Wyoming’in Sert İkliminde Bedenimi Dinlemeyi Öğrendim
21 Kasım 2018 Öykü

Wyoming’in Sert İkliminde Bedenimi Dinlemeyi Öğrendim


Twitter'da Paylaş
0

Yiyeceklerle olan ilişkimi yeme bozukluğumun emirleri belirliyordu. Wyoming’e gittiğimde karşılaştığım merhametsiz tabiat bana şunu hatırlatmıştı: Hayatta kalmak için yemek zorundayız.

Austin’den Wyoming’e taşınmadan dört hafta önce, açık kapağından gelen sarı ışığı incik kemiklerimi aydınlatırken buzdolabımın önünde dikiliyordum. Beş dilim sert cheddar peynir ve on dilim salam, iki avokado, dünden kalan kızarmış tavuk (soğuk), yarımşar kavanoz badem ezmesi ve çilek reçeli ile salsa soslu beyaz pirinç. Çabucak yiyebileceğim ne varsa hepsini çoktan bitirmiştim.

Hâlâ açtım.

Gerçek bir açlık değildi. Daha çok bir yoksunluk; dünyadaki tüm yiyeceklerin bedenimi işgal etmesini ve içimdeki boşluğun uzandığı her tarafı doldurmasını isteyen bir karanlıktı.

Yeme bozukluğunuz varsa, yiyecekler “iyi” ya da “kötü” olmadan önce neye benzerdi unutursunuz, keyif ve şefkatle yemenin hissettirdiklerini unuttuğunuz gibi. Yeme bozukluğundan önce nasıl biri olduğunuzu unutursunuz. Benim yeme bozukluğumun birçok farklı ismi oldu ama hep aynı numarayla önüme çıktı: Önce kendimi aç bırakırdım ve vücudum artık açlığa katlanamaz bir noktaya geldiğinde öyle bir yerdim ki yediklerim sanki gözlerimden taşacak gibi olurdu.  

Geçtiğimiz yıla kadar yeme bozukluğum hayatımdı. Ne yiyeceğimi günler öncesinden planlamak saplantı derecesine varmıştı ve tıkanırcasına yiyeceğim bir güne denk gelirse planlarımı iptal ederdim; çünkü sonrasındaki halim tuz, yağ ve şeker vücudumun ödemli yerlerinde birikirken tıka basa şiş ve sancılı bir karınla iki büklüm yatmak olurdu. Ertesi gün kendimi aç bırakarak ya da yediklerimin telafisi yerine saatlerce spor yaparak içimi temizlerdim. Birkaç güne kalmaz bitik, aç ve bezgin bir halde tıkanırcasına yemek-arınmak döngüsüne yeniden girerdim.

Wyoming’e yüksek lisans için gittiğimde, yeme bozukluğum da benimle birlikte geldi. Ondan bunu istememiştim. Aslında, gelmemesi için yalvarmıştım. Austin’de kal, sen oraya aitsin. Böyle söylemiştim. Yeni bir hayata başlamaya çalışıyorum. Yüksek teknolojinin ve sıkış tıkış berbat trafiğin olduğu o şehirde, oranın sıcağında kal. Benimle gelme – bırak da yaşayayım. Ama yeme bozuklukları bunları dinlemez. Bir noktadan sonra hayatınızın geri kalanının bu şekilde geçeceğini kabullenirsiniz o kadar. Ve onunla yaşamayı öğrenirsiniz.

Wyoming’i seçmemin nedeni rahatsız edilmeden yazabileceğim bir yer istememdi. Wyoming’i şöyle hayal etmiştim: güzel ve telaşsız bir yer; kovboyların Heath Ledger’a benzediği ve zaman zaman da birbirlerine âşık oldukları Brokeback Dağı’nın kopyası. (İroniye bakın ki, Brokeback Dağı’nın Wyoming’de geçtiğini ama çekimlerinin Kanada’da yapıldığını sonradan öğrenecektim.) İnişli çıkışlı düzlükler ve büyüleyici dağlar görmek istedim. Bulutlar gökyüzü kadar kocaman olmalıydılar. Her şeyden öte, güzelliği bulmak istedim.

Tabii kahkahalarla gülünecek kadar yanılıyordum. İnsanlar Wyoming’de yaşamak için yaratılmamıştı. Çok soğuktu, çok rüzgârlı ve çok kuru bir havası vardı.  Yaşadığım kasaba Laramie’de iki ay muhteşem bir yazın keyfini sürersiniz ve sonra birden kış gelip bastırır. “Sonbahar” eylül ayında bir hafta, hadi bilemediniz iki haftadır. Yaprakların rengi dönmez ya da balkabağı baharatının hafif kokusu her yana sinmez. Ilık hava yüzünü şöyle bir gösterir, sonrasında kemiklerinizi donduran kış geliverir ve mayısa kadar gitmez. (Geçen senenin son karını gördüğümüz 24 Mayıs demek daha doğru olur.) Burada soğuğu yenemezsiniz. Kapıların altından girer, duvarlara siner, kemiklerinize işler.

Soğuğa alışmaya başladığınızı düşünürsünüz ama bu sefer de yükseklik mesele olur. Denizden 2000 metre yukarıdaki Laramie nispeten yüksek bir konumda sayılır. Yüksek rakım iştahınızı azaltır, uykusuzluk yapar ve vücudunuzu susuz bırakır.   Asla yeterince nefes alamazsınız çünkü her zaman iki nefes geridesinizdir.

Soğuğa ve yükseltiye artık söz geçirdiğinizi düşünmeye başlarsınız ama bu kez rüzgâr karşınızdadır. Wyoming’inki otoyolları kapatıp tırları ters çevirebilen bir rüzgârdır. Laramie’de daha da şiddetlidir; yükselti ve Pasifik’ten gelen hava bir araya gelince şehir ülkenin olmasa da eyaletin en rüzgârlı yerlerinden olur. Geçen yaz 90 mph’ye ulaşan rüzgârlar trenleri raylardan uçuracak kadar kuvvetliydi.

Laramie’ye ılık, keyifli bir ağustosta vardım. Eylül geldiğinde Wyoming’in kışına göğüs germek için her türlü çabayı gösteriyordum. Dışarıda kendimi atkı ve şapkayla korumayı öğrendim. Kuru rüzgârla mücadele etmek için günlük cilt bakımıma sekiz adım daha ekledim. Öyle ki kat kattım. Dolayısıyla, Wymonigli olmak için doğru yoldaydım.

Yeme bozukluğum tüm bunlar olurken bekledi. Sabırlıydı; daireme taşınırken, yeni arkadaşlar ve ahbaplıklar edinirken beni izledi, yeni bir yerde olmaktan sersemlemiş, huzursuz halime anlayış gösterdi. Okul başladıktan birkaç hafta sonra o eski açlığın yeniden çöreklendiğini hissettim; evimin özlemi, okul stresi, yeni bir yere alışma telaşı, sevdiklerin özlemiyle genişleyen boşluğu doldurmak ve tıkamak dürtüsü geri geldi.

Geç bir ekim gecesi büyük bir pizzanın tamamını ve iki kutu dondurmayı yedim, bir taraftan da ertesi gün bir şey yemeyeceğime yeminler ediyordum. Tuzlu karamel dondurmasını kaşık kaşık ağzıma tıkarken kendime sözler veriyordum: Yarın uzun bir yürüyüşe gideceğim. Ağzım uyuşmuş, burnum akıyordu. Beş saatlik bir yürüyüşe. Ve hiçbir şey yemeyerek bunu telafi edeceğim.

 Tıkanırcasına yeme füj1 halinde olmaya çok benzer. Aslında ne yediğinizi de o şeyin tadını da fark etmezsiniz. Bildiğiniz tek şey, önünüzdeki her neyse, bedeninize girmelidir çünkü içerde yanlış olan bir şeyler vardır ve doldurulması gerekir. Bildiğiniz tek şey, duramayacağınızdır ve belki de zaten durmak istemiyorsunuzdur.

Ertesi gün sözümü tuttum ve Happy Jack diye bilenen alanda yürüyüşe gittim. Burası yazları dağ bisikletçilerinin yolu, kışlarıysa ülkeyi boydan boya geçen kayak yolu olarak büyük rağbet görür. O hafta Laramie’de hava ılıktı ve kar çok sorun yaratmayacak gibiydi. Yürüyüş botlarımla zar zor ilerlerken karların içine batıyor ve bileklerimi ısıran soğuk çamura kucak açıyordum. Bir önceki gece sınırı aştığıma göre bu sıkıntıyı hak etmiştim.

Yolu yarıladığımda daireler çizdiğimi ancak fark ettim. Kar her şeyi örtüyordu ve eski güzergâhı yenisinden ayırmak zordu. Nerede olduğuma dair hiçbir fikrim yoktu. Yürüyüşe başladığımda tam dolu olan telefonumun şarjı yürüdüğüm üç saat içinde % 13’e kadar düşmüştü. Teknoloji de tıpkı insanlık gibi acımasız Wyoming kışına ayak uyduramıyordu.

İlerlemeye devam ettim, sonra aynı yolu geri yürüdüm ve bu sırada pantolonumun bacakları sırılsıklam olmuş, çoraplarım buz kütlesine dönmüştü. Yürüdüm, yürüdüm; gökyüzü iyiden iyiye kararmış ve daha da üzerime çökmüştü. Küçük Kibritçi Kız soğuktan mı ölmüştü, açlık mıydı? Yoksa her ikisi de mi?

Gerçek açlığın sancıları da bastırmaya başlamıştı. Tıkanırcasına yemelerimin ardından kendimi aç bıraktığım yıllarda alıştığım bir açlıktı. Bedenim sanki affedilmek için çığlıklar atıyor, hayata tutunacak bir dal bulmak için debeleniyor, çırpınıyordu. Onu görmezden gelmekte çok iyiydim; zalim bir üvey annenin çocuğuna söyleyebileceği sözlerden farkı yoktu: Hemen yatağa git. Yemek filan yok. Bunu bekliyordum. 

Ama beklemediğim yeni bir şey vardı: ilk kez hayatımın tehlikede olduğu hissi. Wyoming önümde göz alabildiğince uzanırken, rüzgârdan ve soğuktan sızlayan kemiklerimle kendimi kaybolmuş, ıslak, aç, yalnız ve korkmuş hissediyordum.  Son beş yıl bedenimi yirmi dört saat içinde öldürüp yeniden canlandırmakla harcamayı seçmiştim, sonuçlarını umursamaksızın. Ama şimdi ölüm neredeyse elle tutulacak bir olasılık olmuştu ve asla benim seçimim değildi.

Bir zamanlar, ne kadar zayıflamakta olduğumu yüzüğün parmağımda kolayca dönüp dönmediğine bakarak ölçerdim. Doğru bir şey yaptığım anlamına geliyordu bu; yüce bir yok oluşa hazırlanıyordum. O gün, yüzüğüm bollaşıp parmak eklemime kadar inince zafer kazanmış gibi gelmedi. Her taraftan büzülüyor, kendi içime çöküyordum. Nihayet yok oluşa varmıştım ama bu ilk kez hayatta olduğumu değil öldüğümü hissettiriyordu.

İki saatin sonunda ormandan çıktığımda karanlıktı ve telefonum kapanmıştı. Arabaya oturduğumda ısıtıcıyı sonuna kadar açtım ve soğuğun ellerimden akıp gidişini hissettim. O anda tek istediğim koca bir kase pho2 çorbasıydı.

Wyoming’e güzelliği bulmaya gelmiştim. Wyoming ise bana iyi bir ders vermiş ve kendime hoyratça davranmamanın gerçekte ne demek olduğunu öğretmişti. Austin’deyken üstesinden kalktığım tüm o mahrumiyet, tıkanırcasına yemeler ve ardından gelen cezalar, günlerce öğün atlamalar, spor, koşmak, koşmak ve hiç durmadan koşmak – burada becerememiştim. Bu topraklar, iklimi, atmosferi – her şey gaddardı, merhametsizdi. Kendinize bakmadığınızda, ölmemeniz için hiçbir sebep yoktu.

Wyoming’de burnunuz sürtülür; burası size ölümü ve ne kadar önemsiz olduğunuzu hatırlatır. O gece yemeyi seçtim. Ertesi gün ve sonraki gün de yedim. Bedenimden özür diliyor gibiydim.

Kendimi aç bırakmadan daha düzenli ve sık yedikçe, yiyeceklerin hiçbir zaman “iyi” veya “ kötü” olmaları gerekmediğini fark ettim. Her ısırığa, kaloriye ve grama bir erdem yüklemek yiyecekleri korkulacak bir şeye dönüştürüyordu.

Yavaş yavaş fark ediyordum; yiyecekler sadece yiyecektir. Hayatta tutar, besler ve güç verir. Reklamlarda durmadan “besin vücudun yakıtıdır,” sözünü duyardım. Bedenim Wyoming’de gerçek bir tehlike hattına girmeden önce bunun ne demek olduğunu anlamamıştım.

Artık biliyorum. Yakıt, bedenimdeki her parçayı olması gerektiği gibi çalıştıran bir şeydi. Yakıt, hücrelerimin aç olduğu bir şeydi. Yakıt, beni hayata bağlıyordu. Bedenimi değiştirilmesi gereken (ve yiyecekleri de böyle bir değişikliği sağlayacak)  şey olarak görmeyi bıraktım. Hayır, bedenime özen gerekiyordu çünkü beni koruyup kollayan bir tek o vardı.

Doğa değiştirebilir mi? Evet. Doğa bana doğal dünyanın sonuçlarından etkilenmeyeceğimi düşünmekle ne kadar tedbirsiz ve ahmakça davrandığımı hatırlattı. Wyoming’de kendinizi aç bırakırsanız ölürsünüz. Burada kendinizi korumadığınızda sizi yok etmesi için doğayı açıktan davet ediyorsunuzdur. Yeme bozukluğum benimle Wyoming’e kadar geldi ama Wyoming’den öncesi gibi üzerimde söz hakkı olamaz. Çünkü Wyoming’de ve aslında hiçbir yerde onunla birlikteyken hayatta kalamayacağımı öğrendim.

Pek alışık olunmadık şekilde karın neredeyse hiç görünmediği bir ilkbahar günü, güneş gökyüzünde yükselmişken dağ bisikletimi aldım ve Happy Jack’in oraya gittim. Bütün kış hiç koşmamıştım ve ilk on dakikanın sonunda nefes nefese kaldım. Bisikletten inip dağ boyunca itmeye başladım, her adım dünyanın en zor işi gibi geldi.

Yeme bozukluğunuz varsa bundan günün birinde tamamen iyileşebileceğinize inanmıyorum. Dediğim gibi, yeme bozukluğuyla yaşamanın bir yolunu bulmanız gerekiyor. Yeme bozukluğum hayatımın sonuna kadar benimle birlikte olacak ama onun ne şekilde var olacağını kontrol edebildiğimin artık farkındayım. Wyoming’de ya da dünyanın başka yerlerinde, büyük anne ve büyük babamı görmeye Çin’e gittiğimde ya da erkek arkadaşım için Austin’e ve annem babam için Houston’a gittiğimde yeme bozukluğum ancak bir fısıltıdır. Yöntemim değişmez. İster önüme koca tabaklar koyan yakınlarım ya da dışarıda yemek isteyen arkadaşlarım olsun, isterse bana duydukları sevgiyi yiyeceklerle göstermek isteyen annem ve babam olsun, buna şükrederim. Korku duymam. Yiyeceklere, bedenime ve buraya kadar gelebildiğime şükrederim.

Yeme bozukluğum beni eskisi gibi ele geçiremez çünkü artık bir şeyi biliyorum: Kendime nasıl bakacağımı. Ve bu yüzden kendime yemesi için izin veriyorum. Yeme bozukluğuma, gitmeyebilirsin, diyorum. Ama şimdi durum farklı. Benim istediğim gibi olacak, senin istediğin gibi değil.

Bisikletle çıktığım gün ıspanaklı ve bol peynirli sahanda üç yumurta ve fıstık ezmeli iki dilim ekmek yedim. Keyif verdiler ve yakıtımı aldığımı hissettim. Birini dağın zirvesine çıktığımda, diğerini acıkırsam inerken yemek için sırt çantama iki paket kuruyemiş koydum.  

Dağın zirvesine ulaştım, zar zor nefes alıyor, gözlerimi bile zor açık tutuyordum. Bedenimi hissettim, iyice toprağa köklenmişti. Kalbimin kaslarıma kan pompaladığını duyabiliyor, nabzımın hızlı hızlı boğazımda attığını hissedebiliyordum. Güçlü hissettim ama bu sadece fiziksel değil, varlığımla, yaşayan, nefes alan bir canlı olarak dünyadaki yerimle ilgili bir güçtü.

İşte o an şükrettim. Beni hayatta tutan, son ana kadar pes etmeyen ve her zaman yanımda olan bedenime, bu mucizeye şükrettim. Onu istemediğim zamanlarda bile nasıl çabalamış, nasıl da hiç ihanet etmemişti. Hem de onu ortadan kaldırmaya çalışmama rağmen.

Eskiden şöyle düşünürdüm: Yemek yersen ve aç olduğunu gösterirsen zayıf bir insansındır. İlgisi yok. Bunlar, kendini bildiğinin, kendine baktığının ve kendini dinlediğinin, bu güce sahip olduğunun en muazzam işaretleriymiş. 

Bu beden bana aitti ve her zaman benimle konuşmaya çabalamıştı. Sonunda, Wyoming’in geniş düzlüklerinde, rüzgârın uğultusuna karşı, sonunda, onu dinlemeye hazırdım.

Çeviren: Burcu Uluçay

burcu.ulucay@yahoo.com

Kaynak: Jenny Tinghui Zhang’ın Catapult’ta yayımlanan “In the Harsh Climate of Wyoming, I learned to Listen to My Body” adlı öyküsünden çevrilmiştir.

1 Kişinin ansızın evinden/işinden kaçmasıyla ve geçmişini, kimliğini tamamen unutarak (ama temel becerilerini unutmaz) başka bir yerde yeni bir isimle yaşama başlamasıyla tanımlanan bir tür çözülmeli rahatsızlık. (Ç.N.)

2 Pirinç eriştesi ve kırmızı etle yapılan Vietnam usulü çorba. (Ç.N.)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR