22 Aralık 2018 Edebiyat

Yaşar Kemal'de Köy İnsanının Derinlikli Dünyası


Twitter'da Paylaş
0

Türk edebiyatında ‘büyük romancı’ nitelemesini en çok hak eden yazarın Yaşar Kemal olduğunu düşünüyorum.

Nabizâde Nâzım’ın 1891 tarihli Karabibik romanından yakın zamanlara kadar köy/köylü konusunu işleyen romanları dikkate aldığımızda, bu yazınsal yolculuğun birtakım önemli kavşaklardan geçtiğine tanık oluruz.

Bilindiği gibi, Cumhuriyet’le birlikte aydınların Anadolu insanına ilgisi artmıştı; Yakup Kadri’nin aydın ve halk uçurumunu ele alan Yaban’ı, Reşat Nuri Güntekin’in genç kız romantizmiyle renklenen Çalıkuşu romanı; öğretmen-aydın tipinin öne çıktığı Yeşil Gece’si, Sabahattin Ali’nin kırsalın ruhunu yansıtan Kuyucaklı Yusuf’u dönemin önemli yapıtları olarak dikkati çekiyordu. Zamanla bu serüven içinde Mahmut Makal’ın Bizim Köy’ünde (1950) anlatılanların izinden giden ve yepyeni bir yönsemeye işaret eden romanlar, köy gerçekliğine dışarıdan değil içeriden bakan farklı bir anlayış getirerek edebiyatımızda önemli bir çığır açtı. Güzin Dino’nun yorumuyla, “Köylü yazarların temel özelliği kendi dünyalarına bakıştaki kökten değişimdir. O ana dek kentli yazarlar için ‘edilgen bir gözlem nesnesiyken’, yazınsal olgunun ‘etkin bireylerine’ dönüşürler. Köylü yazar ‘ötekinden’ söz etmez, Kendisinden, yüzyıllar boyu yok sayılmış ‘ben’ den söz eder.” Bu olgu romanımızda önemli bir dönüşüm noktasını gösterir.

Köy enstitülerinden yetişen yeni yazarlar, içinde doğup büyüdükleri, yakından tanıdıkları köyü çarpıcı ve etkileyici çizgilerle anlatıyorlardı romanlarında. Toplumcu düşüncenin odağında yer alan, gerçekçi edebiyat anlayışına ve yansıtma kuramına göre şekillenen bu tarz romanlar, yıllar içinde aşınarak kendini tekrara yöneldi. Toplumsal çelişkilerin belirli şemalar üzerinden dile getirilmesi nedeniyle ülkemiz köy romanının giderek klişelere indirgendiği görüldü. Süreç, bir noktada tıkanıklığa uğradı; yazılanlar birbirine benzemeye ve aynılaşmaya başladı. Bilindiği gibi, edebiyat sanatı için önemli bir tehlike de, edebiyatın bizzat böylesi sığ ve durgun sulara çekilmesidir.

Dağın, taşın, akarsuyun, yağmurun, bulutun, ağaçların… nesnelerin ruhu vardır; insanın ruhu nesnelerin içine girer ve oradan bakar sanki.

Yaşar Kemal’in yapıtları, tam bu noktada romanımıza yeni açılımlar ve farklı bir boyut kazandırır. İnce Memed’in 1955’te yayımlanmasıyla birlikte, köy romanları yazınsal değer olarak üst noktalara ulaşır. Yaşar Kemal, köyü yalnızca egemenler ve köylüler arasındaki toplumsal çelişkiler bağlamında anlatmaz. Adaletsizliği ve zulmü tüm çıplaklığı ile sergilerken, bir yandan da köy insanının mantalitesini, yüzyıllara boyunca bilinçaltında yaşayan düşlerini, dünya ve hayat anlayışını, evreni algılama ve yorumlama biçimini, ürettiği mitoslar üzerinden dile getirir ve kurgular.  Böylece köy insanının iç derinliklerini gösterir bizlere. Söylencelerin, destanların, masalların, halk hikâyelerinin izini sürerek, geleneksel anlatı öğelerini yarattığı modern anlatının dokusuna sindirir. Aynı an içinde yaşanan pek çok bireysel/toplumsal zamana vurgu yapar. Belleklerde yaşatılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan söylencelerin içindeki zamanlar, yaşanan an içinde devam eder; bireylerin tragedyalarıyla buluşur. Köy insanı yaşamı ve dünyayı bu algı üzerinden kurar. Gerçeklerle düşleri bir arada yaşar, kendi kurduğu düşlere inanarak ve o düşleri çoğaltıp toplumsallaştırarak tüm köy topluluğunun inandığı bir biçim ve biçeme (masal, söylence…) dönüştürür. Antik dönem insanlarına ya da çocuklara benzeyen köylüler; düşlerin içinde yaşarlar; rasyonel dünyadan epeyce uzakta ve farklı bir bilinç düzeyindedirler. Kendi düşlerine yepyeni düşler katarak var olan yaşamı zenginleştirir ve evrenlerini genişletirler. Bu düşsellikte, köy insanının eski zamanlardan beri kolektif bilinçaltında yaşattığı ilkel inançları ve şamanist kalıntıları da bulmak olasıdır. Köylünün dünyasında önemli yer tutan gizem, büyü, tılsım gibi kavramlar, Yörüklerin yüzyıllar önce Anadolu’ya getirdiği çok eski bir inanç sisteminden artakalan motiflerdir. Bu kalıntılar, Anadolu’da binlerce yıldır yaşayan Athis, Osiris, Adonis, Dionysos arkaik kültü ile buluşurlar. Yaşar Kemal’in Yörük algısı, dar çerçevede kalan sınırlı bir algı değildir. Pertev Naili Boratav, yazarın Yörük deyimini çok geniş anlamı ile kullandığını belirterek “Onun ‘Yörük’ü göçebe, yarıgöçebe –ya da yerleşik köylü düzenine geçmiş eski göçebe– Türkmen, Kürt, Sünni, Alevi ve de dar anlamı ile ‘kara-çadırlı Yörük’ün katışımı bir Anadolu insanı tipidir; etnik (soyluk) ve dinlik-törelik özelliğini belirlendirmek, tanımlamak güçtür bu insanın.” der. O coğrafyanın yaşamış ve yaşamakta olan tüm insanlarını ve kültürlerini anlatır Yörük sözcüğü. Dünyaya çok eski inançlarla bakan insanların yaşam algısı her şeyin ruhu olduğu yönündedir. Dağın, taşın, akarsuyun, yağmurun, bulutun, ağaçların… nesnelerin ruhu vardır; insanın ruhu nesnelerin içine girer ve oradan bakar sanki. Bu bakışta özneyle nesne birbirinden ayrı değil; birlikte, hatta özdeştirler. Söz konusu algı, rasyonel dünyanın dışında yaşayan tüm kabilesel toplumların zihinselliğini tarih boyunca birbirine bağlar; bir noktada buluşturur onları. Bu düşler; yiğitlik, haksızlığa direnme ve mücadele, bir ideal uğruna ölümü göze alma, özverili olma, halkını kötülükten kurtarma amacıyla kendini feda etme gibi temel toplumsal değerlerin etrafında toplanır. Kahramanlarına olağanüstü nitelikler yükleyerek birbirlerine anlatır insanlar. Onları bir destan kahramanına ya da bir ermişe dönüştürür, bu kahramanlara kurtarıcı misyon yüklerler.

yaşar kemal

Yaşar Kemal’in anlattığı Çukurova köylüleri, yarattıkları söylenceler yoluyla kendi yaşamlarını anlamlandırır ve ona zenginlik katarlar. Yaşar Kemal köy insanının hakikati algılamadaki ayrıksılığını, başta İnce Memed ve Dağın Öte Yüzü üçlemesi olmak üzere pek çok romanında dile getirir. Yazar, köy insanına iç derinlik kazandırdığı, onları canlı ve yaşayan bireyler olarak anlattığı ve onun iç dünyasındaki kolektif ya da bireysel zenginliği sergilediği için alışılmışın dışında köy romanlarına imzasını atmıştır.  Akıcı, duru, derinlikli bir anlatım yerel sözcüklerle renklenir ve bu özgün üslup tüm anlatıyı sarar, kuşatır. Yazar yüzyıllardır sözlü gelenekte yaşayan söylence diliyle; bu dilin ses, söyleyiş ve ritmiyle anlatısını derinleştirir. Köylünün düşsel algılarını dile getirirken Yaşar Kemal’in amacı köy insanını bütün yönleriyle sahici kılmaktır aslında. Böylece ‘büyük anlatı’ların yaslandığı ‘insan’ gerçekliğine yoğunlaşmamızı sağlar. Anlattığı ‘insan’ evrensel insandır. Onun yapıtlarının dünya edebiyatına açılan ilk çağdaş romanlarımız olmasının temel nedenidir bu. Hakikatin tartışıldığı, gerçeğin yitiminin söz konusu olduğu, içinde yaşadığımız modern zamanlarda, teknolojik hızın getirdiği zaman/mekân kırılmaları nedeniyle insanların algılarının bir bakıma, söylenceler içinde yaşayan insanlarınkine yakın olduğunu görüyor; bu bağlamda da Yaşar Kemal romanlarındaki dünyanın günümüzle örtüştüğünü söyleyebiliyoruz. Belki de tek ama önemli bir farkla; günümüzde insanlar kendilerine dışarıdan(egemen güçler, medya vb.) fark ettirilmeden dayatılan söylencelere, kendileri yaratmışçasına inanmaktadırlar; farklı bir bilinç düzeyi ve farkındalık durumunda değildirler çoğu zaman. Bir anlamda, çağımızın insanı kendi düşlerini bile yaratamamaktadır; çünkü düşleri ve mitosları başka güçler tarafından yapay bir biçimde oluşturulmaktadır…  

Oysa insanın ve edebiyatın en eski ürünleri arasında mitos ve destanlar yer alır. İnsanların düş yaratma gücünden ve anlatma ihtiyacından doğan bu yapıtlar, hem yerli hem de evrensel edebiyatın can damarı; beslendiği asıl kaynaktırlar. Bir yazarın mitoslara, söylencelere, destanlara yönelmesinin; halkın yüzyıllar boyunca atan yüreğine kulak vermesi ve halkın bilinçaltı kaynaklarından süzülenleri damıtarak kendi sanatıyla buluşturması anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Anlatısının boyutlarını destan ve mitoslara açan yazarlar, zamanı aşmakta ve dolayısıyla ölümsüzlüğe ulaşmaktadırlar. Homeros, Shakespeare, Goethe gibi yazarlar, söylencelerden ve halkın kadim anlatılarından beslenen büyük yazarlardandır. Büyük anlatıların yazarı Yaşar Kemal de aynı soydan gelen yazarlardandır. O,  halkın geleneksel anlatılarındaki evrensel insanı yakalamış, bu anlatıları dönüştürerek kendi yapıtlarını da evrensel boyuta taşımıştır.

Yazar folklordan yararlanırken âşık edebiyatı geleneğine merhaba demeyi unutmaz; Karacaoğlan’da, Köroğlu’da hem kahramanın yaşamını söylence boyutunda işler...

Yaşar Kemal’in söylence, destan ve halk hikâyelerine yaklaşımı iki yönlü bir çaba olarak dikkatimizi çeker. Birinci yön, halkın bu verimlerini yeniden yazma; geleneksel sese, destan üslubuna kendi üslubunu ve rengini katma çabasıdır. Pertev Naili Boratav’ın "Yaşar Kemal’in Yörük Kilimi" adlı yazısında dile getirdiği gerçek budur; Yaşar Kemal bir kilim ustası gibi, yüzyıllardan beri kuşaktan kuşağa aktarılan motiflere kendi özgün dokusunu eklemeyi başarmıştır. Bu bağlamda Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi önemli yapıtlarındandır. Üç Anadolu Efsanesi içindeki Alageyik, Karacaoğlan ve Köroğlu Efsanelerine de kendi yazarlık damgasını ve kişisel sesini katmıştır Yaşar Kemal. Bu yapıtlarında yiğitlik, kurtarıcı misyon, fedakarlık, erdem… önemli değerler olarak işlenir; böylece evrensel insani değerlerle buluşulur. Yazar folklordan yararlanırken âşık edebiyatı geleneğine merhaba demeyi unutmaz; Karacaoğlan’da, Köroğlu’da hem kahramanın yaşamını söylence boyutunda işler hem de halk hikâyesi geleneğine uyarak pek çok manzum parçaya yer verir. Alageyik unutulmaz bir av/avcı hikâyesidir; avın avcıya, avcının ava dönüşmesidir anlatılanlar. Yaşar Kemal’in söylence ve destan anlatılarıyla ilgili diğer yöndeki çalışması ise; romanlarının içinde destan ve söylence öğelerini kullanma, onları değerlendirme çabasıdır. Özellikle Dağın Öte Yüzü ırmak romanı bunun en somut ifadesidir. Her iki yaklaşım yaratıcı bir çabayı gerektirmektedir ki Yaşar Kemal, iki yönde de yaratıcılığın doruğunda ürünler ortaya koymuştur. Bütün bu çabalara asıl değerini veren gerçek ise, Yaşar Kemal’in kendi özgün sesini, dil rengini geleneksel anlatıların üslubuna eklemlendirmede ve onları dönüştürmedeki ustalığıdır.

Türk edebiyatında ‘büyük romancı’ nitelemesini en çok hak eden yazarın Yaşar Kemal olduğunu düşünüyorum. Binlerce sayfalık ‘büyük anlatısı’yla bir efsaneye dönüşmüştür Yaşar Kemal. Irmak romanlarında ve öteki yapıtlarında Çukurova insanını bütün yönleriyle; düş ve gerçeklik boyutunu bir arada tutarak anlatır. Büyülü gerçek romancılarından biridir o. Destan, mitos anlatılarının fantastik unsurlarını toplum/yaşam gerçekleriyle buluşturmuş, hepsini büyülü bir dille anlatmıştır. Bu dilin tadı, rengi, kokusu vardır; sesi, buğusu, sıcaklığı vardır; dorukları, yücelikleri vardır. Bu dil, görsel öğeleriyle resim ve plastik sanatlara esin kaynağı da olmuştur. Doğayı tüm güzelliği, görkemi ve yabanıllığıyla anlatan bu büyülü dil, anlattığı her doğa varlığını kuşatır, doğanın ruhunu duyumsatır. Nesnelerin animist bir yorumla dilin içinde can kazandığı görülür. Masallara açılan bu dil, aynı zamanda birer ‘ozan’ olan eski ‘şaman’ların dil büyülerini de aktarır. İçinde doğanın anlam ve ruh kazandığı Yaşar Kemal dili, aynı zamanda insanın derinliklerine iner; çünkü anlattığı doğanın en asli unsuru, insan doğasıdır. Yaşar Kemal’deki köylülerin düş dünyasının, daha sonraları Latife Tekin ve Hasan Ali Toptaş’ın romanlarındaki köylülerin iç dünyasında yepyeni boyutlar kazanarak sürüp gittiği de görülür.

Yaşar Kemal, köylünün dünyasını gerçek ve gerçeküstü boyutlarıyla dile getirirken ayrıntılarda yoğunlaşan tragedyalara dikkatimizi çeker.

Yaşar Kemal, mitoslar yaratan insanı anlatırken onun tüm çaresizliğini ve korkularını işler. Bu çaresizlik ve korkular hem o insanın egemenlerden gördüğü zulüm ve baskıdan; uğradığı haksızlıklardan kaynaklanır hem de bu gerçeğin sonucu olan açlık, yokluk ve yoksulluk korkusundan. Bütün zamanlarda ve dünyanın hemen her yerinde köylü için asıl önemli varlık toprak; asıl önemli kavram ise berekettir. Bereketi yok edenler, yoksulluğu yaratanlar egemen güçlerdir; bunlar bazen iktidar sahipleri, bazen de doğal ya da doğaüstü güçlerdir. Köylünün çaresizlik ve korku mekanizması mitos üretirken iki yönlü çalışır. Birincisi, kurtarıcı/kahraman figürü yaratma; öteki ise ermiş yaratmadır. Kurtarıcı, köylüyü haksızlık ve zulümden kurtarıp adalet dağıtır; bereketi getirir. İnce Memed, bu nedenle Robin Hood ya da Köroğlu’ya yakın durur.

Yer Demir Gök Bakır’da ise Taşbaş’ın kimliğinde bir ermiş yaratır köylü imgelemi; olayları onun etrafında kurduğu düşlerle süsler. Böylece haksızlık ve zulme dayanmak biraz olsun kolaylaşır; çünkü Berna Moran’ın belirttiği gibi “insan yaşam savaşını biraz da mitoslar yaratarak ve düşlerden güç alarak sürdürür.”  Yaşar Kemal, köylünün dünyasını gerçek ve gerçeküstü boyutlarıyla dile getirirken ayrıntılarda yoğunlaşan tragedyalara dikkatimizi çeker. Bu tragedyalarda tüm insanlık vardır; zamanı mekânı aşan bir evrensellik söz konusudur. Kimsecik’te mitoslar yaratan bir çocuğun dünyasını anlatırken, köy insanlarını bir çocuğun naif dünyasının aynasında gösterir. Çocuk ya da köylü için düşle gerçeğin sarkacında gidip gelmek doğal ve hoş bir yaşantıdır. Yaşar Kemal alegorik bir masal olarak yazdığı Filler Sultanı ve Topal Karınca’da kötülük ve zulme karşı bir araya gelen karıncaların zaferini anlatır. Osman Şahin’in de belirttiği gibi, Filler Sultanı ve Topal Karınca, Çukurova yöresinde halk arasında kuşaklar boyunca anlatılan bir masaldır. Yaşar Kemal masala kendi bakış açısını ve dil estetiğini katarak, onu yeniden yaratmıştır.  Asıl vurgulamak istediği ise toplumsal umuttur.

Sonuçta, Yaşar Kemal toplumu anlatırken aşınmış kalıplara itibar etmeden, romanını geleneğin içine hapsetmeden yazar; gelenekle modern anlatım yollarını buluşturur, onları bir arada işler. Daha derin bir gerçeklik, anlattığı insanın derinliğinde gizlidir; akıl kadar akıl dışını da kapsayan bir hakikattir dile getirdiği. Yaşar Kemal ‘yansıtmacı’ bir yazardan çok ‘epik’ bir yazar olarak, hakikati dillendirirken ona farklı bir şekil verir ve yepyeni bir roman gerçekliği içinde sunar. Çünkü yine Berna Moran’ın deyişiyle söylersek,“toplumsal gerçekliğin daha derinini yakalamak için Kurduğu örüntü, inandırıcılık ilkesinden daha önemlidir onun gözünde.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR