürmüş, o günlerde yatağını paylaştığı İngiliz sevgilisinden gizli Londra’ya götürüp “icabına” bakmıştı. “O hayrandı bana, bense onu arzuluyordum,” diyecekti sonradan. Ve, “genç bir tanrı kadar güzel” bulduğu Aragon’u düpedüz “düzdüğünü” ifşa etmekten çekinmeyecekti. Paris’e döndüklerinde birlikte yaşamıyorlardı belki, yine de zamanın özgürlük anlayışına inat, gerçek bir çift oluşturuyorlardı. Nancy, Aragon’un sonradan Aurelien’de anlatacagı Île Saint-Louis adasındaki apartman katında kalıyordu, Aragon ise Panthéon’a yakın Rue Malebranche’da. Ve şairin sonradan bir şiirinde yazacağı gibi, “gömlek değiştirircesine mahalle değiştiriyorlarlardı” Paris’te. Bu arada Nancy’nin aynı hızla sevgili değiştirdiği de oluyordu ama, bir gecelik serüvenden öteye gitmiyordu bu sadakatsızlıkları. Uzun yolculuklara da çıkıyorlardı birlikte, buysa gerçeküstücü grubun tepkisini çekmek için yeterli bir nedendi. Aragon, gruptan gizli, Le defense de l’infini adını verdigi bir roman yazmaya baslamıştı üstelik, yalnızca roman türünü küçümseyen arkadaşlarının gözünde değil, bir bakıma kendi yazarlık anlayışı açısından da bir başka sadakatsızlığın doruğunda sayılırdı o da. Ve Endülüs dönüşü Madrid’de bir otel odasında, dışarda kar yağar kentin üzerine koyu bir karanlık çökerken, bin sayfayı aşan romanını Nancy’nin gözü önünde yaktı. Bu ilk özyıkım, ilk kıyıcı edimdi. Göz nuru verdiği, alınteri dökerek yazdığı binlerce sayfalık yapıtına kıymıştı kendine kıymaya kalkışmadan önce. Yanan sayfalarda Nancy’le fırtınalı ilişkisini anlatan erotik, hatta pornografik betimlemeler, ona tümüyle sahip olamamanın yol açtığı umutsuzluk ve kıskançlık krizleri de vardı. Nancy, ondan gizli, ilerde Le con d’Irène adıyla yayımlanacak bu devasa yapıtın bazı bölümlerini yok olmaktan kurtaracaktı. Aragon ise yaşamının sonuna dek, bazen utanç bazen de gururla söz edecekti Madrid’de ateşe attığı romandan. İki sevgili, Academia ile Büyük Kanal arasında sıkışıp kalmış San Barbeda mahallesindeki Casa Maniella’da, o yılların İtalyası’nda olup biten siyasi olaylardan, yani kara gömleklilerin Roma’ya doğru başlatacakları yürüyüş ve Mussolini’nin balkona çıkıp attığı zehir zemberek nutuklardan uzak, günlerini gün etmektedirler. Ne var ki fazla uzun sürmez mutlulukları, aradan çok geçmeden Wyndham Paris’e yalnız döndüğünde bir avuç yıkıntıdan ibarettir. Kendini beğenmişliğinin de, hastalık derecesine varan kıskançlığının da hakkından gelmiştir sevgilisi. Sonunda Nancy’i yerin dibine batıran bir roman yazarak kurtulmayı dener bu tehlikeli kadının etkisinden. Ve geriye Venedik’te yaptığı Nancy’nin portresi kalır. Bir de hızlı yaşanmış, çabuk tüketilmiş bir tutkunun külleri. Tüm çabalarıma rağmen söz konusu portreyi göremedim, ama Nancy Cunard’ın biyograflarından François Buot’nun anlattığına göre kentle bütünleşmiş, giderek Venedik’in gizeminin bir parçası olmuş, duygusal ilişkilerini sürdüremeyen, nedense sonu hep hüsranla biten aşklarında hem kazanan hem kaybeden bir genç kadın vardır o portrede. Büyük Kanal’a bakan bir balkonda, ardında hayal meyal seçilen “palazzo”lar ve bir çan kulesiyle müstakbel avını ağına nasıl düşüreceğinin hayalini kurmaktadır. Ve birkaç yıl sonra Louis Aragon, Nancy’yi anlatan bir metninde (Le con d’Irène) “arzuladığı adamı suyun bataklığa sızması gibi yavaşça ele geçiren” bu kadının dünyasına nasıl kapılıp sürüklendiğini şöyle anlatacaktır: “Kendini hiçbir hazdan yoksun bırakmaz. Başkalarını da sevmez. Başkalarını hiçbir zaman sevmemiştir. Çocukluğundan bu yana başkalarının ona düşman olduğuna inanmıştır. Onları, durdukları yerde unutur bazen. … Ağır ve hırçındır. Tepeden bakar. Annesi işine karıştığında bakışları sertleşir. Erkekleri düşünür hep. Tüm zevkleri düşündüğü gibi. Erkeklerin sertliğine ve güzelliğine karşı duyarlıdır. Kolay değildir, gövdesini de örseletmez kolayca, ama iffetinden değil. Herkesle yattığı söyleniyor. Doğru değil bu. Uzun süre, arzusunun iz bıraktığı erkeği özler. Öyle ansızın vermez kendini, fanteziden hoşlanmaz. Arzuladığı adamı suyun bataklığa sızması gibi yavaşça ele geçirir.” Nancy, Aragon’dan önce ve Lewis’den sonra, Marcel Jouhandeau’yu da davet edecektir Venedik’e; kenti gezdirdikten, onu da züppe dostları, başka âşıklarıyla tanıştırdıktan sonra, maskesiyle karnaval kalabalığına karışıp ortadan kaybolacaktır. Jouhandeau’nun L’amateur d’imprudence adlı romanında Natalyna’nın kişiliğine bürünür bu kez ve kentin kenar mahallelerini arşınlayan, yalnız, gizemli bir kadın suretinde görünür: “Karanlık mahallelerde kayboluyordu kimi zaman da. Aradığına rastlamak amacıyla yalnız, makyajlı, daha doğrusu maskeli dolaşıyordu. Gözleri öylesine parıldıyordu ki gelip geçenler gerçek kimliğini belirlemekte güçlük çekiyorlar, o ise fahişe gibi algılanmaktan onur duyduğunu söylüyordu.” Kadının bağımsızlığına, düpedüz söylemek gerekirse cinsel tutumu da dahil bireysel özgürlüğüne alışık olmayan çevrelerce belki bir fahişe gibi algılanıyordu Nancy, ama elbette önüne çıkan ilk ya da her erkeğe kendini sunan bir kadın değildi. Hem yanında gerçek aşk ilişkisi yaşadığı, birlikte matbaa kurduğu, çalıştığı, hayallerini paylaştığı biri vardı bu kez: Louis Aragon. 1928 yazında Venedik’teydiler. Aragon, ekonomik anlamda bir mirasyediye bağımlı olmaktan duyduğu ezikliği, ilişkilerinin giderek dayanılmaz bir hale gelmesini, hatta çığrından çıkmasını, öngörülebilir bir çıkmaza doğru sürüklenişini unutmak için kentin büyüleyici güzelliğine kaptırmıştı kendini. Sonradan Le roman inachevé’de yer alacak en çarpıcı şiirlerinden birini belki de bu yolculukta tasarlamıştı:   Cam kent çan kulelerle kiliselerden ibaret cehennem sıcağı kent Çığlıkların hırsızlarla orospuların ve otlakçıların kenti Rüzgarlı alanlar kanallar tas rüyalar Güvercinlerle lafazanların kenti Venedik … Dünyanın hiçbir yerinde Venedik’teki gibi yırtılmaz çiçekler Hiçbir yerde yürek acıdan böyle kıvranmaz

***

Aragon yaşamı boyunca bir daha Venedik’e döndü mü bilmiyorum, ama bütün bu olan bitenlerden sonra Nancy dosyasını tümüyle kapatmadığı kesin. Elsa’ya rağmen yeniden görüştüklerini, artık sevgili olmasalar bile iki eski dost gibi görüştüklerini, Nancy’nin acı akıbetini (alkol ve yalnızlıktan tükenmiş bir halde Paris’te kaldığı otel odasında hayata veda edişini, son nefesini vermeden önce başucunda Aragon’u istese de şairin onu son bir kez görmek üzere yanına gelmeyeşini ya da Elsa engeli yüzünden gelemeyişini) Pierre Daix yazdı. Başkaları da, Jean Ristat başta olmak üzere, bu hazin hikâyeyi, bu özyıkım serüveninin ayrıntılarını araştırıp kendilerince gün ışığına çıkardılar. Dolayısıyla Fransız edebiyatında Musset-Sand ikilisiyle başlayan ve o günden bu yana bir türlü bitmek bilmeyen “Venedikli Âşıklar” efsanesini burada noktalamak istiyorum. Ama, oraya bir daha dönmemiş de olsa, Aragon’un belleğinde, öznel coğrafyasında Venedik’in önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim. Ailesini terk edip İstanbul’da bir kumarhane açan büyükbabasını model alarak yarattığı Pierre Mercadier karakteri aklıma gelen ilk örnek. Mercadier, geçmişiyle tüm ilişkisini bir anda koparıp yağmurlu bir günde Venedik’e ayak bastığında yalnızdır. Daha doğrusu, yazarın deyimiyle, “yalnızlığıyla balayındadır”. Kaldığı otelin penceresinden baktığında neredeyse tufana yakalanmış bir kent görür. Göğün suyu kanalların suyuna karışmış, turist kalabalığı otellerine kapanmış, ortalıktan el ayak çekilmiştir. Gotik mimari doku ve kanallar boyunca sıralanan “mauresque” yapıların cephesi “Othello’nun kıskançlığı” kadar dardır. “Hiçbir şey düşünmüyordu Pierre, bu eşsiz kent gizleri, çılgınlıkları, köprüleri, dar sokakları ve saraylarıyla gözlerini, yüreğini, giderek düşlerini dolduruyordu.” Ve yağmur dinip ortalık sakinleştikten, renkler geri geldikten sonra kenti dolaşmaya çıkmak için bulduğu ilk fırsatta, reşit bile olmayan bir küçük kızın tuzağına düşer. Onunla Fundamente Nuove’de, terk edilmiş bir harap yapıda sevişmek üzereyken kızın ağabeyi tarafından suçüstü yakalanır. Delikanlı öldürmek ister yaşlı adamı, sonra kuytu bir meyhaneye gidip hesaplaşırlar. Kumarda kim kazanırsa ötekini öldürme hakkını elde edecektir. Ve Les Voyageurs de l’impériale’in kahramanı, tıpkı yazarı gibi, Venedik’te ölümün kıyısından döner. “Venedik’te ölmek… Nasıl da ucuz bir ürperti!” diye geçirir içinden. Aragon’un bu ürpertiyi, belki “ucuz” ama kendisine epeyce pahalıya mal olan bu “öleyazmaları” yaşamı boyunca duyumsadığını, hatta onlarla yaşadığını söyleyebiliriz. Ne diyordu Sartre edebiyat ve hayattan söz ederken; “Kaybeden kazanıyor” mu diyordu, yoksa ben mi yanlış anımsıyorum. Şimdi, Aragon’u ve bu kentte biten aşkları unutmak için sokağa çıkmalı, ama her sabah yaptığım gibi dar sokaklarda yürümeden soluğu bir an önce “geniş ve ferah” bir yerde, diyelim Danieli Oteli’nin kahve terasında almalıyım. Kötü biten bir başka tutkulu aşkı, Musset ile Sand’ın bu otelde yaşadıklarını anmak için değil elbette, San Marco’nun güvercinlerine ekmek atmak için de değil. Orada, açık denize karşı bir toscani yakıp Cini Vakfı’nın kırmızı çan kulesiyle rıhtımda bir inip bir çıkan gondolları seyretmek için. Sonra da kış güneşiyle buluşup hasret gidermek için. Charles Aznavour’un yılların ötesinden gelen kederli sesini yeniden duyar gibiyim: “Que c’est triste Venise/Au temps des amours morts/Que c’est triste Venise/Quand on ne s’aime plus.”

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR