Hayata ve sevgiye odaklanmasıyla iyi edebiyat peşindeki okurların kaçırmaması gereken bir roman İyimser Babanın Kızı.
Babam kısa bir süre önce öldü. İlk başta hayatını kaybetti, vefat etti gibi hissettiklerime daha uzaktan değen tabirler kullanıyordum ama artık öldü diyebiliyorum. Ortaokul yıllarımda canım ağlamak istediğinde babamın öldüğünü düşünür, cenaze törenini hayal eder ve hüngür hüngür ağlardım. Normal olmadığıma dair bir anı mı oldu acaba bu, bilmiyorum. Herkesin böyle şeyler yaptığını farz ediyorum, umarım öyledir.
Babam uzun yıllar yaşadı, kızlarının yuvadan uçtuğunu, torunlarını, hatta bir torununun evlendiğini bile gördü. Uzun yıllardır babamın cenaze törenini hayal etmekten vazgeçmiştim ama son on sene artık babamın gerçekten yaşlandığını hissettiren yıllardı. Diyabetin yıprattığı beden, geçirilen ağır operasyonlar, bu sene kısacık bir hastanede yatış sonrası iyileşecek sanırken, artık çok yorgun kalbinin duruvermesi. Çocukluğumda ve ilk gençliğimde en çok korktuğum şey başıma gelmişti işte.
Kaybın yaşandığı andan cenazenin toprağa verilmesine kadar yaşanan her şey bir rüya sanki. Yaşananlar gerçek mi, bu insanlar nerden duydu, şimdi babam artık yok mu, belki de rüya görüyorumdur gibi cümleler insanın aklından hiç çıkmıyor. Cenazenin toprağa verilmesi ise gerçekliğin ve yasın başlaması demek. Herkes için, her kültürde….
Babamın kaybından sonra epey bir süre kitap okuyamadım, kitap okumaya başlayabildiğimde sadece yerli yazarlar okuyabildim. Bildiğim bir dünyada olmak istiyordum. Çocukluğumun evi gibi, anadilimle, kendi kültürümden insanları anlatan romanlar, öyküler. Türk edebiyatına bir kez daha minnettar kaldığım günlerdi. Sonra biraz daha iyileştim sanırım, Eudora Welty’nin İyimser Babanın Kızı’nı okuyayım dedim. Sanıyorum ki bir aile yüzleşmesini anlatıyor, arka kapak kandırmacaları işte. Rahatsızlanıp hastaneye yatırılan yaşlı babanın ölümüyle başlayan bir romanmış. Şaka gibi.

Bazı kitaplar okunacağı zamanı kendi seçiyor, bu romanı ocak ayından beri kaç kere elime alıp geri bıraktım. Meğer babamın hastane sürecini, cenazesini bu kitabı okurken anbean yeniden yaşamam gerekiyormuş. Kitabın dili, yazarın sakin ve uzak anlatımı, çok sevdiğim Güney Gotiği’ne yeniden kavuşmak filan derken zorlansam da kitabı okumayı bırakmadım. Ve bitirdiğimde üzerine bir yazı yazmam gerektiğini biliyordum.
Eudora Welty, Amerika’nın güney eyaleti Mississippi’de doğmuş, büyük şehirlerde gazetecilik, yazarlık yaparak yaşasa da ellili yaşlarında, yaşlanan ebeveynine bakmak için doğduğu kasabaya geri dönmüş ve yaşamının sonuna kadar burada kalmış. Güney Gotiği özellikle mülksüzleştirilmiş bir güney aristokrasisinin kayıp idealleri ve süregelen ırksal düşmanlıklarla birlikte, deliliği, çürümeyi ve çaresizliği, geçmişin günümüz üzerindeki devam eden baskılarını keşfetmeyi içerir. Bu tanıma bakarsak Eudora Welty çok da bu akıma dahil gibi gözükmüyor ki kendisi de bir röportajda Alice Walker’a “Beni bu akıma dahil etmezlerse iyi olur.” demiş.
Yine de İyimser Babanın Kızı’nda geçtiği kasaba, kasabalıların tavrı, değer yargıları, dedikodu gibi Güney Gotiği’nden alışık olduğumuz izlekler var. 1973 Pulitzer ödüllü incecik bir roman ama baba-kız ilişkisinden tutun, ölüme, sevgiye ve devam etmeye dair pek çok şey bulabiliyor insan. Ya da dediğim gibi bana öyle geldi.
Hastalanan Babalar
Roman Yargıç McKelva’nın göz doktoruna muayeneye gitmesiyle başlıyor. Yargıcın görüşünde bir sorun var, bu nedenle Chicago’da yaşayan kızını da yanına çağırmış. Yargıcın bir yanında kırklı yaşların ortalarındaki Laurel McKelva Hand var ki romanın asıl kahramanı diyebiliriz, yazarın empati kurmamızı, sevmemizi istediği kişi de o. Yargıcın diğer yanında ise daha yeni evlendiği kızından bile genç karısı Fay var. Fay’in ilk cümlelerini duyduğumuz an romanın çatışmasının ne üzerine olacağını anlıyoruz aslında. Güneyin aristokrat ve saygın ailelerinden bir yargıcın kızının ve basit, şirret, bencil, görgüsüz karısının arasında kalacağız bir süre sonra. Çünkü yargıç romanın epey başlarında neredeyse bir ay süren bir hastane sürecinin sonunda beklenmedik bir biçimde ölüverecek.
Babamın son hastaneye yatışı geliyor aklıma. Yoğun bakıma girişi, çıkışı ve bu kez de yırttı diye düşünmemiz. Sonra tam düzeliyor sanırken ölüm iyiliği denilen bir hâlin gerçek olduğuna hepimize inandırarak, neredeyse gülerek, eski pembe beyaz suratına kavuştuktan sonra bu dünyayı terk edişi. Hiçbirimizi yormadan. Önceki hastane tecrübelerimizden süreç uzarsa nasıl bir düzen kuracağımızı iyi biliyorduk. Ve babam bizleri rahatsız ettiği için çok mahcup oluyordu.
Kitapta ilk işaretlediğim yer: “Laurel üçe kadar babasına refakat edecek, ardından Fay on bire kadar kadar bu görevi devralacak, sonra otele yakın oturan bir hemşireyle birlikte tramvayla otele dönecekti. Böylece düzen kuruldu.”
Uzun zaman hastane mesaisi yapanlar bu düzenin ne denli önemli olduğunu bilirler. Kadire Bozkurt’un Buzkandilleri kitabına dair yazdığım yazıda da bu mesailerden bahsetmiş, dünyayı kadınların döndürdüğünü söylemiştim. Görüyoruz ki bu evrensel. Annesinin on yıl önceki ölümünden sonra uzaklaştığı babasıyla bu ameliyat sebebiyle tekrar bir arada olan Laurel, iyileşmeyen babasını içten içe annesi gibi çekmesinden korkarak, umudunu keserek bekleyecek. Roman boyunca Laurel'ın annesi Becky bir karakter olarak varlığını sürdürüyor. Kasabalıların sevgisini kazanmış Becky’nin bahçesi, gülleri, kasaba için yaptıkları ve elbette Fay’den sonra ister istemez karşılaştırılan hanımlığıyla. Becky de görme problemi çekerek ve göz ameliyatı sonrası ölmüş ama onunki beyin kanaması sonucuymuş.
Laurel uzun zaman annesine bakmış, zor zamanlarında yanında olmuş ama hepimiz biliyoruz ki bir kadına bakmakla bir erkeğe bakmak hele bir kız çocuğu için aynı şey değil. Hep güçlü görmeye alıştığımız, öyle görmek istediğimiz babanın ya da dede, dayı da olabilir, babayı temsil eden bir figürün güçten düştüğünü görmek zor.
“…Laurel babasının iyileşmek için hiç hesapta olmayan bir bedel ödediğini hissediyordu. İriyarı, ağır cüssesiyle hiç kıpırdamamasına rağmen büyük bir çaba harcayarak olduğu yerde yatıyor, yüzü her geçen gün daha yorgun görünüyor, bandajsız gözünün altındaki hâlka gitgide kalınlaşıyordu. Ağzını açıyor ve kızı ne verirse yaşlılara özgü bir itaatle onu yiyordu - itaatle! Laurel, kızının önünde bu hâle düşen babası adına mahcup oluyordu.”
Son cümledeki duyguyu çok sık yaşadım, hissettiğim mahcubiyet kendimden utanç duygusuna karıştı. Hasta bir insanın hâlâ güçlü babanız olmasını beklemenin bencilliğinden onu zayıf ve elbette romandaki hastane sürecinde pek de konu edilmeyen mide bulantısı, tuvalet ihtiyacı gibi zorluklar içinde görmek istememenin inkârına, bu duygular geçidinden bahsetmek bile zor. Biz üç kızkardeş ve en başta annem, gerektiğinde damatlar ve torunlardan kurulu destek kuvvetimizle hep babamın yanındaydık. Burada ise hastane günleri ilerledikçe ve özellikle babasını kaybettiği gün, Laurel’ın utanacak, babası adına mahcup olacak bambaşka biri var karşısında. Fay hasta kocasına olan tavırları, bayağı davranışları, bir ay sonunda hâlâ iyileşmemiş yargıcı yatağında sarsıp şiddet göstermesiyle romanda bambaşka bir yer ediniyor.
Cenazeler ve ritüeller
Yargıç McKelva’nın vefatı ve Fay’in geçirdiği birtakım krizlerden sonra Laurel baba evine uzun zaman sonra babasının cenazesi için gidiyor. Onu karşılayan kasabalılar, yaşadıkları şoku ve acıyı anlatanlar, hep ama hep annesi Becky’den bahsedenler ve evlerini onlar için yiyecekle, çiçekle donatanlar yine aynı şeyi anımsatıyor bana. Yas ritüelleri binlerce yıllık miras ve insanın acısını en kolay biçimde nasıl atlatabileceği bilgisi kollektif bir bilgi.
Burada da ilk gün Laurel’ı nedimeleri karşıladıktan sonra -ki romanda ilk kez Laurel’ın evlenmiş olduğunun ipucu veriliyor- sofralar kuruluyor, en yakınlar anılarını anlatıyor, teselli ediyor. Her yerde olduğu gibi.
Babam pazar gece yarısından sonra öldü. Yeğenim Yunanistan’dan geleceği için cenaze salı günü olacaktı. Pazartesi gününü aynen bu romanda anlatıldığı gibi geçirdik, gelen gidenler, yakınlar, dostlar, ağlamalar… Ama gün geçmiyordu. Daha evvel katıldığım cenazelerden toprağa verilişin arkada kalanları rahatlattığını biliyordum. Salı günü babamızla veda edip eve döndükten sonra küçük ablam “Bugün güzeldi,” dedi, “her şey tıkır tıkır aktı ama dün neydi öyle, geçmek bilmedi.” O son veda kapanış demek, gömülmeyi bekleyenin artık huzur bulması demek. Oysa kapanıştan önceki bekleyiş saniyelerin saat hızında geçmesi gibi.
İyimser Babanın Kızı’nda Fay’in cenaze evinde çıkarmaya çalıştığı tüm kavgalar olgunlukla karşılanıyor, tabutu Laurel’ın isteği dışında açık tutmak istemesi, mezarlığa gidildiğinde kocasının eski karısıyla yan yana olmaması için çoktan mezarlığın otoyola bakan yeni kısmına gömülmesini emretmiş olduğunun ortaya çıkması, kocasına ve onu tanıyan herkese söylediği ailem yok yalanının cenaze günü cümbür cemaat Teksas’tan kalkıp gelen ve akıllara ziyan bir sınıfsal fark ortaya koyan gürültücü ve hesapçı ailesiyle boşa düşmesi… Her tür rezillik saygıdeğer bir olgunlukla karşılanıyor, hatta öyle ki okur olarak bizim iki tane çakasımız geliyor Fay’in suratının ortasına. Eudora Welty gözlemci bakış açısıyla bunların hepsini bize ustalıkla hissettiriyor. 1970’lerde yazılmış bir romanda her şeyi bilip de açıklayan bir anlatıcının olmaması kuşkusuz Amerikan yazarlarının bu işin üzerine çokça düşünmelerinden. Bu nedenle ki Laurel’ın kocasının donanmada asker olduğunu, daha bir yıllık evlilerken savaşta öldüğünü ve cesedinin bulunamadığını Fay’in densiz annesinin soruları ve çenesini tutamayan kasabalıların yanıtları sayesinde öğreniyoruz.
Baba evinde bir kız çocuğu
Romanın sonlarına doğru artık yazarın bilhassa bizden uzak ve mesafeli bir yerde konumlandırdığı Laurel’le baş başa kalacağız. Fay evin kendisine kalacağını da öğrendikten sonra bir kriz daha yaratıp ailesiyle Teksas’a, kafa dinlemeye dönüyor. Bundan sonra roman aslında bambaşka bir yola giriyor çünkü yazar anlatmadıklarını, birer birer, bu yas evinde tek başına kalan Laurel aracılığıyla anlatmaya başlayacak. Bence Eudora Welty’nin son altmış sayfada anne - baba ve kız çocuktan müteşekkil bir aileyi ince detaylarla anlatması ve en son olarak ölmüş kocanın hatırasına ve sevgiye, hafızaya dair söyledikleri bu kitabın asıl görkemli bölümünü oluşturuyor.
Kasabalıların Fay gider gitmez arkasından dökülmeleri, aslında insanın olduğu yerde her şeyin ne kadar benzer olduğunun kanıtı gibi. İnsanı iyi anlatan edebiyat bu yüzden evrensel, sınırlara takılmıyor. Fay’den hiç hoşlanmamış bir okur olarak (belli olmuştur sanırım) bahçede, Laurel’ın annesinin diktiği çiçekler ve ağaçlar eşliğinde, Yargıç ve Fay’e dair her şeyi dinleyebilirim. Fay’in tabutun başında ayılıp bayılmasıyla ilgili “Baptistlerden her şey beklenir” gibi yorumlarından sonra, Fay’in oyunculuk dersi alması gerektiğini savunan Miss Tennyson mesela, kim bilir kaçımızın cenaze sonrası dedikoduya dönen ortamda sözü alıp da bırakmayan yengesine, teyzesine benziyor. “Clinton’ın duygularımızı zerre kadar önemsemeden başımıza musallat ettiği küçük sürtüğüyle ne eyleyeceğimize dair hiçbir fikrimiz yokken üstelik.” cümlesi romanda yargıçla ilgili tek olumsuz cümle çünkü güney kasabalarında pek de rastlanmayacak kadar adil, ilkeli ve “zenciler” konusunda eşitlikçi bir dava adamı, sevgi dolu bir aile babası olmuş Clinton.
Komşuları da bir biçimde başından savan Laurel, ilk kez evde yalnız kalıyor, büyüdüğü, evlendiği evde. Annesiyle babasının yatak odasının bambaşka bir hâl almış olması, annesinin yazı masasını başka bir odaya atılmış ve üstünü ojeyle harap edilmiş bir biçimde bulması, hiçbir şey onun sakinliğini bozmuyor. Usulca annesini, annesinin çocukluğunu, anneannesinin kaybını, annesinin beş yıl süren hastalığında artık etrafına saçmak zorunda kaldığı öfkesini düşünüyor. Laurel odalarda gezdikçe biz bir aile tarihinin izini sürüyoruz. Yazar bunu minimum detayla, daha çok Laurel’ın izlenimleriyle birlikte müthiş bir ustalıkla yapıyor. Güney eyaletlerinin geçmişi, coğrafyanın kaderlerine yaptığı etkiyle de birleşince sadece burada anlatılan tarihten koca bir roman yazmak da mümkün, yazarın neyi nasıl anlatmayı seçtiği çok önemli, hele bunu doğru bir biçimde yapıyorsa.
Laurel’ın sakinliğine duyduğum öfke giderek hayranlığa dönüşüyor. Romanın başından beri beklediğimiz yüzleşmenin olmayacağını düşünüyorum artık çünkü geçmişe döndükçe Laurel’la birlikte kalplerimiz yumuşadı, Yargıç’ın iyi bir baba olması, geceleri kitap okunan sevgi ve huzur dolu evliliği, karısının uzun hastalık döneminde ne yapacağını şaşırmış bir hâlde çocuklaşması bize yaptığı tek hatayı, Fay’i unutturuyor.
Ve yüzleşme
Eudora Welty zamanlamanın önemini de yerini de biliyor. Fay’in on yıl önce ölmüş bir kadınla girdiği rekabet yüzünden yaptıklarına sakin kalan Laurel’ın da sabrı tükenecekmiş meğer. Uçağa binip evine dönmeden son bir kez annesinin mutfağına bakarken dolaptan gelen tıkırtıyla oraya atılmış kalmış ekmek tahtasını bulması, beklediğimiz yüzleşmeyi gerçekleştiriyor. Laurel’ın bir yıllık evliyken kaybettiği kocasının ekmek yapmada çok maharetli Becky’e bir hediyesi, elleriyle yaptığı ekmek tahtası. Fay bu tahtanın üstünde çekiçle ceviz kırmış ve sigara söndürmüş. Laurel tahtaya bakınca kocasını, ellerini, biçimini, becerikliliğini anımsıyor. Evde onun hatırasına ait ne varsa üzerinde tepinilmiş olmasına ses çıkarmayan Laurel, o an eve geri dönen Fay’le karşılaştığında artık olmasını istediğimiz insana dönüşüyor.
“Bu ekmek tahtası niçin bu kadar güzel biliyor musun? Söyleyeyim. Onu kocam yapmıştı. Sevgi için emek vermek nedir, bilir misin sen? Bunu kocam, annem için özel olarak yapmıştı, sırf iyi bir tahtası olsun diye.” cümleleriyle başlayan açıklamaya Fay’in verdiği “Çok da umurumdaydı sanki.” cevabından sonra romanda ilk kez Laurel'ın sinirlendiğini, hatta tahtayı Fay’in kafasına vuracakmış gibi havaya kaldırdığını okuyoruz. “Laurel tahtayı sımsıkı tutuyordu. Başıyla tahtaya alttan destek oluyor ama bir an için esas tahta ona destek oluyormuş gibi göründü; onu suların içinde kendinden öncekilerin düştüğü derinliklere düşmekten koruyan bir saldı bu tahta adeta.”
Açıkçası Laurel’ın tahtayı Fay’in kafasına indirmesini o kadar istiyordum ki, yazarın bize tüm derinliği ve kibarlığıyla tanıttığı, sevdirdiği Laurel’ın böyle bir şey yapmasının romanın şaşırtmacalı sonu olabileceğini bile düşündüm, hayal ettim. Ama işte iyi bir roman yazmak asıl olarak biz heyecanlı okurların bu fevri duygularına set çekebilmek sanırım, karakterin ‘kendisi’ dışında bir şey yapmasını engellemek, istenen yola gitmemek… Laurel tahtayı yavaşça indirirken Fay’i, ailesini, büyüdüğü koşulları düşünüp ona acıyor. Babasının kim bilir niye seçtiği bu basit kadının hayatta birini gerçekten sevmeyi bırakın, hakiki duyguları olan biriyle kavga bile edemeyeceğini anlıyor.
Roman bir film sahnesi gibi sonlanıyor, kavga etmemeyi seçen Laurel sevginin aslında bir eşyaya da odaklanmayacağını düşünüp ekmek tahtasını arkasında bırakarak çıkıyor. “Hafıza, ellerin bir şeyi tuttuğu o ilk anda değil, onu bıraktığı anda yaşıyordu, af dileyerek onu bırakan ellerde, boşalsa da yeniden dolabilen yürekte…” Bu son cümleleri okurken bu kitabın benim için ne kadar doğru bir zamana denk geldiğini tekrar anladım. Her şey çok taze olduğu için hastane, cenaze ve mezarlık bölümlerini okumak zordu, ama bu roman asıl olarak sevgi, emek ve hafızaya dair söyledikleriyle unutulmaz olacakmış benim için.
Hafızamızdaki anlar
Kitabı okuduğum günlerde annem, babamın eşyalarından ne istediğimi sordu, ablamlar kendileri için özel olan eşyalardan almış. Düşündüm, kitaplarından bazılarını almıştım zaten, başka bir şey bulamadım. Bulamadığım için kendimden utandım, kendimi suçladım. Bir hırkasını aldım ama kokusu olmadıktan sonra bir önemi de yoktu pek. Babam zaten hafızamdaydı o hırkasıyla, eşyası değil ama şekerpare yaparken ellerinin biçimi, bir şeyi tutarken aynı oğluma benzeyen parmakları gözlerimin önünde, arkadaşlarımla konuşunca, öğrencilerimden ve oğlumdan bahsedince attığı kahkahası kulaklarımdaydı. Bana bu hatırladıklarımı hangi eşya geri verebilir ki.
Sonra işte İyimser Babanın Kızı’nda Eudora Welty, Laurel’a düşündürdükleriyle beni kendimi kötü hissetmekten kurtardı. Hepimizin eşyalarla kurduğu bağ farklı elbette ama ben Laurel gibi hafızamın yüreğimde yaşadığını düşünüyorum. Kitapta sonradan yazarın mezar taşına da işlenmiş şöyle bir cümle var: “Nitekim Laurel’ın hayatı, hatta ona kalsa her hayat, içindeki sevginin sürekliliğinden başka bir şey değildi zaten.” İşte bir tarafta Fay gibi hayatında sevgi nedir bilmeyenler var, bir tarafta babasının annesinin gerçekten sevdiği çocuklar. Hayatı sevginin sürekliliği olarak görebilenler genelde ikinciler.
Kısa vadede Fay gibiler kazanıyor evet, Laurel ona iki tane çaksa ne değişecekti? Hiçbir şey. Fay tüm hırçınlığıyla dünyada ne varsa isteyecek ama tatmin olmayacak. Bense Laurel’ın baba evinin kapısından çıktığı gibi çıkmak isterim bu savaştan. Mağruruz biraz evet, ama sevmenin, sevilmenin kıymetini bildiğimiz için hayatta hiçbir zaman çirkinleşmemenin mağrurluğu bu.
Babam kısa bir süre önce öldü ve bu yazı kişisel sebeplerle çok kişisel oldu. Olabildiğince yazarın, kurduğu dünyanın ve kişilerin gerçekliğinden bahsettim ama diline de değinmeliyim mutlaka. Laurel’ın o uzaklığını, dinginliğini, kasabalıların ve Fay’in akrabalarının coşkularını yazarın istediği biçimde bize aktarıyor Zeynep Baransel. Daha önceki çevirilerinden de ustalığını bildiğim Baransel bu kısacık ama yoğun romanda dipnotlarıyla, yazarın hissedilen sesiyle ustalıklı bir çeviriye imza atmış.
Babasına düşkün kızların belki daha çok etkilenebileceği ama sadece bu ilişkiye değil, hayata ve sevgiye odaklanmasıyla iyi edebiyat peşindeki okurların kaçırmaması gereken bir roman İyimser Babanın Kızı.







