Vuslat Çamkerten: "Bir parça gerilim barındıran hikâyeleri seviyorum."
15 Nisan 2019 Söyleşi Roman

Vuslat Çamkerten: "Bir parça gerilim barındıran hikâyeleri seviyorum."


Twitter'da Paylaş
0

Hacimli bir tür olması sebebiyle romanın işçiliği daha uzun sürüyor. Kurgunun sağlamlığı ve hikâyenin tutarlılığı için bir dedektif gibi sürekli metnini taramalısın.

Vuslat Çamkerten uzun süredir çeşitli türlerde yazıyor. Yazıya gönül vermiş bir yazı emekçisi gibi, aralıksız yazarken öykü ve roman içinde yazdıklarını daha yukarıda bir yere çıkarmaya da çalıştı. Sonunda ilk romanını yayımladı: Ona Çok Benziyorum. Günümüz insanlarını, günümüzün insan ilişikleri içinde anlatan bir roman. Yazmak ve yaratmakla ilgili, şaşırtıcı bir fikrin çevresinde oluşan bir hikâye. Oluşmuş bir yaratıcı yazı olgunluğuna tanıklık ederek...

Semih Gümüş: Gizli gizli roman yazmadıysan önce öyküyle başladığını sanıyorum, oysa ilk kitabın bir roman. Ona Çok Benziyorum nelerin önüne, nasıl geçti?

Vuslat Çamkerten: Doğru, öyküler yazıyordum, yazmaya da devam ediyorum. Ama bir romana kapanabilme cesareti bana başından beri her şeyden daha çekici geliyordu. Kendimi içine eritebileceğim bir serüven, benden çıkıp kendi yolunu bulacak bir hikâye arıyordum, bulduğum anda da yakasına yapıştım. Bir roman yazarken, onu her şeyden üstün, her şeyden öncelikli tutma kararına çoktan hazırdım.

vuslat çamkerten

SG: Sence zorluğu bakımından öykü yazmakla roman yazmak arasında nasıl bir fark var?

VÇ: Sadece anlatmak için anlatılmış, ismine öykü denen kısa hikâyelerin dışında tutarak ve türün hakkını vererek konuşacaksak, öyküyü kotarmak zor iş. Roman yazarken de durum farklı değil. İlgi çekici, parlak bir fikir, akıcı, temiz bir anlatım, sağlam bir kurgu hem öykü hem roman için olmazsa olmaz. Hacimli bir tür olması sebebiyle romanın işçiliği daha uzun sürüyor. Kurgunun sağlamlığı ve hikâyenin tutarlılığı için bir dedektif gibi sürekli metnini taramalısın. Kendi kendinin editörü olmak zorundasın. Günün sonunda öykü ya da roman, bir işi en iyi haliyle yapmaya çalışmak hiçbir zaman kolay olmadı.

SG: Ona Çok Benziyorum bir şimdiki zamanlar hikâyesi. Nilay ile Mustafa tam günümüzün genç edebiyatseverleri, birlikte bir edebiyat dergisi çıkarmak istiyorlar. Bir dergi çıkarma serüveninin başlangıcında neler yaşanırsa onların benzerlerini yaşamaya başlıyorlar. Sana bu fikri nelerin esinlediğini söyleyebilir misin…

VÇ: Ona Çok Benziyorum’un hikâyesini kafamda döndürüp durmaya başladığımda çıkış noktam Nilay, Mustafa ve onların serüveni değildi aslında, büyük bir yazarın hayatına sızmayı, onun biz okurların meraklı, talepkâr gözlerimizden uzakta sürdürdüğü yaşamını anlatmayı  istiyordum. Böylece, gözümün önünde akıp giden imgelerin arasında Remzi Bayburtlu’yla karşılaştım. Bunun için de aynı yazara tutkuyla bağlı Nilay ve Mustafa’yı kullandım. Bu iki genç insan birbirlerine âşık oldular ve buluştukları tutkuda her gün biraz daha ileri gidip benim işimi kolaylaştırdılar. Edebiyat dergisi fikri de yine onların işi oldu. 

SG: Sonra dergi için dönemin en önemli romancılarından biri olan Remzi Bayburtlu’nun karısı Tülin ile ilişki kuruyorlar. Amaçları Remzi Bayburtlu hakkında bir söyleşi yapmak. Hikâyenin önemli bir bölümünde bu söyleşinin hikâyesi var. Romanın sonuna doğru söyleşi özellikle Nilay’ın müdahaleleriyle renk değiştirmeye başlıyor. Bunlarla neler anlatmak istediğini açıklar mısın?

VÇ: Bir yoldan çıkış ve dönüşüm hikayesi yazmak istiyordum. Kurguyu da bunun üstüne çalıştım. Nilay ve Mustafa, Remzi Bayburtlu hakkında bilmedikleri her şeyi Tülin’in anlattıklarıyla öğrenmeye çalışıyorlar. Tülin’den kopardıkları her anı, onun ağzından Remzi’ye dair çıkacak her söz muazzam önem taşıyor. Söyleşi bu yüzden hikâyenin odağında. Fakat olaylar geliştikçe ve Nilay’la Mustafa, kendilerinden bir Bayburtlu çifti yaratma arzusuyla çıktıkları yoldan sapınca, söyleşi bile başka bir şeye dönüşüyor. Romanda sadece karakterler değişmiyor aslında, peşi sürülen, kutsal sayılan eşyaların anlamı bile değişime uğruyor.

vuslat çamkerten

SG: Sonunda öyküler yazan Mustafa, kendini, izini sürdükleri Remzi Bayburtlu’nun yerine koymaya başlıyor, romanın hikâyesinden çok söz etmeyelim, burada bir yazarlık, yazma sorunu üstüne bir şeyler anlatıyor roman…

VÇ: Evet, Mustafa örnek aldığı yazar gibi yazmaya çalışmakla kalmayıp yazma sorunu üstüne, edebiyatın kendisi üstüne de düşünen biri. Aynı zamanda, bir yazarın başkaları gibi yaşayamayacağını hissediyor, bir yazar gibi yaşamak istiyor. Bu yüzden romanda, yazma sorunu ve yazarlığın doğasına dair hararetli sohbetler de var.

SG: Ona Çok Benziyorum’un anlatıcısı iki asıl kişisinden biri olan Mustafa. Anlatıcı niçin erkek oldu?

VÇ: Hikâye böyle gerektirdi aslında, hikâye neyi talep ediyorsa onu yapmaya çalıştım. Remzi Bayburtlu’nun izini sürme işini, tanıdığım kadarıyla en iyi Mustafa yapar diye düşündüm ve romanı böyle kurguladım. Ben yarattığım hikâyenin yazarıyım evet, ama kendini bu serüvenin içine çekinmeden atan, işi büyüten Mustafa oldu.

SG: Öte yandan birincisi, Mustafa’nın anlatıcı rolü epeyce sınırlı kalıyor. İkincisi, roman başından sonuna asıl olarak konuşmalarla ilerliyor. Üçüncüsü, dolayısıyla Mustafa’nın ya da Nilay’ın iç sesi de pek dışa vurulmadığı için, duygular sınırlı, o duygular biraz davranışlarda çokça da konuşmalarda yüklü. Böyle bir anlatım biçimi seçmenin nedenlerini anlatır mısın?

vuslat çamkertenVÇ: Yazar olarak gözümü ve kalemimi bir kamera gibi kullandığımı söyleyebilirim. Karakterlerimin kendilerini iç sesleriyle anlatmalarının yaratacağı boğulmalardan ve sarkmalardan hikâyeyi korumak istediğim için böyle bir yol tercih ettim, bu yüzden onlara kendilerini anlatacakları sahneler, karşılaşmalar ve kriz anları yaratmaya çalıştım. Yaşam tarzlarını, olaylar karşısındaki tavırlarını, arzularını, sahtekârlıklarını bile kendi ağızlarından söyletmek bir tercihti. Karakterlerin derinliğini muhafaza edebilmek ve okura da hayal etme alanı yaratabilmek adına iç sesi tasarruflu kullanmayı doğru buluyorum. Bu yüzden Nilay adına Mustafa konuşmuyor mesela, Nilay’ın duygularını, ruh halini Mustafa’dan öğrenmiyoruz, Nilay ne hissediyorsa bunu kendisi söylüyor ya da hareketleriyle gösteriyor. Bu anlamda Mustafa, romanın hem anlatıcısı hem değil.

SG: Anlatıcının anlatıcı olarak rolünün sınırlı oluşu bir kolaylık sağlıyordur. Öte yandan, çok iyi konuşma cümleleri yazdığın için sürekli konuşmalarla ilerleyen hikâye, romanın hızlı bir ritim kazanmasına yol açıyor. Ona Çok Benziyorum hem kolay okunuyor hem de hikâyenin nereye varacağını merak ettiriyor…

VÇ: Çok teşekkür ederim, konuşma cümlelerinin dinamik, gerçekçi ve akıcı olması için epey uğraştım. Genel olarak, öyküde de romanda da asıl önem verdiğim şey hikâyenin kendisi olduğu için anlatımı sade tutmayı, anlatımın hikâyeye hizmet edebilmesini öncelikli tutuyorum. Bana göre yazarın kullandığı dil, hikâyenin becerikli ve işinin ehli yardımcısı olmalı. Merak konusuna gelince, gizemi seviyorum, bir şeyin peşine düşen hikâyeleri hep sevmişimdir, kendi romanımda da bunu yapmayı istedim, başarabildiysem ne mutlu bana.

SG: Uzun süredir yazıyorsun, peki sen hangi yazarları okuyarak geldin bu romana?

VÇ: Dediğim gibi, ben janra olarak içinde gizem, bir parça gerilim barındıran hikâyeleri seviyorum. Ona Çok Benziyorum’u yazarken de böyle kitapları ve filmleri kovaladım açıkçası. Bununla beraber, iyi kurgulanmış öyküler ve romanlar okumaya devam ettim, hikâyenin işlenişine dikkat kesilmek benim için altın değerinde, yazma uğraşında olan biri olarak dil, anlatım, kurgu ve hikaye anlamında yazarlığımı besleyecek kitapları bulmaya çalışıyorum, hiçbir zaman şu kitabı da öylesine alayım, dursun ya da bu çok okunuyor diye kitap aldığımı hatırlamam, benim için okurluğum en az yazmak kadar önemli. Etkilendiğim kitapları tekrar tekrar okurum, böyle olunca insan yazarken sıkıştığında neyi nerede bulabileceğini, nereden yardım alacağını da kolaylamış oluyor. Romana devam ederken edebiyat dışında felsefe ve sanatla ilgili kitapları da elimden düşürmedim. Özellikle Güney Amerikalı yazarların hikâyeyi hiç bulandırmadan, sarkıtmadan, duygu sömürüsünden uzak doğrudan ele alışları, bunu yaparken çarpıcı diyebileceğimiz bir sadelikte kullandıkları anlatım dili romanımı yazarken benimleydi. Cortázar, Guillermo Rosales, Roberto Bolano gibi gibi yazarlarla birlikte Wilhelm Genazino, Antoni Casas Ros, Philip Roth ve Gerbrand Bakker’e selam olsun.

SG: Başucu kitaplarından ve yazarlarından söz eder misin…

VÇ: Elime sık sık Ulus Baker’in Sanat ve Arzu’sunu alırım. Tekrar tekrar Gündüz Vassaf’ın Cehenneme Övgüsü’ne dönmek yuvaya dönmek gibidir benim için. Bir kere bu hataya düştüm ama artık Sartre’ın Varlık ve Hiçlik’ini bavuluma alamadığım bir yolculuk düşünemiyorum. Rollo May’in Yaratma Cesareti, Wilhelm Reich’ın Dinle Küçük Adam’ı ve Cioran hep elimin altındadır. Kafamı açmak için mutlaka Cortázar ve Brautigan’ın kısa öyküleri ve Pamuk’un Kara Kitap’ı.

vuslat çamkerten

 SG: Öykü yazmayı sürdürüyorsun –ki öykülerindeki anlatım biçimin de romanındaki gibi–, bundan sonra bir öykü kitabı mı gelir, yoksa gene roman mı?

VÇ: Öykü dosyam hazır sayılır, ama aklımda yeni bir romanın hikâyesi dolanıyor, hangisinin önce geleceğini zaman gösterecek galiba.

SG: Bizim edebiyatımızda son yıllarda yazılanlara bakınca neler öne çıkıyor sence?

VÇ: Öykü ağırlıklı bir dönemeçte olduğumuzu düşünüyorum, aslında eskiden beri edebiyatımızda öykü yoğunlukla üretiliyor ancak dergiciliğin bu denli yoğun yapıldığı şu dönemde ister istemez öykünün gözde hale geldiğini düşünüyorum. Belki de çağın hızıyla birlikte çabuk tüketme arzusu da bu durumu tetiklemiştir, bunu zaman gösterecek. Şiirin de dönüşümde olduğunu görüyorum ve hissediyorum. “Bu şiirdir,” ya da “Bu şiir değildir,” diye şiiri kalın çizgilerle ayıran ortam da özgürleşiyor. Romana gelecek olursak, galiba tarihiyle birlikte kendi devrimini gerçekleştirerek devam ediyor.

SG: Gelecekte kendini nerede, nasıl bir yerde görüyorsun?

VÇ: Yazmaya devam edeceğimi ve aslolanın yazmak olduğunu biliyorum. Yoldayım, uzakların üstüne çalışmak güzel. Umarım kafamın içinde dönen hikâyeleri en iyi halleriyle yazabilirim


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR