Virginia Woolf’un Son Romanı, Perde Arası'nın Hikâyesi
5 Haziran 2017 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Virginia Woolf’un Son Romanı, Perde Arası'nın Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Eleştirmenler, Virginia Woolf’un toplumsal koşullara ve özellikle kadınlarla ilgili görüşlerini daha sonraki çalışmalarında değiştirme eğiliminde olduğunu belirtiyordu.

Virginia Woolf ölmeden bir süre önce karmaşık savaş ortamında Perde Arası romanını yazdı. Bu biliniyor. Ama romanın ilgi çekici bir hikâyesi de var.

27 Mart 1941’de Virgina Woolf yayıncısı John Lehmann’a yazarak, yazdığı romanla ilgili endişelerini anlattı. Perde Arası’nın şu andaki haliyle çıkmasının “boş ve deneme” olduğunu hissettiğini söyledi. Yıl içinde, yayımlanması için tekrar gözden geçirmeyi amaçlıyordu.

Ertesi gün, daha Lehmann mektubunu bile almadan cebini taşlarla doldurdu, Ouse Nehri’ne yürüdü ve boğularak hayatını kaybetti. Depresyonu Avrupa’da savaşın başlamış olmasıyla yoğunlaşmış ve tekrarlamıştı. Orlando, Mrs Dalloway, Deniz Feneri’nin de dahil olduğu sekiz roman ve sayısız kurgu dışı eseri olan Virginia Woolf 59 yaşındaydı.

virginia woolfVirginia, kocası Leonard ile.

Oysa hem kocası Leonard Woolf hem de yayıncısı, Perde Arası’nın çok başarılı olduğu konusunda onu rahatlatmıştı. Kitap aynı yılın temmuz ayında, Virginia Woolf’un ölümünden sonra yayımlandığında, Leonard, kitabın karısının ölümünden sonra revize edilmediğini açıklayan bir not ekledi: “Büyük bir değişiklik yapmayacak olsa da muhtemelen Virginia basıma göndermeden önce çok sayıda küçük düzeltme ve revizyon yapmış olacaktı”.

Perde Arası’nın ne yönde ilerleyeceğini kesin olarak bilmek imkânsız olsa da, hiç şüphesiz romanın "boş ya da deneme" olmadığını söyleyebiliriz. Mekânın ve olayların neden olduğu kendiliğinden mizaha rağmen, kitapta kır evinin bahçesinde bir tören düzenleniyor, “hayat ve sanat, kimsesizleri ve yoldan çıkmışları” kuşatıyor ve hatırlatıyor. En azından Woolf öyle yansıtmak istiyor. Parçaların birbirine tamamlaması, düzyazı şiir bölümleri ve bir karakterin bilincinden öbür karakterin bilincine ani geçişleriyle amacına uygun ve çok özgün, cesaretlendirici ve kendinden emin. Alexsadra Harris, muhteşem kitabı Romantic Moderns’da Perde Arası'nı, "karışık, dolu ve aşırı İngiliz bakış açısının en zengin ve en farkında ifadesidir" diye tanımlamıştı.

Eleştirmenler, Virginia Woolf’un toplumsal koşullara ve özellikle kadınlarla ilgili görüşlerini daha sonraki çalışmalarında değiştirme eğiliminde olduğunu belirtiyordu. 1937’de neredeyse yarım yüzyıl boyunca Pargiter ailesinin hayatını izleyen, en çok satan romanı Yıllar’ı yayımladı ve kadın karakterlerin umutlarını ve kısıtlanmalarını inceledi.

Bir yıl sonra Yıllar ile birlikte ele aldığı tartışmalı, kurgu dışı bir eseri ortaya çıktı. Erkek arkadaşına mektup biçiminde yazılan Üç Gine, savaşı engellemenin çeşitli yollarını ve kadının toplumsal konumunun başrolü oynamada onu alıkoyduğunu inceliyor. Bizi endişelendiren soru: Üniversiteye girmesi engellenen ya da belli kurallarla girebilen, eğitimi olmayan ya da sadece kendi dilini konuşup yazabilen, aslında entellektüel sanılan ama cahil olan bizler, kültürün ve entellektüel özgürlüğün korunmasına nasıl yardım edebiliriz ki?

Bu eserle ortaya çıkan şu: 1937’de İspanya iç savaşında öldürülen yeğeni için yas tutan Woolf, aklını tamamen Perde Arası kitabına vermişti. Savaş ortamının tehditi altında 1938’de eseri için çalışmaya başlamış, Londra 1941’de savaşın ortasında kalana kadar devam etmişti.

virginie woolf

Woolf, savaş başlamadan altı hafta önce romanın adını “Pointz Hall” koymayı düşünüyordu. Burası hikâyenin geçtiği kır evinin adıydı. Bu orta sınıf kır evi çağdaş okurun çok hoşuna gidecekti ama “çok basit” olarak anılacağından emindi. Statü sorunu kitabın başında kendisini gösteriyor ve evin yüz yıldır Oliver ailesine ait olduğunu öğreniyoruz. Merdivenlerden yukarı doğru çıkarken bir tür soyağacı var: “Yarı yola geldiğimizde ipek kıyafetin yarısı görünüyordu ve en üste ulaştığımızda incilerle işlenmiş şapka takan pudralı bir yüz göründü, soylulardan biri olmalıydı. Koridora açılan altı ya da yedi oda vardı. Kâhyaları asker olmalıydı, kadın hizmetçilerden biriyle evlenmişti. Waterloo Muharebesinde üzerine kurşun saplanmış bir saat cam bir kabın içinde duruyordu.”

Ama bunların hepsi geçmişte kaldı. Şu anda evde Oliver ailesinin reisi, Hindistan’da görev yapmış emekli memur Bartholomew, kız kardeşi, yazlarını bu evde geçiren dul bir kadın olan Lucy Swithin, ayrıca şehirde çalışan oğlu Giles ve karısı Isa ile iki çocukları yaşıyor. Kitabın başında, Oliver ailesinden olmayan tek kişi Isa’nın aynı bölgeden centilmen bir çiftçiye hasretle bakışından söz edilmesiyle bu evlilikte her şeyin yolunda gitmediğini anlıyoruz.

Romanın en güçlü yanlarından biri, sessizliği ve curcunayı birlikte ele alması.

Gösterişli Bayan Manresa’nın beklenmedik ziyaretiyle evdeki sessizlik son buluyor, yanında William Dodge adında genç bir adamla gelen Bayan Manresa, Giles’in ilgisini çekiyor ve evde bir gösteri yapma fikri de ondan çıkıyor.

Woolf, İngilitere tarihini ele alan gösterinin arasına izleyicilerin yorumlarını ve düşüncelerini de ekliyor. Finalde “kinci, dikkatli, mirasçı, ifşa edici” bir grup bir anda sahne alıyor.

Romanı bitirdiğinde Virginia Woolf'un ruhsal durumu yeniden kötüleşiyor ve Leonard’a mektupta dediği gibi: “Yeniden delirdiğimden eminim, o korkunç dönemlerin yeniden üstesinden gelemeyeceğimizden eminim, bu sefer iyileşemeyeceğim.”

Toplum bölünme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Sanat bir arada tutmak için küçük bir güce sahiptir. Romanda bunun izleri de görülüyor.

Virginia Woolf’un böyle dinamik ve muğlak bir hikâyeyi son romanının merkezine alması, tüm eserlerinde karakterin ve bilincin sırlarını anlamaya çalışan bir yazar açısından da çok uygundur.

Çeviren: Yaprak Sayın

(BBC Culture)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR