Werner Bischof ve Belgesel Fotoğrafçılık

Werner Bischof ve Belgesel Fotoğrafçılık


Twitter'da Paylaş
0

“Bir hayal dünyası oluşturmak isterseniz,” der Ara Güler, “Werner Bischof’un fotoğraflarını düşünün, hepsi oradadır. O size bir memleketin konusunu verir.”
Erhan Sunar
Kısacık sürmüş yaşamını düşündüğümüzde, sonuna dek başarılı bir fotoğrafçılık kariyeridir Werner Bischof’unki: Henüz bir ressam olma hayaliyle başlayan ilk gençliğinden, Zürih Güzel Sanatlar Okulu’ndan ve sonrasında Fransa’ya yine aynı amaçla yapacağı yolculuktan, yaşamının bu giderek profesyonelliğe evrilen döneminden, dikkatleri çok geçmeden üzerine çeken bir fotoğrafçı olarak çıkar. Annesini çok erken yaşta kaybeden Bischof, amatör olarak fotoğrafçılıkla ilgilenen babasının da desteğiyle bu gençlik yıllarında, belki de ressam olma özlemleriyle birleşen bir güdüyle son derece deneysel fotoğraf çalışmalarına imza atar. Montaj ve düzenleme, yerleştirme gibi, özellikle Alman ve Rus fotoğraf sanatındaki yeri yadsınamayacak “yenilikçi” yöntemlerle, İsviçre’de 1940’lı yılların başlarında, çeşitli doğa görünümlerini ve unsurlarını, zaman zaman da insan figürlerini, çevrelerinden yalıtılmış, olağandışı bir ışık ve bakış açısı altında, sanki her birini – resmin olanaklarına da göz kırparak – uzamın ve zamanın kendisini de yeniden sorgulamaya imkân tanırcasına soyutlayarak fotoğraflamıştır. Bu erken dönemindeki fotoğraf çalışmaları, sadece otuz sekiz yıl süren hayatının ileriki dönemlerini düşündüğümüzde, tamamıyla ayrı bir yerde tutulabilir; çünkü Savaş’ın ardında bıraktığı yıkım, Bischof’un bundan böyle – ilkin Avrupa’dan başlayarak – belgesel fotoğrafçılığa doğru yönelmesine neden olur. Ani ve büyük bir değişimdir bu. [caption id="attachment_58605" align="aligncenter" width="800"] Almanya, 1945[/caption] Almanya’da, Romanya’da, Macaristan’da, İtalya ve Hollanda’da çekeceği fotoğraflar, Bischof’un kişisel dokunuşlarla zenginleşen bakışını neredeyse bütünüyle toplumsal olana çevirmiştir. Ne var ki, dönemin sanat-edebiyat dünyasından tanıdığımız katı gerçekçi tonlamaya yine de mesafelidir fotoğrafçı: Almanya’da yıkıntılar arasındaki şehirlerde yiyecek bir şeyler arayan kişileri gösteren fotoğraflarında veya Romanya’nın sokak işçilerini, emekçilerini gösteren diğerlerinde, ışığın yakalanışından bir karar ânını mucizevî bir etkene dönüştürürcesine parıldayıveren kompozisyonlarına kadar, her bir belgesel nitelikli çalışması hâlâ kişisel izler taşır. Bunu fotoğraflarında öncelikli olarak estetik bir nitelik aramamız ve öyle değerlendirilmeleri gerektiğini vurgulamak için değil, savaşın getirdiği yıkımlara fotoğrafçının hâlâ insanların hikâyeleri üzerinden umutlu, yapıcı bir bakış yöneltmek istediğini belirtmek için söylüyorum. İtalya’da gündelik işçilerin çalışma koşullarını ya da daha sonradan gideceği Hindistan’da bütün çıplaklığıyla yansıtacağı zorlu yaşam şartlarını veren çalışmaları, açlık ve yoksulluk görünümleri, fotoğrafın dramatik etkisiyle daha acımasız kimi gerçekleri (sanayileşme, gelir eşitsizliği, gelişen kapitalizm) aynı anda, yan yana görmemize olanak tanır. Bischof’un Hindistan’da, Japonya’da, Kore’de çektiği son derece karamsar fotoğraflarına bile dikkatle ve bir vicdan talebiyle bakabilmemizi sağlayan asıl şey, dünyanın neresinde ve hangi koşullar altında olunursa olunsun insan hikâyelerinin hâlâ açık, temiz bir anlatıma ihtiyaç duyduğunu derinden sezdirmeleridir. İlk dönemlerinde çektiği nesne veya bitki fotoğraflarının, moda çalışmalarının göz alıcı düzenlemelerine kıyasla bu toplumcu-duyarlılıkta fotoğrafları fazla öznellik barındırmaz belki; ama bu kez de güzellik etkisini kendiliğinden gelişen, canlı yapılarından, adeta oluşum halinde olmalarından alırız. Hindistan’da açlık, kıtlık görüntülerini bütün sahiciliğiyle veren (ve kendisine ilk uluslararası ünü sağlayan) fotoğraflarında bile, Bischof’un sakin, nesnellik yanlısı veya kapsayıcı ve ağırbaşlı yaklaşımını seziveririz. Bu ülkelerdeki ağır yaşam koşullarından fazlasıyla etkilendiğini yazılarından, mektuplarından ilk elden duyduğumuz fotoğrafçı, bir yanıyla da hâlâ soğukkanlı bir gözlemci konumundadır. Kore’de, Peru’da, özellikle çocuk işçileri gösteren kimi fotoğrafları, açlık ve savaşa karşın hayatın belirgin bir devingenlik ve coşku gösterebildiğini sessizce duyurur. Peru’da bir trafik kazasında 1954’te ölmeden önce çektiği bir tanesinde, flüt çalarak ilerleyen yoksul bir oğlan çocuğu tam olarak böyle bir yaşamsallık, yenilenme ve devam öyküsü barındırır. [caption id="attachment_58613" align="aligncenter" width="800"] Uyuyan Güzellik, 1941[/caption] “Bir hayal dünyası oluşturmak isterseniz,” der Ara Güler, “Werner Bischof’un fotoğraflarını düşünün, hepsi oradadır. O size bir memleketin konusunu verir.” Ve elbette hayalden daha fazlasını, bir gerçeğe yakınlaşma çabasını da verir: Avrupa’dan Asya’ya ve Amerika’ya, gitmediği pek az yer bulunan fotoğrafçı, savaşların ve eşitsizliğin olağanlaşma eğilimi gösterdiği bir çağa neredeyse sessiz sedasız bir başkaldırı ve inkâr imkânı getirmiştir: Bugün, son derece yıkıcı etkilerle varlığını sürdüren böyle bir düzene hâlâ bilinçlice karşı durulabiliyorsa, bu biraz da erken birer haberci konumundaki Bischof gibi foto muhabirleri sayesindedir. İlk üyeleri arasında bulunduğu Magnum Ajansı, Life dergisi gibi oluşumlar adına dünyanın dört bir yanında belge arayışına giren fotoğrafçıların, belgesel fotoğrafçılığın altın çağını yaşadığı bir dönemin geniş kapsamlı bir özeti gibidir Bischof’un eseri. Güzelliğini, dokunaklılığını ve yaşamsal yanını, acıdan başka bir şey pek az üreten bir zamanı incelikle eleştirebilmesinden, biraz da unutturabilmesinden alır. Magnum’da beraber çalıştığı ve ondan sadece dokuz gün sonra, Vietnam’da haber peşindeyken ölecek olan Robert Capa gibi onun da savaşın dehşetini algılayıp yansıtma yanlısı olması kaçınılmazdı; her ne kadar kendisi Capa’ya kıyasla çekilen acıları kendi acısı gibi yaşayıp göstermekle veya ölüm kamplarının dehşetini göz ardı etmekle hiç suçlanmamış olsa da. İnsana dair neredeyse her şeyin yadsındığı bir dönem ve acımasız gerçekliğini, üstelik belgesel fotoğrafçılarda sıklıkla görülen metaforlar yardımıyla anlatıma çoğu kez mesafeyle durarak verebilmiştir Bischof. Yıkımlardan arta kalan şehirlerde bir an kapılacak gibi olduğumuz zamanın gerçekten de durmuş olabileceği izlenimi, bu tür fotoğraflarda izleyicinin genellikle samimiyetsizlikle bir tutacağı benzer sanatsal imalar, onun fotoğraflarında neredeyse belirsizleşmekle kalmamış; aynı zamanda savaşa müdahil olmayı bir çeşit romantiklik olarak gören bazı meslektaşlarının aksine onu her seferinde çektiği görüntülerin gerçek, sarsılmaz bir tanığına da dönüştürmüştür. Bu yüzden fotoğraflarına bakarken hissedeceğimiz en belirgin şeylerden biri de, her an daha dramatik bir etkinin peşine düşmek kadar ve belki de daha çok, tıpkı kendisi gibi o anda, orada bulunuyor olmanın irkiltici izlenimi olacaktır. [caption id="attachment_58612" align="aligncenter" width="800"] Peru, Mayıs 1954[/caption] [caption id="attachment_58610" align="aligncenter" width="800"] Kore Savaşı günleri, Güne Kore, 1952[/caption] [caption id="attachment_58609" align="aligncenter" width="800"] Japonya, 1951[/caption] [caption id="attachment_58608" align="aligncenter" width="800"] Hindiçin, 1952[/caption] [caption id="attachment_58607" align="aligncenter" width="800"] Hindistan, Bengal bölgesi, 1951[/caption] [caption id="attachment_58606" align="aligncenter" width="800"] Hindistan, 1950[/caption] [caption id="attachment_58604" align="aligncenter" width="800"] Bihar, 1951[/caption]

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR