Walker Evans’ın Fotoğrafları Üzerine
30 Mart 2019 Kültür Sanat Fotoğraf

Walker Evans’ın Fotoğrafları Üzerine


Twitter'da Paylaş
1

Hikâyesiz bir fotoğraf düşünülemez, der gibidir fotoğrafçı, ama bakıp gördüklerimizin her zaman için kolaylıkla tasvir edilemeyecek kimi yanlarının olabileceğini de hissediveririz...

Şiirden vazgeçip öyküye geçen, bunlarda aradığını bulamayıp roman yazmaya girişen edebiyatçı örnekleriyle sık karşılaşırız; Walker Evans ise yazarlık hayalleriyle dolu hayatının gençlik dönemlerinde yazınsal türlerin birinden diğerine geçerek değil, bambaşka bir şey deneyerek, doğrudan fotoğraflar çekerek oluşturur kişisel dünyasını: Yine de kariyerinin hemen başlarında şair dostu Hart Crane’in bir kitabı için fotoğraflar çekmesinin, John Cheever ile dostluğunun, Küba’da Hemingway ile kısa süreli de olsa birleşen yazgısının ya da ileride James Agee ile oluşturacakları bir fotoğraf kitabının da gösterdiği gibi, yazıdan, edebiyattan bütünüyle kopmuş bir tercih değildir Evans’ınki. Daha ilk gençliğinde, üniversite yıllarında çalıştığı kitapçı köşelerinde yoğunlukla bir parçası olduğu okumaları, T.S. Eliot gibi edebiyatçıları tutkuyla özümsemesi, fotoğrafçının başlamadan biten bir hevesin kurbanı olmadığını hemen duyurur bize.

Fotoğrafçılığa daha en başından “belgeselci” bir tutumla başlamış olması, otuzlu yılların Amerika’sının adından söz ettiren diğer bazı fotoğrafçılarıyla beraber Tarım Güvenlik İdaresi için çiftçi, işçi ailelerin zorlu yaşam koşullarını belgelemesi, bu fotoğraflara belirgin bir tutumun izlerini vurur. Tarım Güvenlik İdaresi, Roosevelt döneminin federal bir uygulamasıdır ve ülkedeki büyük buhran yıllarından etkilenen küçük çiftçilere yardım sunmak amacıyla hareket edip bunu belgelemeleri için çeşitli fotoğrafçıları görevlendirmiştir. Ne var ki kısa bir süre sonra Evans yöneticilerin fazla baskıcı tutumuyla uzlaşamaz ve çektiği fotoğraflara daha fazla özerklik ve bağımsızlık atfedebilmek adına bu oluşumdan ayrılır. Fotoğrafçının aradığı, bundan sonraki çalışmalarında da sezileceği gibi, belgesel fotoğrafçılığa katı, saf kısıtlayıcı bir yaklaşım değil, kişisel tutumla nesnelliğin kendine has bir birleşimi olacaktır.

walker evansWalker Evans

Küba’da otuzlardaki diktatörlük döneminin, Londra’daki çalışmalarının hatırlattıkları bir kenara bırakılacak olursa, Walker Evans’ın yaklaşık elli yıllık bütün fotoğrafçılık yaşamının Amerika’nın oluşumuyla, geçirdiği değişimlerle koşut ilerlediğini söylemek mümkün. Buhran yıllarından başlayarak bir fırsatlar ve imkânlar döneminin içinden geçen ülkesinin birçok ânına, safhasına, görünümüne yetişmeye çabalayan meslek yaşamı onu yine de derinden derine peşinde olduğu kişisellikten alıkoymaz. Toplumsal bir kaygı ya da mesaj amaçlı çekilmediklerini anlarız bu fotoğrafların; hatta belirgin bir alt niyet taşıdıklarını da: Kimilerinde –mesela ilk dönemi olan kriz yıllarını yansıtanlarda– âdeta Steinbeck romanlarından çıkma manzaralarla karşılaştığımız gibi, bazılarında da tıpkı bir başka büyük Amerikalı yazar John Cheever’ın hep bir genişlik, açıklık hissi yaratan düzyazısının görsel bir karşılığını buluruz. Bir yerde Evans kendisinin, kendi öz imgesinin fotoğraflarına dahil olmasını açıklarken yorumun sınırlarının belirsizliğinden bahseder; sahiden de bütün bu Amerikan yaşamı fotoğraflarında imzası, eserin iç unsurlarına yer açma, böyle bir demokratik etki yaratma çabasındadır. Büyük bir algı açıklığıyla fark ederiz ülkesinin insanlarını, yapılarını, manzaralarını veya bütün bunların ima ettiği ilişkileri; görünümlerde keskin bir yan, bizi hemen derin bir öz aramaya yönlendiren bir bakışın izleri vardır. Hikâyesiz bir fotoğraf düşünülemez, der gibidir fotoğrafçı, ama bakıp gördüklerimizin her zaman için kolaylıkla tasvir edilemeyecek kimi yanlarının olabileceğini de hissediveririz: Elimizden, zihnimizden kayıp gitmeye meyilli bu yan Evans’ın fotoğrafik dünyasının en temelde estetik ya da aşkın imalardan da bütünüyle soyutlanmamış olduğunu ifade eder. Gerçek, yaşam boyu bir edebiyat tutkunu olan fotoğrafçının bu yönüne atıfla, tıpkı iyi romanlarda yazarların yapacağı gibi, kendi varlığının gerilerde bir yerde durduğu, müdahalesinin ancak belli belirsiz ve belki başka türlü, daha incelmiş bir dikkatle sezilebileceği iması bulunuyordur.

Fotoğrafçının hem görünür hem de “yok” oluşunun garip bir sentezi ve ifadesini başka eserlerinde de görürüz. Gençlik yıllarının bir dizi Viktoryen dönem mimari yapılarının fotoğrafları, insandan, canlı herhangi bir izden tamamıyla yoksun böyle görüntüler, neyin ne olduğuna, dünyanın o köşesinin tam olarak nasıl görünüyor olduğuna ilişkin herhangi bir müdahaleden ve elbette çoğunlukla kendi açık müdahalesinden uzaktadır. “Renkli” düşünülecek olurlarsa birer Hopper resmini hemen anımsatacak bu kilise, ev, bina vs. görüntüleri o kadar yalnız, bir başına duruyorlardır ki, neredeyse algılanıyor olduklarını bile unuttururlar.  Ya da, bambaşka bir açıdan da olsa, ileriki yıllarda metroda 35 mm. makinesiyle gizlice yolcuları fotoğraflaması: Tam da kadraja sığan bu anonim görünümlü kişilerin, ilişkilerin, sınırlı bir yaşantının varlığı gibi, Evans’ın kendi “gizli” varlığı da en sonunda fotoğrafları kendi hallerinde, bir başlarına ve oldukları gibi bırakıyordur. Yaşamına yazar olarak devam etseydi, Flaubert’in hem belirsiz hem de eserin her ânında varlığı sezilen yazar imgesine bağlı biri olurdu belki de Walker Evans.

walker evans

Yazarlık hayallerine, okuma tutkusuna yapılan –kendisinin de yaptığı– bunca vurgu, kimi kez de fotoğraflarını olduğu gibi yazınsal birtakım işaretlerin hâkimiyetine teslim eder. Fotoğrafçının gelişim yıllarına birebir eşlik eden Amerika’nın oluşum halindeki değişimi, birçok eserinde tabelalar, mönüler, endüstriyel işaretler, reklamlar, ilanlar, posterler, duvar yazıları vb. göstergelerle kendi kendisinin “alternatif” bir sunumuna tanıklık eder. Resmî söylemin aksine –ve Tarım Güvenlik İdaresi’ndeki görevinden dikbaşlılıkla vazgeçmesinin de gösterdiği gibi– fotoğrafçının bakışının birtakım aykırılıkların üzerinde gezindiğini, kişisel dokunuşunun bu yolla oluştuğunu, görüntülere yazıların eşlik etmesinin de yine onun değişmekte olan bir toplum ve kültüre böyle ikincil semboller üstünden vurgu yaptığını hissettirir bize. Amerika’nın bu anlamda şimdiki şehir yaşamının “yazınsal” göstergelerle dolup taşması ve bunlarla açığa çıkan karmakarışık ilişkiler ve anlamlar ağı, Evans’ın otuzlardan başlayarak kayıt altına aldığı kimi görünümlerini başka bir açıdan daha önemli kılıyordur: Fotoğrafçı şehir yaşamının özünü, birçok fotoğrafında dikkatimizi yazılarla insan yüzleri, işaretlerle yapılar arasında gidip gelmemizle belirecek yeni bir bağlama çekmek istemiş gibidir.

Ama bütün bunlarla da, Evans’ın bir değişim havarisi, diyelim Sovyetler Birliği ve Almanya’da konstrüktivist fotoğrafçıların coşkuyla üstlendikleri bir görev avcısı, mekanize olan bir toplumun ilk elden tanığı olma hevesinde biri olduğunu düz bir yolla söylemek istemiyorum: En azından başka, dönüşümü daha yavaş olabilen kimi ülkeleri de fotoğraflamıştır ve buralarda yakaladığı insan yüzlerinin, alanların, yapıların görüntüleri böyle bir önkabulü hemen duraksatacaktır. Küba’da Havana’da çektiği kırsal kesim ve yoksulluk görünümleri ya da Tahiti’de her biri Gaugin’in resimlerini çağrıştıran portre fotoğrafları, ellilerde Londra’da çektiği – ve yazınsal işaretlerin yine bir parça boyut kattığı – sokak, cadde temsilleri bu duruma birer örnek oluşturur. Evans her ne kadar ülkesinin “şiirini” içten içe yazan biri olarak bilinse de, başka yerlerde çekeceği fotoğraflar, tam da iyi bir belgeselci fotoğrafçıdan umacağımız biçimde, oraların kendine özgü havasını, ayrıntılarını veya konularını titizlikle tespit edip öylece yorumlamıştır.

wamlker evans

Fotoğrafik üretiminin dışında da düşünecek olursak, edebi karşılaşmalar ve ilişkiler açısından bir başına çok verimli bir yaşam olduğunu söylemiştim. Üniversitede okuduğu kısa zamanı kütüphanede geçirmekle tamamladığı, yirmilerinin başlarında hayal ettiği yazarlık hayatının çok geçmeden hüsranla sonuçlandığı bilinir; ama ilerleyen yıllarda Time’da sanat eleştirmenliği, Fortune dergisinde fotoğraf editörlüğü yapacak olması bu hayallerin bütünüyle ölüp gitmediğini, belki de bir tek biçim değiştirdiğini gösterir. Fotoğrafları hikâyeleme konusunda her ne kadar “konuşkan” olmasalar da, edebiyata ve yazınsal olana bağlılığı en sonunda sürüp giden kimi iç ilişkilerin, gözetilmiş bir dengenin ve keskin bir bakışın bir kimlik verdiği bu belgeleri hep daha fazla yorum ihtiyacına açıyordur. Bölgesel ve yöresel olanı bütün yaşamı boyunca arayan bakışının bu yanılsamalı doğrudanlığı fotoğraflarına elbette belgeselci bir hava ve iddia katıyordur; yine de – konu onun için çok önemli olsa da – toplumcu, siyasal ya da “sıcak bölge” fotoğrafçılığı ve düz bir mesaj kaygısından oldukça uzaktır Walker Evans. Aksi daha çok geçerli olsaydı, epeyce çektiği portre fotoğraflarına kişisel yaşantıların izlerini dokuması da pek mümkün olmazdı. Sözgelimi bugün, Alabamalı bir çiftçinin eşini gösteren ünlü fotoğrafına bakacak olan herhangi biri, kişisel olanla toplumsal olanın, gerçeklikle estetik arayışın sınırlarının iç içe geçtiğini, fotoğrafın çekildiği o köşenin kadının yüzüyle birleşen uyumunun bile aslında tasarlanmış olabileceğini fark edecektir. Fotoğraflarında sakin, telaşsız bir güzellik sürüp gidiyordur ve bunu hissedebilmemiz için her zaman onlara kapsamlı, bağlantıları durmadan genişleyen bir hikâye yakıştırmamız gerekmez. Kendi kendini “eğitmiş” bu bakışın, gündelik ve sıradan görünenin anlamına yaklaşma çabasıdır bu çoğunlukla.

Fotoğrafları, tıpkı ikinci bir dünyanın gerçekliği peşindeki bir edebiyat parçası gibi, hem hayata titiz bir dokunuşta bulunuyor hem de onu olduğu gibi bırakıyordur. Daha gençlik yıllarında, Küba’da Hemingway’in ondaki bu eğilimi bir anlamda sezip desteklemesinden (orada kalışını bir hafta daha uzatması için yazar ona borç para vermiş, Evans da onun Ya Hep Ya Hiç romanındaki siyasal havayı besleyecek belgeler sağlamıştır) yazar-şair dostlarıyla oluşturacakları görsel kitaplara kadar, pek değişmeyen bir şeydir bu: Bir keresinde fotoğraflarının “kültürlü, yetkin ve üstün” olma iddiasıyla çekildiklerini söylemesinin de gösterdiği gibi, apaçık görünen bir dünyaya dikkatli, sorunsuz ve uyum dolu bir dokunuşun tarihidir Evans’ınki.

walker evans

walker evans

walker evans

walker evans

walker evars

walker evans

walker evans

walker evans

walker evanrs

walker evans

walker evans

walker evans


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Veysi Cankurt
Fotoğraf sanatçısı ile yazar arasında çok fark olmasa gerek.Yazarın yazdığı kitaplar yazın karakteri ile bizlere birşeyler anlatmaya çalışırken,fotoğrafçı aynısını kadrajına sığdırdığı imgeyle bize anlatmaya çalışır.Bunları dile getirirken elbetteki şu ince nüansı gözdez kaçırmamak gerek yazarın yazı karakteri ile duygu kattığı kitabı ile Fotoğrafçının kadrajına sığdırdığı karede aynı duyguyu aktarabilir mi bize? Bana soracak olursanız,bu fotoğrafı çekene ve fotoğrafa bakıp inceleyene bağlı.haksız mıyım? Dolayısıyla Walker Evans yazı karekteri ile aktaramadığını insanlara fotoğraf dili ile anlatmaya çalışmış.Kalemine sağlık Erhan Sunar hocam...
12:43 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR