Yaratma Uğraşı

Yaratma Uğraşı


Twitter'da Paylaş
0

Bir hikâyenin ya da bir kitabın basılması demek, o kitabın ölmesi demektir; yazar artık onun üstüne düşünmez. Buna karşılık kitap basılmadan, tamamlanmadan önce aynı yazar, hikâyeyi aklından bir an olsun çıkarmaz. Deneyim kazandıkça hikâyeyi tamamlamadığının, bir şeylerin eksik kaldığının ayırdına varır. İşte tam o anda hikâyeye yeniden başlamak gerekir.

Ne yazık ki bana hikâye anlatan biri hiç olmadı. Bizim oralarda insanlar kapalıdır, evet, herkes yabancıdır birbirine.

Bizim insanlarımız sohbet eder. Akşamüstleri valizlerinin üstüne oturur ve hikâyeler filan anlatırlar. Ama ne zaman ki bir yabancı yanlarına yaklaşır, o zaman ya susarlar ya da havadan sudan konuşmaya başlarlar: “Bugün de epey bulutlu hava...” Her neyse, ben o büyük hikâyeleri duyma şansını yakalayamadım. Bu yüzden de kendim hikâyeler uydurmam gerektiğine inandım; yazınsal yaratımın esaslarından birinin uydurma, hayal gücü olduğunu düşünüyorum. Bizler birer yalancıyız; yaratan her yazar, yalancıdır; edebiyat yalandır. Fakat gerçeğin yeniden yaratımı da yine bu yalandan türer. Dolayısıyla gerçeği yeniden yaratmak, yaratmanın temel parçalarından biridir.

Ben yaratımda üç temel adım olduğunu düşünürüm: birincisi kişiyi yaratmak, ikincisi o kişinin hareket edeceği ortamı yaratmak, üçüncüsü de o kişinin konuşacağı, kendini ifade edeceği biçimi yaratmak. Bir hikâye anlatmak için gereken her şey, bu üç destek noktasındadır aslında. Boş kâğıttan, hele ki kalemden korkarım ben; yazılarımı elle yazarım. İçinden geçtiğim süreçleri son derece kişisel bir biçimde açıklayabilirim ancak. Yazmaya başladığım andan beri ilhama inanmam; ilhama asla inanmadım. Yazma işi çalışma işidir; yazmaya koyulmak, yazınca ne çıkacağını görmek, sayfaları doldurmak, bir sonraki adıma, ne olacağına dair ipucu verecek bir sözcüğün ortaya çıkması. Öyle zamanlar oluyor ki beş, altı, bazen on sayfa yazmış olmama rağmen çıkmasını istediğim karakter halen çıkmıyor. Çünkü aslında o kişi yaşıyor ve kendiliğinden hareket etmesi gerekiyor. Birdenbire var oluyor, gelişiyor; sonra biri onu izliyor, bir başkası önünden gidiyor. Karakterin can bulduğu ölçüde, tanımadığınız ama var olduğundan emin olduğunuz yolları izleyerek isterseniz bir gerçekliğe, isterseniz de bir hayale varırsınız. Keza söylenebilen şeyleri yaratmak mümkündür, ki bu da nihayetinde yaşanmış gibi görünen bir şey, yaşanmış olabilecek bir şey ya da yaşanmış olabilecek ama hiçbir zaman yaşanmamış bir şey olabilir. Dolayısıyla bana göre yaratma meselesinde esas olan, insanın ne bildiği, hangi yalanları söyleyeceğidir; insan hakikatin, bildiği şeylerin gerçekliğinin, gördüklerinin, duyduklarının içine girdiğinde, yaptığı şeyin aslında geçmişi yazmak, söyleşi yapmak olduğunu bilmelidir.

Çoğu zaman hemşerilerim, yaptığımın hikâye yazmak değil yalanlar söylemek olduğu, söylediklerimin ve yazdıklarımın aslında hiç yaşanmamış olduğu gerekçesiyle beni eleştirmiştir. Bu doğru. Hayal gücü benim için her şeyden önce gelir. Sözünü ettiğim o üç adım arasında dolanır hayal gücü. Hayal gücü sonsuzdur, sınırsızdır ve sıkıştığı yerde önünü açmak gerekir. Bir kapı vardır; geçip gidebileceği bir kapı muhakkak vardır. Serbest kalması, o kapıdan çıkıp gidebilmesi gerekir ve o noktada sezgi denen şey ortaya çıkar; sezgi, insanı gerçekte yaşanmamış ama metinde yaşanmakta olan şeyler düşünmeye sevkeder.

Özetle bu iş; hayal gücü, sezgi ve gözle görülen bir gerçeklikten ibarettir. Anlatmak istediğiniz hikâye bunlarla var olur. Bu iş yalnız yapılır; edebiyatta ortak çalışma olmaz. Bu yalnızlık sizi bilmediğiniz şeylerin bir tür medyumu yapar ama aslında insanı yaratmaya sevk eden şeyin, o şuursuz hal ve sezgi olduğunu siz hâlâ bilmiyorsunuzdur.

Sanırım her öykünün, anlatılmak istenen her hikâyenin özü budur. Bu noktada önemli bir başka husus daha var: belirli konularda bir şeyler anlatmayı istemek. Gayet iyi biliyoruz ki şu üç konu haricinde başka konu yoktur: aşk, yaşam ve ölüm. Yok, başka konu yok. Normal bir akış oluşturmak için de bu konuların nasıl ele alınacağını, onlara nasıl biçim verileceğini bilmek gerekir. Dolayısıyla Vergilius’tan bilmem kime kadar, Çinliler ya da başka kimseler tarafından defalarca ele alınmış konuları işlediğimiz için, bunları anlatmanın başka yollarını bulmak gerekir. Bir dayanak noktası aramaktansa konuya verilecek biçimin üstünde durmak gerekir; bence yazınsal yaratı içinde söz sahibi olan ve bir öykünün ilgi çekmesini sağlayan şey –“yazınsal biçim” de dedikleri– biçimdir.

Bir hikâyenin ya da bir kitabın basılması demek, o kitabın ölmesi demektir; yazar artık onun üstüne düşünmez. Buna karşılık kitap basılmadan, tamamlanmadan önce aynı yazar, hikâyeyi aklından bir an olsun çıkarmaz. Deneyim kazandıkça hikâyeyi tamamlamadığının, bir şeylerin eksik kaldığının ayırdına varır. İşte tam o anda hikâyeye yeniden başlamak gerekir. Geri dönmek, hataları görmek, hiç kıpırdamamış karakterleri fark etmek gerekir. Kendimden örnek vermem gerekirse, bu aşamada ben hikâyeden kendimi çıkarırım. İçinde kişisel deneyimlerin olduğu ya da otobiyografik nitelik taşıyan, duyduğum ya da gördüğüm hikâyeler anlatmam. Bir destek noktası olacaksa onu daima düşlemeli ve kurmalıyım. Olayın gizemi budur; yazınsal yaratım gizemlidir. Yazar, işe yaramayan bir karakteri hayatta tutmaya kalkıştığı an her şey biter. Kusura bakmayın, çok basit şeylerden bahsediyorum. Çünkü benim deneyimim bu doğrultuda oldu. Olmayan bir şeyin sözünü hiçbir zaman etmedim. Benim esas aldığım şeyler sezgiden gelir ve bunun içinden yazarın bilmediği şeyler çıkar.

Daha önce de dediğim gibi, mesele konuyu ve kişiyi bulmak, o kişinin ne diyeceğini ve ne yapacağını, nasıl hayat bulacağını belirlemektir. Kişi, yazar tarafından zorlandığı an çıkışı olmayan bir sokağa girer. Yapmakta en çok zorlandığım şey, yazarı yani kendimi ortadan kaldırmak olur. Ben o kişilere müdahale etmeden kendi kendilerine hareket etmelerine izin veriyorum. Çünkü ancak bu şekilde ele aldığım konu ve derin düşünceler içinde serbestçe gezinebiliyorum. İnsan kendi fikirlerini ortaya dökecek aşamaya geldiği zaman kendini filozof gibi hissediyor; eninde sonunda başkasını kendi inandığımıza inandırmak; hayata ya da dünyaya, insanlığa dair düşüncemizi başkasına benimsetmek gibi bir gayemiz var. İnsanoğlunu eyleme yönelten şey de bu zaten. İşte bu aşamaya geldiğinde kişi kendini denemeci addedebiliyor. Birçok deneme-roman biliriz; bunlar yazınsal yapıtlar olan deneme-romanlardır. Ama genel olarak türü belirleyen aslında öyküdür. Açıkçası bana göre öykü, romandan daha önemli bir türdür, çünkü öyküde az sayfada çok şey söylemeye, incelmeye, kendini durdurmaya odaklanılır. Bu noktada öykücü şaire benzer biraz; iyi şaire. Şair dizginleri sıkı tutmak zorundadır; işini boşlar ve yazmış olmak için yazmaya başlarsa, sözcükler öylesine ardı ardına sıralanır ve iş tümden fiyaskoyla sonuçlanır. En önemlisi kontrollü olmaktır; sözcükleri salıvermemek, boşluğa yer vermemek; öykü bu inceliğe sahiptir. Ben öyküyü her şeye yeğliyorum, romana da, çünkü roman serbestliklere açık.

Derler ki roman tüm türleri içinde barındırır; öyküyü, tiyatroyu ya da dramayı, felsefi olsun olmasın denemeyi kanatları altına alır. Buna karşılık öyküde azaltmak, inceltmek makbuldür. Başkasının iki yüz sayfada anlattığını birkaç sözcüğe sığdırmak gerekir. Benim yaratıma dair, yazınsal yaratımın esasına dair görüşüm böyledir. Bu görüşün çok parlak olmadığını kabul etmek gerekir, ancak ben size şu an bu biçimden en basit düzeyde söz ediyorum. Çünkü ben entelektüellerden çekiniyorum ve onlardan uzak durmaya çalışıyorum. Bir entelektüel gördüğümde ona arkamı dönüyorum. Bana göre yazar, düşünürlerin içinde en az entelektüel kişi olmalıdır. Çünkü onun fikirleri ve düşünceleri başka insanları etkilemesini gerektirmeyecek ve başka insanların yapmasını istediği şeyleri yapmasına neden olmayacak kadar kişisel şeylerdir. Bu sonuca varıldığında, bu noktaya gelindiğinde –bundan “son” diye söz edebiliriz– insan bir şey başardığını hisseder.

Malum, hiçbir yazar her düşündüğünü yazmaz; düşünceyi yazıya aktarmak pek güçtür. Bana kalırsa bunu hiç kimse yapmadı, yapamaz; ama şu da var ki hayatta geliştirildikçe kaybolan çok şey vardır.

Universidad Nacional Autónoma de México, 1980

İspanyolcadan çeviren: Zeynep Çelikel


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR