Yapay Zekâ, Gelecek ve Popüler Romanlar
20 Aralık 2019 Söyleşi Edebiyat Roman

Yapay Zekâ, Gelecek ve Popüler Romanlar


Twitter'da Paylaş
0

Aslında ne yazacağıma romanlarımın içindeki karakterler karar veriyor. Ben yalnızca onların kararlarına uyuyorum.    

Haluk Özdil’le son romanı Dijital Tapınak'tan hareketle yapay zekâ, gelecek ve popüler romanlar üzerine konuştuk.

Serkan Parlak: Haluk Bey, Dijital Tapınak’ın en son çıkan romanınız olduğunu biliyoruz. Gazetecilik mesleğinden ayrıldıktan sonra kendinizi tamamıyla kurmacaya verdiniz. Yazarlığa nasıl başladınız, bugünlere nasıl geldiniz, sizi biraz tanıyabilir miyiz?

Haluk Özdil: Aslında yazmaya yirmi iki yaşında başladım. O dönem Ankara’da kamu sektöründe memur olarak görev yapıyordum. İlk deneyimlerim kamuya ait aylık olarak yayınlanan dergilerde başladı. Daha çok derleme türünde makaleler diyebilirim buna. Güzel olan da yayınlanan yazılarım karşılığı aldığım telif ücretiydi. Simgesel bir tutar olmasına rağmen yazdığım yazıların karşılığında gelmesi çok mutlu ediyordu beni. Sürekli okuyor ve kendimi geliştirmeye çalışıyordum. Bu arada yaptığım işin beni mutlu etmediğini de söylemek isterim. Memurluk benim yapabileceğim bir iş değildi, düşüncelerimde gazetecilik yapmak vardı. Ama sizin de bildiğiniz gibi ülkemizde devlet memurluğuna giriş yaptığınızda emekli olana kadar çalışırsınız şeklinde bir anlayış vardır. Sekiz yıl sonra memurluğun yapabileceğim bir iş olmadığını anlayıp ayrıldım. Tabii yakın çevremden tepki aldığımı da belirtmeliyim. Yine de tepkileri göz ardı edip İstanbul’a geldim ve hayallerimin peşinde koşmaya başladım. “Hayat sürprizlerle doludur,” derler ya, benim için de İstanbul sürprizlerle dolu bir kent oldu. Yaklaşık yirmi yıl boyunca sekiz gazete ve dergi grubunda, muhabir, editör ve yönetici olarak görev yaptım. Bu süre içinde işim gereği hep yazıyordum fakat kitap yazmaya, çok istediğim halde ayıracak zamanım yoktu. Basındaki aktif görevimden ayrıldıktan sonra roman yazmaya başladım.

SP: Yazdığınız kitapları yayınlatmak özellikle ülkemizde pek kolay bir şey değil. Basından gelmiş olmanız size kapıların daha kolay açılmasına neden oldu mu?    

HÖ: Aslına bakarsanız hayır, hiçbir etkisi olmadı. Zaten oradaki ilişkilerimi de kullanmadım açıkçası. Kaleminize güveniyorsanız yazdıklarınız bir şekilde kendine ait olan yeri buluyor. Benim için de böyle başladı. Zaten yayıncılar bu konuda deneyimli insanlar. Gönderdiğiniz eseri okuduklarında iş yapıp yapmayacağını bilirler. Benim yayıncılık sektörüne ilk girişim böyle oldu, sonra ardı ardına kitaplarım geldi. 

SP: Antik çağ anlatıları, yapay zekâ bağlamında bugün ve gelecek romanınızın şimdisinde buluşuyor. Yazma pratiğinizde, kurguda nelerden ilham alırsınız?

HÖ: “İlham” denilen kelimeyi pek kullanmam. “Tetikleme” diyebilirim buna. Bazen bir gazete veya televizyon haberi, bazen de internette gezinirken rastladığım bir konu tetikleyici olabiliyor. Kurgularımda salt katı gerçeklerin yanında bazen mitolojiyi, bazen de sanal gerçekliği kullanmaya özen gösteririm. Sanalın gerçekliği olur mu diye sorulabilir bu noktada. Vereceğim yanıt: Evet. Artık günümüzde sanal gerçeklik adında bir kavram da yerleşti hayatımıza. Başta sosyal medya, internette kaybolup gittiğimiz gizemli dünyalar, günlük yaşamımızda her geçen gün daha fazla yer bulan yapay zekâ, 5G teknolojisiyle gerçeğinden ayıramadığımız olağanüstü görüntüler. Bunlar hem sanal hem de inkâr edilemeyecek kadar gerçekler. Açıkçası öyle bir dünyaya doğru gidiyoruz ki yakın gelecekte sanalla gerçeklik duygusu arasında ayrım yapamaz hale geleceğiz. Bütün bu özetlediklerim romanlarımın temelini oluşturuyor.   

SP: Bugünlerde sürekli gündem olan yapay zekâ metninizin merkezinde duruyor. Günceli yakalamada nasıl bir yaklaşımınız var?

HÖ: Mesleğiniz gazetecilik olduğunda isteseniz de istemeseniz de günceli takip etmek zorunda kalırsınız. Bir alışkanlıktır bu. Dünya ve insanlık nereye gidiyor? Bu soruların yanıtlarını bulmaya çalışırsınız. Dolayısıyla günceli yakalamak gibi bir kaygım hiç olmadı. Sürekli içindeyim zaten. 

SP: İklim krizi, göçmenler, temel eşitsizlikler ve yapay zekâ: Dünyanın bu temel meselelerinde gelecekle ilgili öngörüleriniz nelerdir?

HÖ: Antik çağlardan beri egemen güçlerin büyük kitleleri kontrol etme alışkanlıkları var. Günümüzde de aynı şekilde devam ediyor. Bu bağlamdan temel eşitsizlikleri ayrı tutamayız. Hep vardı, ortaçağda tavan yaptı, sonra demokrasi kılıfı altında yumuşatılıp, üzerine kadife örtü geçirildi. Ama bu eşitsizlikler hiç bitmedi, dünya ekonomisinin yüzde kırk payını 130 büyük şirket ve yerel ortaklarının alması gibi. İklim krizi veya göçmenler sorunu da aynı hastalıklı zihniyetin günümüze yansıması. Sanayi devriminin salt kar amacı güdülerek, insan sağlığı ve küresel felaketlere yol açacak şekilde fütursuzca geliştirilmesi bugün yaşadığımız sorunlara yol açtı. Göçmenler sorununu ayrı tutuyorum. İklim felaketinin yanında yukarıda sözünü ettiğim egemen güçlerin son yirmi yılda oluşturdukları kaos teorisinin hayata geçmesi sonucu tavan yaptı. Bugün dünyanın birçok yerinde ayrılıkçı hareketler, bölgesel savaşlar ve kanlı terör örgütleri görüyoruz. Bunların hepsi gelecekte kurulması planlanan Tek Dünya Devleti projesinin parçası. Yapay zekâ hayatımıza her geçen gün daha fazla giriyor. İnsanlık yararına kullanıldığı takdirde harika bir sonuç ortaya çıkardı. Ancak gerçek çok farklı, bugün dünyayı iklim felaketi ve kaos cehenneminin ortasına sürükleyen bu güçler ne yazık ki yapay zekâyı hayatımıza sokan bilişim devlerinin ya direkt sahipleri ya da dolaylı görünmeyen ortaklarıdır. Bunların insanlık için güzelliklerle dolu bir gelecek hazırlayacaklarını düşünmek ütopyanın da ötesinde saflık gibi geliyor bana.   

SP: Yapay zekânın yönettiği bir dünya devletiyle ve Türkiye’yle ilgili, komplo teorisi denerek çoklukla dikkate alınmayan daha öğretici bölümlerde yazar olarak varlığınız hissediliyor. Karamsar bir bakış açısıyla bir tür uyarı olarak okudum ben. Bu tarz bölümleri kurguya yerleştirmedeki amacınız neydi?

HÖ: Dijital Tapınak’ın o bölümlerinde şu anda dünyada hangi ülkelerin denek olduğunu, kitlelerin nasıl bir paradoksa sürüklenerek can güvenliği kaygısıyla gelecekteki Dünya Devleti projesine evet diyeceklerini anlattım. Yine sürekli kâr amacıyla kitlelerin nasıl bir tüketim makinesi haline getirildiklerini anlatmaya çalıştım. Düşünün her ay ne yapıyoruz. Önceliğimiz ödememiz gereken faturalar, kredi kartları, banka kredileri ve taksitler. Sanki ödeme makinesine dönüştürüldük. Gelirimizin kat kat üzerinde borçlanarak tüketim yapmaya başladık. Bunları bizler yapmadık, bu noktaya sürüklendik adeta. Subliminal mesajlarla dolu reklamlar, filmler, diziler, sanal ortamdaki görseller ve frekanslar yoluyla sadece daha fazla konfor ve lüks isteyen tüketim makinelerine dönüştürüldük.     

SP: Romanın başkahramanı Aykut Önsel, kariyerinde bir çıkış aradığı dönemde tam da kendime göre bir araştırma konusu buldum derken başı fena halde derde giren bir gazeteci, bu yönüyle bir dedektif aynı zamanda. Başka bir bakış açısıyla ise bütün kötülükler karşısında halkın kurtuluşunu simgeleyen, okurun da özdeşleşebileceği bir kurtarıcı. Gizemli, büyük güç karşısında. Halkın – okurun – endişelerini azaltacak, onu rahatlatacak karizmatik kahraman Aykut Önsel nasıl biri, bir de sizden dinleyelim.

HÖ: Aykut Önsel karakteri, yıllar içinde değişen dünyaya ters düşmüş bir gazeteci. Aslında sistemin içinde varlığını sürdürmeye çalışan sistem dışı muhalif bir kişilik. Biraz benim hayatımdan da parçalar taşıyor. Sıradan hayatı var, sokakta rastladığınız herhangi bir insan veya karşı komşunuz gibi. Bu nedenle okurlarımla kolaylıkla özdeşleşebiliyor. İçine girdiği karanlık ortamdaki korkunç ayrıntılar gazeteciliğe ilk başladığı yıllardaki heyecanını geri getiriyor. Kurtarıcı olmak gibi bir amacı yok, ilerleyen bölümlerde çok net biçimde uyarıcı görevini üstlendiğini görüyoruz. Eğer kitleleri uyarmak gibi bir misyon üstlenmişseniz bu devlerin ayağına basacaksınız anlamına gelir ve bir bedel ödersiniz. Aykut da ödüyor bu bedeli. Okurlarımın kaygılarını giderdi mi göstermiş olduğu direnç, açıkçası ben de bilmiyorum.   

SP: Yalın diyaloglar, tutumlu betimlemeler, tempolu olay akışı, İstanbul-Amerika-İskenderun üçgeninde olup bitenlerin kurgu düzleminde ustalıkla bir araya gelişi… Kurgu, kişiler ve dille ilgili ayrıntılara nasıl çalışıyorsunuz?

HÖ: İlk başta da söylediğim gibi yirmi iki yaşımdan beri yazan ve okuyan bir insan olarak gerek kurguda gerekse dilde olsun özel bir çalışma ya da çaba göstermiyorum. Yazmadan önce sadece konuyu belirliyor ve başka bir plan yapmıyorum. Yazdıkça gelişen içerik beni alıp götürüyor. Aslında ne yazacağıma romanlarımın içindeki karakterler karar veriyor. Ben yalnızca onların kararlarına uyuyorum.    

SP: Dijital Tapınak tür olarak popüler roman, bu türe özgü kalıpları başarıyla hayata geçiriyorsunuz, biçimsel deneyler, köklü felsefi sorgulamalar, psikolojik tahlillerden ziyade doludizgin ilerleyen olaylar ön planda; alt türler olarak polisiye, siyasal kurgu ve bilim kurgunun birlikteliği söz konusu. Türler arası bu birlikteliği Dijital Tapınak üzerinden nasıl değerlendiriyorsunuz?

HÖ: Popüler roman kavramı son yıllarda edebiyat dünyasının içinde fazlasıyla hissettiriyor ağırlığını. Karşı çıkanlara, edebiyat değil diyenlere rağmen fırtına gibi esiyor. Sadece bizde değil dünyada da böyle. Ama çok geniş bir yelpazeyi içine aldığı için iyisi de, kötüsü de aynı kavram içinde anılıyor. Olayın özü şudur: İyi bir kaleminiz varsa yazdığınız kitap okurunu da yerini de bulur. Dijital Tapınak ve diğer kitaplarımda en dikkat ettiğim konu hızlı bir akış olması. Klasik edebiyatta olduğu gibi küçük detayları betimlemek tempoyu düşürüyor.  Benim kitaplarımın tümünde betimlemeler, zaman zaman karakterler üzerinden felsefi sorgulamalar ve psikolojik tahliller var ama dediğim gibi akışın temposunu düşürmeyecek boyutta. Açıkçası okurun ayrıntılar arasında boğulması yerine kendini akışa kaptırıp gitmesini istiyorum. Dijital Tapınak gerçekte siyasal kurgu, polisiye ve bilimkurgu birleşimi distopik bir roman. 

SP: Yazarların, yayıncılığın ve okur kitlesinin geldiği son noktayı da göz önünde tutarak sizin hem dünya hem de Türkiye özelinde popüler romanlar hakkında görüşlerinizi merak ediyorum.

HÖ: Çok fazla sayıda insanın yazdığı ya da yazmaya çalıştığı bir dönemden geçiyoruz. Buna paralel olarak da yayınevleri sayısında yapay bir artış var. Ancak problem de burada başlıyor: Her konuda yazabilirsiniz, fakat roman ya da öykü yazmak farklıdır. Yazarlık sonradan kazanılan bir yetenek değildir. Doğuştan böyle bir programınız varsa yazar olursunuz, ilerleyen yıllarda yalnızca kendinizi nasıl geliştireceğinizdir önemli olan. Son yıllarda matbaacılıktan yayınevine çevrilmiş bazı yerler ücret karşılığı kitap basıyorlar. Niteliğine ve içeriğine de bakmıyorlar, yayıncılıktan çok kazanç elde etmek için yapılan bir uygulama. Yazan kişinin umutları kitabı basıldıktan sonra yerle bir oluyor. Çünkü beklediği karşılığı bulamıyor. Kendisine verilen birkaç yüz kitap da evinin bodrumunda çürüyor. Harcanan paraya ve o kitabı yazarken verilen emeğe yazık. Normal yayınevlerine gelince, bence günümüzün gelişmesine ayak uydurdular. Klasiklerin yanında popüler kitaplara da fazlasıyla yer veren köklü yayınevlerinin sayısı hızla artıyor. Eğer okur kitlesi popüler kitaplara ilgi gösteriyorsa ayak uydurmak zorundasınız. Yazılan eserin niteliği önemli. Dil, içerik, olayların kurgusu ve akış doğru şekilde kullanılmışsa popüler veya başka türde yazmanızın bir önemi yoktur. Zaman hızla değişiyor, edebiyat da bu değişime ayak uydurmak zorunda.     

SP: Önümüzdeki yıl sizden neler okuyacağız, masanızda neler var?

HÖ: Tıpkı Dijital Tapınak’ta olduğu gibi gene dünya ve insanların geleceğiyle ilgili çarpıcı bir konu var masamda. Çok ciddi iddialarla dolu bir roman olacak. Araştırmalarım her geçen gün daha da yoğunlaşarak sürüyor. En kısa zamanda okurlarımla yeni kitabımda buluşacağım. Yine soluk soluğa bir macera olacak. Bu güzel söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR