Yaratıcı yazı üstüne düşünceler
28 Haziran 2019 Edebiyat Kültür Sanat

Yaratıcı yazı üstüne düşünceler


Twitter'da Paylaş
0

edgar allan poe

Edgar Allan Poe

Öykü Etkisi Kısa lirik şiirin yanı sıra yüksek dehanın taleplerine karşılık verecek kompozisyon türünü –o dehaya en elverişli uygulama alanını– tayin etmemiz istendiğinde, Bay Hawthorne’un da örneklendirdiği üzere, çekinmeden mensur hikâyeden söz edebiliriz. Burada sözünü ettiğimiz, dikkatle okunması yarım saatten bir iki saate kadar süren kısa mensur anlatı. Herkesçe bilinen roman, uzunluğu ve daha önce de belirttiğimiz içeriksel nedenlerden ötürü konumuz dahilinde yer almıyor. Bir oturuşta okunamadığından, bütünlük kaynaklı muazzam kuvvetten mahrum bırakıyor kendini. Okumaya ara verildiğindeki dünyevi uğraşlar, kitabın etkisini değiştirir, yok eder yahut büyük ya da küçük oranlarda azaltır. Okurken küçük duraklamalar bile olması, ideal bütünlüğü bozmaya yeter. Kısa hikâyede ne olursa olsun yazar hedeflerini tamı tamına gerçekleştirme olanağına sahiptir. Okuma sırasında okurun ruhu yazarın kontrolü altındadır. Yorgunluktan ya da kesintiden kaynaklanan dışsal ya da ikincil bir etki olmaz. Diyelim ki yetkin bir edebiyat sanatçısı bir hikâye kurguladı. Eğer işini biliyorsa, düşüncelerini olaylarına uyduracak şekilde biçimlendirmez; yaptığı işin farkında olduğu bir dikkatle, eşsiz bir tek etki işlenir, sonra da ona göre olaylar bulunur – ve daha sonra da bu olayları, önceden düşündüğü etkiyi yaratacak biçimde birleştirir. Eğer daha ilk cümlesi bu etkiye hizmet etmeyecek gibiyse, ilk adımdan başarısızlığa uğramış demektir. Tüm kompozisyonda, doğrudan ya da dolaylı, daha önceden kurulmuş tasarıya uymayan tek bir sözcük bile olmamalıdır. Bu yöntem, özen ve beceri sayesinde, tasarlayanın aklındakiyle bire bir örtüşen ve ona en büyük tatmin hissini veren tastamam bir resim ortaya çıkmış olur. Hikâyenin idesi, değişikliğe uğramadağından hatasız biçimde sunulmuş olur; ki bu, romanda ulaşılması olanaksız bir sonuçtur.

jorge luis borges

Jorge Luis Borges

Deneyim Olarak Edebiyat En başından beri yazdıklarınızın kaynağını başka kitaplardan alıyorsunuz. Evet, doğru. Çünkü bence kitap okumak seyahat etmekten ya da âşık olmaktan daha az bir deneyim değil. Berkeley, Shaw ya da Emerson okumak benim için Londra’yı görmek kadar gerçek deneyimler. Tabii ki de Londra’yı Dickens’tan, Chasterton’dan ve Stevenson’dan gördüm. Çoğu insan, gerçek hayatı diş ağrısı, baş ağrısı, seyahat vb. şeyler üstünden düşünüyor ve düşsel yaşam ve hayallerin olduğu sanatı bundan ayrı kurguluyor. Bence bu ayrım su geçirmez değil. Her şey yaşamın bir parçası. Dünyada edebiyatın sürekli değiştiğini ve zaman tarafından devamlı dönüştürüldüğünü görmeniz size, özgün edebiyat eseri denen şeyleri yaratmaya dair bir beyhudelik hissi veriyor mu? Yalnızca beyhudelik olduğunu söyleyemem. Edebiyatı, yaşayan ve büyüyen bir şey olarak görüyorum. Dünya edebiyatlarını bir tür orman olarak düşünüyorum, karmaşık ve bizi sarmalıyor ama yine de büyüyor. Kaçınılmaz labirent imgeme geri dönecek olursam, edebiyat bir labirent değil mi? Yaşayan bir labirent. Keyif almak en önemli şeyse, sizce bir kitapta en çok keyif veren şey nedir? Buna birbirinin zıddı iki cevap verilebilir. Birey, yaşam koşullarından kaçıp kendini başka bir dünyada buluyordur ya da bu başka dünya kişinin içindeki benliğe yaşadığı koşullardan daha yakın olduğu için onu ilgilendiriyordur. En sevdiğim yazarlardan biri olan Stevenson’ı ele alacak olursak, şimdi ben Stevenson okuyacak olsam, kitabı okurken kendimi İngiltere’de ya da Güney Amerika’da olarak düşünmem. Kendimi kitabın içinde düşünürüm. Ve belki de o kitap bana bir sırrı açıyor ya da kendime dair yarım bildiğim şeyleri söylüyordur. Elbette bu cevapların hepsi zaten bir arada gitmez mi? Birini kabul ediyorsanız, öbürünü reddetmek zorunda değilsiniz.

raymond carver

Raymond Carver

Sıradan Ama İsabetli Dil Bir şiir ya da öyküde, sıradan ama isabetli bir dil kullanarak sıradan şeylere ve nesnelere dair yazmak ve o şeylere –sandalye, perde, çatal, taş, bir kadının küpesi– muazzam ve şaşırtıcı bir güç vermek olanaklıdır. Görünürde zararsız ve masum bir satır diyalog yazarak okurun omurgasından aşağı bir titreme yollamak olanaklıdır – Nabokov’a göre artistik zevkin kaynağıdır bu. Beni en çok ilgilendiren, bu türden yazılar. Yarım yamalak ve gelişigüzel yazılardan nefret ederim, ister deneysellik çatısı altında sunulsun, ister beceriksizce uygulanmış bir gerçekçilik. Isaac Babel’in “Guy de Maupassant” adlı harika öyküsünde, anlatıcı kurmaca yazmaya dair şunu söyler: “Cuk diye yerine oturtulmuş bir zaman dilimi kadar hiçbir şey insanın yüreğini öylesine bir kuvvetle delip geçemez.” Bu cümle bile beş üzerinden üç alır. Evan Connell bir defasında, kendini yazdıklarını gözden geçirirken, virgülleri çıkarırken ve tekrar gözden geçirip virgülleri aynı yere koyarken bulduğunda öyküyü bitirdiğini anladığını söylemişti. Ben de bir şeyler üstüne böyle çalışmayı seviyorum. Yapılan işe karşı bu türden bir itinaya saygı duyuyorum. En sonunda elimizde olan tek şey sözcükler ve bunların doğru sözcükler olması, söylemek istedikleri şeyleri tam olarak söyleyebilmeleri için noktalama işaretlerinin doğru yerlere konulması gerekir. Sözcükler yazarın dizginlenmemiş duygularından ağırlaşmışsa ve bu nedenle isabetsiz ve hatalıysa –yani sözcükler bulanıklaşmışsa– okurun gözleri sözcüklerin üstünden kayacak ve hiçbir sonuç elde edilemeyecek. Okurun kendi artistik duyusu yakalanamayacak. Henry James bu türden talihsiz yazılara “zayıf ayrıntılandırma” diyordu. Bir kitabı aceleyle yazmak zorunda kaldığını, çünkü paraya ihtiyacı olduğunu, editörünün ya da karısının sıkıştırdığını ya da onu terk ettiğini söyleyen arkadaşlarım var – çok da iyi olmayan yazılar için bir tür mazeret. “Zamanım olsaydı daha iyi olurdu.” Romancı bir arkadaşım bunu söylediğinde hayretler içinde kaldım. Aklıma getirmesem de düşündüğümde hâlâ şaşıyorum bu işe. Beni ilgilendirmiyor. Peki yazı, yapabileceğimizin en iyisi olmuyorsa neden yazalım? En nihayetinde, yapabileceğimizin en iyisini yapmış olmak ve o emeğin ispatı, mezara götüreceğimiz tek şey.

nadine gordimer

Nadine Gordimer

Öykü Romandan Nasıl Ayrılır Öykünün romandan nerede ve nasıl ayrıldığına dair eski tanımları gözden geçirmemize gerek yok, ama yine de sorunun cevabı burada bir yerde yatıyor. Öykü de, roman da aynı malzemeyi kullanır: insanın deneyimi. İkisi de aynı şeyi hedefler: bunu aktarmak. İkisi de aynı aracı kullanır: yazılı dil. Romanın nihai gerçekliği kuran bir araç olmasına dair genel ve yinelenen bir tatminsizlik var ve hatta bu, kaçınılmaz olarak araçları suçlamaya kadar gider: sözcükler aşırı kullanımdan köhnemiş, reklamcılar tarafından canı çıkarılmış, anlamlarını kendi çıkarına kullanan siyasi öğretiler tarafından itibarı azaltılmış. Çeşitli çıkış yolları denendi. İngiltere’de teknik açıdan klasizme geri dönüş ve konu olarak da cinsel sapkınlıkların egzotizmine, insan deneyiminin bir uzantısı olarak fiziksel ve zihinsel anormalliklere dönüş oldu; Almanya’da ve Amerika’da roman, 19. yüzyıl at kılı anlatısı yerine 20. yüzyıl anekdotsal-analitik plastik köpükle doldurularak romanın doğasından gelen hantallık günahını erdeme çevirmekten vazgeçildi; Fransa’da “laboratuvar romanı”yla biçimin insanmerkezci lanetinden ve psikolojik romanın derinlik yanılsamasından kurtulmaya çalışıldı ve yıllar önce Virginia Woolf’un duvardaki ize baktığı yere çıkıldı. Burroughs, okurun romana katılmasını icat etti. Hastalıklı sözcük için, George Steiner sessizlik tavsiyesinde bulundu. Roman ölmüşken öykü hâlâ hayattaysa, bunun nedeni yaklaşımda ve yöntemde yatıyor olmalı. Öykü, bir form ve yaratıcı vizyon olarak, nihai gerçekliği ve yaşamın gizemine yaklaşıyor olduğumuz ya da kendimizi aynaların kalabalığında çığlıklar atarak kaybettiğimiz bir ânı yakalama girişiminde bulunabilecek bir yetkinliğe sahip olmalı, çünkü bu gerçekliğin doğası, bilimdeki keşifler ve yazılı dilin dışındaki iletişim araçlarının çeşitlenmesiyle birlikte daha da çok anlaşılır ya da şaşırtıcı biçimde kapalılaşır hale geldi. Elbette öykü romana nazaran her zaman daha esnek ve deneye açık olmuştur. Öykü yazarları romancılardan hem daha sıkı teknik disipline hem de daha geniş bir özgürlüğe sahipler. Öykü yazarları seçtikleri biçimin doğası sayesinde romancıların ancak şimdilerde umutsuzluk içinde keşfettikleri şeyi zaten biliyorlardı: romanın en güçlü kuralı, en deneysel romanların bile uymak zorunda olduğu üslup tutarlılığının korunması insan doğasına dair kavranabilecek şeylerin doğasına aykırıdır. Nasıl desem? Her birimizin binlerce yaşamı var ve bir roman bunların yalnızca birine karakter kazandırıyor. Biçim uğruna yapıyor bunu. Romancı zamandizisel sıralamayla oynayabilir ve anlatıyı ön plana çıkarabilir; karakterler her zaman okuru yakalar, insan yaşamının özelliklerini yansıtamayan deneyimle ilişkinin tutarlılığını korur ve orada temas, ateşböceklerinin karanlıkta bir orada bir burada yanıp sönmesi gibidir. Öykü yazarları, sürekli yanan ışık sayesinde görürler; onlarınki insanın emin olabileceği tek şeyin sanatıdır – şimdiki ânın. İdealde daha önce ne olduğunu ve o aşamadan sonra ne olacağını açıklamadan yazmayı bilirler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR