O halde yayıncılığın sadece bir iş sektörü değil, aynı zamanda bir sanat dalı olmasından dolayı daima prestij konusu olduğu sonucuna varabiliriz. Yayıncılık her anlamda bir sanattır ve tabii tehlikeli bir sanattır, çünkü onu icra etmek için paraya ihtiyaç vardır.
Edebi Bir Tür Olarak Yayıncılık
Genelde herkesçe bilindiği sanılan ama sonradan hiç de öyle olmadığı anlaşılan bir konudan, kitap yayınlama sanatından söz etmek isterim. İlk olarak, yayıncılık kavramını kısaca ele almak isterim, çünkü bu konuda hatırı sayılır miktarda yanlış anlama söz konusu. Birilerine, “Bir yayınevi nedir,” diye sorulsa, alışılageldik ve aynı zamanda en mantıklı cevap şöyle olur: Kitap yayınlayarak para kazanmaya çalışan sektörün bir alt dalıdır. Peki iyi bir yayınevinin nasıl olması gerekir? İyi bir yayınevi –burada totolojiye başvurduğum için kusura bakmazsanız– mümkün olduğu ölçüde, sadece iyi kitaplar yayınlayan bir yayınevidir. Kısa bir tanıma başvurmamız gerekirse, yayıncı utanmaktan ziyade gurur duyduğu kitapları yayınlar. Bu açıdan iyi bir yayınevinin ekonomik anlamda özel ilgi konusu olması zordur. İyi kitaplar yayınlamak hiç kimseyi inanılmaz zengin yapmamıştır. Veya bu şekilde elde edilen kazanç, piyasaya maden suyu, bilgisayar veya plastik çantalar sürerek elde edilebilecek paralarla kıyaslanamaz en azından. Yayıncılıkta kayda değer bir kazanç sağlamanın tek şartı iyi kitapların, oldukça farklı kalite düzeyinde başka birçok şeyin arasında kaybolup gitmesidir. Ama kaybolup gittikleri zaman da tamamıyla ortadan kaybolma riski artar.
Ama unutmayalım ki hatırı sayılır servetleri çarçur etmek için yayıncılığın hızlı ve güvenli bir yol olabileceği defalarca kanıtlanmıştır. Hatta soylu ailelerden genç adamlar için bir yayınevi kurmanın, ruletin ve hayat kadınlarının yanında servet eritmenin en etkili yollarından biri olduğunu ekleyebiliriz. Ama durum böyleyse, yayıncı rolünün neden yüzyıllar boyu bu kadar çok insana çekici geldiğini ve günümüzde bile neden büyüleyici, hatta bazı açılardan gizemli göründüğünü kendimize sorabiliriz. Örneğin iş dünyasındaki kimi patronlar için bundan daha çok arzulanan bir unvan olmadığı anlaşılıyor ve bu unvanı elde etmek için bazen çok yüksek ücretler ödemeye hazırlar. Eğer bu insanlar dondurulmuş sebze üretmek yerine sebze yayınladıklarını ilan edebilselerdi herhalde çok mutlu olurlardı. O halde yayıncılığın sadece bir iş sektörü değil, aynı zamanda bir sanat dalı olmasından dolayı daima prestij konusu olduğu sonucuna varabiliriz. Yayıncılık her anlamda bir sanattır ve tabii tehlikeli bir sanattır, çünkü onu icra etmek için paraya ihtiyaç vardır. Bu açıdan Gutenberg’in zamanından bu yana fazla bir şeyin değişmediğini kolaylıkla söyleyebiliriz.
İyi bir yayınevinin ne olduğunu anlamak istersek de Aldo Manuzio’nun yayınladığı kitaplara bakmalıyız.
Ama yayıncılığın beş yüzyılına göz gezdirip yayıncılığı bir sanat olarak düşünmeye çalışırsak hemen her türden paradoksun söz konusu olduğunu görürüz. İlki şu olabilir: Bir yayıncının iyi olup olmadığı hangi kriterler temelinde belirlenir? İspanyol bir arkadaşımın bana sıklıkla dediği gibi, bu konuda bir kaynakça yok. Bazı yayıncıların faaliyetleri konusunda çok ilmi ve ayrıntılı araştırmalar okuyabiliriz ama yazarlarla veya ressamlarla olduğunun tersine, yayıncıların ne kadar iyi olduğu konusunda bir görüşle nadiren karşılaşırız. Bu durumda bir yayıncının iyi olması ne anlama gelir? Bu soruya birkaç örnekle cevap vermeye çalışacağım. Birinci ve belki de en anlamlı örnek bizi yayıncılığın başlangıcına geri götürecek. Yayıncılıkla birlikte, daha sonra fotoğrafçılığın doğuşuyla tekrarlanacak bir olay yaşandı. Bu icatları bize tanıtan ustaların kısa sürede eşsiz bir mükemmellik düzeyine ulaştığı görülür. Fotoğrafçılığın özünü anlamak istersek Nadar’ın eserlerini incelemeliyiz. İyi bir yayınevinin ne olduğunu anlamak istersek de Aldo Manuzio’nun yayınladığı kitaplara bakmalıyız. Manuzio yayıncılığın Nadar’ıydı. Manuzio bir yayınevini biçim/form anlamında hayal eden ilk kişiydi. Burada “biçim” terimini çok çeşitli şekillerde yorumlayabiliriz. Biçim her şeyden önce yayınlanacak kitapların seçiminde ve sıralamasında belirleyici bir rol oynar. Ama biçim aynı zamanda kitaplara eşlik eden metinlerle ve kitabın obje olarak nasıl sunulduğuyla da ilgilidir. Dolayısıyla biçim kapağı, grafiği, mizanpajı, yazıtipini ve kâğıdı kapsar. Günümüz girişleri, önsözleri ve sonsözlerinin yanı sıra kapak kulakları, kitapçılar için sunum metinleri ve reklam malzemelerinin de öncülleri olan o kısa giriş metinlerini mektup (epistula) şeklinde yazan genelde Manuzio’nun kendisiydi. Belirli bir yayıncı tarafından basılan kitapların hepsinin aynı zincirin halkaları, bir kitap dizisinin bölümleri veya o yayıncının bastığı kitapların hepsinin teşkil ettiği tek bir kitabın kısımları olarak algılanabileceği ilk olarak o zaman düşünülmeye başladı. Bu tabii ki bir yayıncı için olabilecek en cüretkâr, en iddialı hedeftir ve beş yüzyıldır da böyledir. Bu size gerçekleştirilemeyecek bir hedef gibi görünse de, derinlerde gizli bir imkânsızlık unsuru barındırmadığı takdirde edebiyatın da büyüsünü kaybettiğini hatırlamak yeterli olacaktır. Bence yayıncılık konusunda veya en azından yüzyıllar boyunca pek de sık uygulanmamış ama bazen unutulmaz sonuçlar veren bu yayıncılık şekli konusunda benzer bir gözlemde bulunabiliriz. Böyle bir yayıncılık algısından neler doğabileceği konusunda fikir vermek için Aldo Manuzio tarafından yayınlanan iki kitaptan söz edeceğim. İlki 1499’da, “Rüyada Aşk Mücadelesi” anlamına gelen Hypnerotomachia Poliphili gibi absürd bir başlıkla yayımlanan kitaptır. Peki konusu neydi? Günümüzde bir “ilk roman” olarak tanımlanabilirdi. Üstelik tanınmamış bir yazar tarafından (günümüzde bile kim olduğu hâlâ sırdır) bir tür hayali dilde yazılmıştı; İtalyanca, Latince ve Yunanca karışımından oluşan (ağaç baskılarda da İbranice ve Arapça kullanılmıştı) bir tür Finnegans Wake’ti. Oldukça riskli bir girişim olarak nitelenebilirdi. Peki ama kitap neye benziyordu? Folio bir kitaptı, metne görsel olarak mükemmel bir eşlik teşkil eden muhteşem ağaç baskılarla resimlendirilmişti. Bu daha da riskli bir unsurdu. Ama bu noktada söylememiz gereken bir şey var: Bibliyofillerin büyük çoğunluğuna göre tarihte yayınlanmış en güzel kitaptır. Bu kitabın bir nüshası, hatta iyi bir tıpkıbasımı elinize geçecek olursa siz de böyle olduğunu kendiniz görebilirsiniz. Bu kitap belli ki eşsiz ve bir daha tekrarlanamaz, dâhiyane bir fikirdi. Yayıncı da bu kitabın yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı. Ama Manuzio’nun sadece geleceğin bibliyofilleri için hazineler yaratma anlamında iyi olduğunu düşünmemelisiniz. Manuzio’yla ilgili ikinci örnek, apayrı bir alandadır: Manuzio Hypnerotomachia’dan üç yıl sonra, 1502’de, Sophokles’in eserlerini “parva forma” yani küçük biçim adını verdiği bir formatta yayınladı. Günümüzde bu kitabı elinde tutacak kadar şanslı olanlar, bunun tarihin ilk cep kitabı, ilk karton kapaklı (paperback) kitabı olduğunu hemen fark etmiştir. Gerçek anlamda cepte taşınabilecek ilk kitaptı. Manuzio bu biçimi icat etmekle okumaya eşlik eden hareketlerin değişimine yol açtı. Böylece kitap okuma eylemi kökten dönüşüme uğradı. Kitabın başlık sayfasına bakınca da, ilk olarak burada kullanılan ve sonradan önemli bir referans noktası haline gelecek olan Yunan italik yazı tipinin zarafeti takdir edilebilir. Dolayısıyla Manuzio birbirine zıt iki sonuç elde etmeyi başarmıştır; bir yandan Hypnerotomachia Poliphili gibi asla eşi benzeri olmayacak, neredeyse unicum (tek nüsha) kitabın arketipi olan bir kitap yarattı, diğer yandan Sophokles ile günümüze kadar her yerde milyonlarca nüshası basılacak olan apayrı bir kitap biçimi yarattı.
Manuzio’nun Sophokles edisyonu.
Manuzio böyle bir kitabı icat etmekle okumaya eşlik eden hareketlerin değişimine yol açtı. Böylece kitap okuma eylemi kökten dönüşüme uğradı.
Aldo Manuzio hakkında başka bir şey demeyeceğim, çünkü zihninizde şöyle bir sorunun oluştuğunu görüyorum: Tamam, çok güzel, bütün bunlar son derece ilginç ve İtalyan Rönesansı’nın şanlı eserleri arasında yerini aldı ama bunların bizimle ve giderek büyüyen bir tablet, e-kitap ve DVD yığınının, hatta bunların arasındaki ensestvari birleşmelerin altında boğulup kalan günümüz yayıncılarıyla ne ilgisi var? Bana birkaç dakika daha dayanacak sabrınız varsa, bu sorunuza başka örneklerle cevap vermeye çalışacağım. Eğer size kesin bir dille, bence günümüzde iyi bir editörün/yayıncının Manuzio’nun 16. yüzyılın ilk yılında Venedik’te yaptıklarını yapmaya çalışması gerekir, diyecek olsam, şaka yaptığımı düşünebilirsiniz, ama şaka yapmıyorum. Dolayısıyla size farklı bir bağlamda da olsa aynen bunu yapmış, 20. yüzyılda yaşamış bir yayıncıdan söz edeceğim. Bu yayıncının adı Kurt Wolff’tu. Genç, şık ve aşırı derecede olmasa da zengin bir Almandı. Edebi açıdan üst düzey yeni yazarların eserlerini yayınlamak istiyordu. Böylece sıra dışı bir formata sahip, kısa kitaplardan oluşan bir dizi yarattı ve adına Der Jüngste Tag, yani “Yargı Günü” dedi; tabii bu isim bize, büyük kısmı Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da yayınlanan bir kitap dizisi için son derece uygun görünür. Üzerlerinde okul defterlerinde olduğu gibi etiketler yapıştırılmış olan bu siyah renkte, ince ve sade kitaplara bakacak olursanız, “Kafka’nın kitapları böyle sunulmalı” diye düşünebilirsiniz. Gerçekten de Kafka’nın bazı öyküleri bu dizi dahilinde yayınlanmıştır. Bunların arasında güzel, mavi etiketiyle ve siyah çerçevesiyle 1915 yılında yayınlanan Dönüşüm de vardı. O dönemde Kafka pek tanınmamış ve dikkat çekmekten hoşlanmayan bir yazardı. Ama Kurt Wolff’un ona yazdığı mektupları okuyacak olursanız, muhteşem nezaketinden ve düşünceli yaklaşımından yayıncının kiminle muhatap olduğunun farkında olduğunu hemen anlarsınız.
Öte yandan Kurt Wolff’un eserlerini yayınladığı tek genç yazar Kafka değildi. Yayıncılık açısından oldukça çalkantılı geçen 1917’de Kurt Wolff bazı genç yazarların metinlerini Vom jüngsten Tag adlı bir derlemede topladı. Bu derlemedeki yazarlardan bazıları şöyleydi: Franz Blei, Albert Ehrenstein, Georg Heym, Franz Kafka, Else Lasker-Schüler, Carl Sternheim, Georg Trakl ve Robert Walser. Bunlar, o yıl aynı genç yayıncının çatısı altında bir araya gelen genç yazarların adlarıdır. Bu adlar aynı zamanda istisnasız, 20. yüzyıl başlarında Alman edebiyatını Alman dilinde keşfetmek isteyen bir gencin okuması gereken en temel yazarlar listesinde yer alır.
Ayaktakiler: A.M. Remizov, V.F. Hodaseviç, P.P. Muratov, Nina Berberova. Oturanlar: Andrey Beliy, Mihail Osorgin, A.V. Bahrakh, B.K. Zaitsev, Berlin, Eylül 1923
Kurt Wolff’un eserlerini yayınladığı tek genç yazar Kafka değildi. Yayıncılık açısından oldukça çalkantılı geçen 1917’de Kurt Wolff bazı genç yazarların metinlerini Vom jüngsten Tag adlı bir derlemede topladı.
Bu noktada tezimin oldukça açık olması gerekir. Dört yüzyıl arayla yaşamış olan Aldo Manuzio ile Kurt Wolff’un faaliyetleri birbirinden pek farklı değildir. Her ikisi de aynı alanla, yayıncılık sanatıyla ilgileniyordu ama günümüzde yayıncıların kendileri dahil büyük çoğunluk bu sanatın farkında bile değil. Her iki örnekte bu sanat aynı kriterler temelinde değerlendirilebilir ve bunların ilki ve sonuncusu biçimdir: çok sayıda kitaba, tek bir kitabın bölümleriymiş gibi bir biçim verme becerisi. Bütün bunları yaparken de her kitabın görünümüne, sunum şekline tutkulu ve saplantılı bir ilgi göstermek. Ve son olarak, ki bu kesinlikle önemsiz bir konu değil, bu kitapların olabilecek en yüksek sayıda okura satılmasını sağlamak.
Elli yıl kadar önce Claude Lévi-Strauss insanın temel faaliyetlerinden biri olan mitlerin geliştirilmesini bir brikolaj şekli saymayı önermiştir. Ne de olsa mitler, birçoğu başka mitlerden kaynaklanan hazır unsurlardan oluşur. Bu noktada yayıncılık sanatının da bir brikolaj şekli sayılmasını arz etmek isterim. Bir yayınevini hem yayınladığı bütün kitapların hem de kapaklar, kapak kulakları, tanıtım malzemeleri, basılan ve satılan nüsha sayısı veya aynı metnin farklı baskıları gibi bütün bileşenlerinin toplamından oluşan tek bir metin olarak hayal etmeye çalışın. Bir yayınevini bu şekilde hayal ederseniz kendinizi çok sıra dışı bir peyzajda, kendine özgü türde bir edebiyat eseri olarak görebileceğiniz bir ortamda bulacaksınız. Bu türün kendi modern klasik eserleri de vardır: Örneğin Gallimard’ın hâkimiyetindeki engin topraklar Série noire’ın karanlık ormanlarından ve bataklıklarından Pléiade’ın platolarına kadar uzanır, ama aynı zamanda şirin taşra şehirlerini veya bazen Pötemkin’in kâğıt hamurundan köylerine benzeyen ama Katerina’nın ziyareti için değil de edebiyat ödülleri sezonu için inşa edilmiş tatil yerlerini de içerir. Bir yayınevinin bu şekilde büyüdüğü zaman emperyal bir nitelik edinebileceğini de biliriz. Zaten Gallimard adı da Fransızcanın ulaşabildiği en uzak bölgelerde bile yankılanır. Öte yandan, kendimizi Insel Verlag’ın, uzun zaman boyunca aydın bir feodal beye ait olup miras olarak en sadık ve güvenilir kâhyalarına bırakılmış izlenimi veren engin arazilerinde de bulabiliriz. Sanıyorum daha ileri gitmeme gerek yok, bu şekilde çok ayrıntılı haritalar oluşturulabileceğini siz de görüyorsunuzdur.
Yayınevlerine bu açıdan bakınca mesleğimizin en gizemli yönlerinden biri açıklık kazanabilir: Bir yayıncı belli bir kitabı neden reddeder? Çünkü o kitabı yayımlamanın, bir romana yanlış bir karakter, bütünün dengesini veya doğasını bozacak bir figür dahil etmekle aynı anlama geleceğinin farkındadır. İkinci bir neden parayla ve nüshalarla bağlantılıdır: Bu doğrultuda, belli kitapları okutma (veya en azından satın aldırma) becerisinin bir yayınevinin özelliklerinin en temel unsuru olduğu fikrini göz önüne almak zorunda kalırız. Bir Ortaçağ terimiyle ifade etmek gerekirse, yayıncının ilk sınavı piyasa, yani “okur kitlesi” olarak bilinen o meçhul, karanlık varlıktır; bu sınav, büyük miktarda banknotun yanıp kül olmasına neden olabilir. O halde yayıncılık hibrid, multimedya bir edebi tür olarak tanımlanabilir. Hibrid olduğuna zaten hiçbir şüphe yok. Başka medyalarla karışımına gelince, bu da artık apaçık bir gerçektir. Ama yayıncılık bir anlamda bir oyun olup temelde Aldo Manuzio’nun oynadığı oyundan pek farklı değildir. Karşımıza gizemli bir kitapla çıkan yeni bir yazar, Hypnerotomachia Poliphili olarak bilinen romanın hâlâ kim olduğu belli olmayan yazarına çok benzer. Bu oyun devam ettiği sürece onu tutkuyla oynamaya hazır birilerinin daima bulunacağından eminim. Ama bir gün, bazen korktuğumuz gibi, kurallar kökten değişecek olursa da başka bir faaliyetle uğraşabileceğimizden ve bir rulet, iskambil veya blackjack masasının etrafında bir araya gelebileceğimizden de eminim.

Yayıncılık sanatı hangi uç noktalara ulaşabilir? Yayıncılık para ve piyasa gibi bazı temel koşulların ortadan kaybolduğu bir ortamda yine de var olabilir mi?
Bu yazıyı son bir soru ve son bir paradoksla bitirmek isterim. Yayıncılık sanatı hangi uç noktalara ulaşabilir? Yayıncılık para ve piyasa gibi bazı temel koşulların ortadan kaybolduğu bir ortamda yine de var olabilir mi? Cevap, şaşırtıcı bir şekilde, evettir. En azından Rusya’da gördüğümüz bir örneğe bakarsak öyle. Ekim Devrimi’nin orta yerinde, Aleksandr Blok’un deyimiyle “endişe, dehşet, pişmanlık ve umudun birbirine karıştığı”, matbaaların süresiz kapatıldığı ve enflasyonun fiyatların birkaç saat içinde bile yükselmesine neden olduğu o günlerde, aralarında Vladislav Hodaseviç gibi bir şair, düşünür Nikolay Berdyaev ve bu olayları kayıt altına alan romancı Mihail Osorgin’in de bulunduğu bir grup yazar, kitapların –özellikle belirli kitapların– dolaşımda olmaya devam etmesini sağlayacak bir Yazarlar Kitapçısı açmak gibi çılgınca bir girişimde bulunmaya karar vermişler. Osorgin’in deyimiyle Yazarlar Kitapçısı kısa sürede “Moskova’da ve Rusya’nın tamamında içeri giren herkesin ‘izin almak zorunda kalmadan’ bir kitap alabileceği tek kitapçı” haline gelmiş.
Osorgin ve dostlarının aslında yaratmak istediği, küçük bir yayıneviydi. Ama koşullar böyle bir şeye izin vermiyordu. Onlar da Yazarlar Kitapçısı’nı bir çeşit yayınevi olarak kullanmaya karar verdi. Burası yeni kitapların üretildiği değil, tarihin enkazından çıkıp dükkânlarına ulaşmış olan çok sayıda kitabın –bazıları değerli, bazıları sıradan, sıklıkla eksik ama her halükârda unutulmaya mahkûm– barındırıldığı ve dolaşıma sokulduğu bir yerdi. Önemli olan bazı eylemleri canlı tutmaktı: İnsanların kâğıttan yapılan o dörtgen nesneleri ellerine almaya, sayfalarını karıştırmaya, onları ısmarlamaya, hakkında konuşmaya, iki iş arasındaki zamanlarda onları okumaya ve işleri bitince başkalarına vermeye devam etmesi lazımdı. Önemli olan belli bir düzeni, belli bir biçimi oluşturmak ve muhafaza etmekti: Yayıncılık sanatının en basit ve temel tanımı da aynen budur. Bu anlamda yayıncılık 1918-1922 yılları arasında Moskova’da Yazarlar Kitapçısı’nda uygulandı. Kitapçının kurucuları, basılı yayıncılık söz konusu olmadığına göre, bir dizi eseri elle yazılmış tek nüsha halinde yayınlamaya karar verdiği zaman soylu tarihinin zirvesine ulaştı. Gerçek anlamda eşsiz olan bu kitapların tam kataloğu Osorgin’in Moskova’daki evindeydi ama sonra kayboldu. Ama zor zamanlarda yayıncı olmaya çalışanlar için neredeyse hayaletimsi varlığıyla bir model ve kılavuz niteliğini muhafaza eder. Çünkü zor zamanlarda yaşamaya devam ediyoruz.
Bir biçim doğrultusunda tanımlanmış bir yayınevi algısı 20. yüzyılın ilk on yılında kendini göstermiştir. Almanya’da Die Insel, Fransa’da da La Nouvelle Revue Française adlı iki dergiyi yayınlamak için bir araya gelen bir grup arkadaşın aklından geçirdiği düşünce buydu.
Yayıncı Kimliğinin Yok Olması
Bir gün birileri 20. yüzyıl yayıncılığının tarihini yazmaya çalıştığında, hele de 19. yüzyıl yayıncılığına kıyasla çok daha büyüleyici, olaylı ve karmaşık bir hikâye bulacaktır karşısında. Bu alandaki en önemli yenilik, yani bir biçim doğrultusunda, ilk bakışta uyumsuz, hatta birbirine zıt gibi görünen ama aslında uyumlu olan eserleri bir araya getirecek, net bir şekilde tanımlanmış ve başkalarına göre farklı olan bir stil doğrultusunda yayınlayacak, kendine özgü bir yer olarak yayınevi algısı 20. yüzyılın ilk on yılında kendini göstermiştir. Almanya’da Die Insel, Fransa’da da La Nouvelle Revue Française adlı iki dergiyi yayın hayatına katmak için bir araya gelen bir grup arkadaşın aklından geçirdiği –ama gerekli görmedikleri için yüksek sesle ilan etmedikleri– düşünce buydu; sonradan Anton Kippenberg ile Gaston Gallimard’ın çabaları sayesinde bu dergilere aynı kriterleri temel alan yeni bir yayınevi eklendi. Bu düşüncenin kendine özgü varyasyonları, belli bir dergiyle bağlantılı olmasa bile, aynı yıllarda Kurt Wolff, Samuel Fischer, Ernst Rowohlt, Bruno Cassirer ve daha sonra başka ülkelerde Leonard ve Virginia Woolf, Alfred Knopf, James Laughlin ve nihayet Giulio Einaudi, Jérôme Lindon, Peter Suhrkamp ve Siegfried Unseld gibi birbirinden farklı yayıncılara da rehberlik etti.
Kitap yayınlayarak para kazanmak o zaman da, günümüzde de en tesadüfe bağlı girişimler arasında yer alır.
Saydığım ilk isimler, ortak noktaları belirli bir zevk ve belirli bir zihinsel yaklaşım olan varlıklı ve kültürlü burjuvalardı, bu girişimlere mali kazanç sağlama yanılgısına kapılmadan, sırf tutkularından atıldılar. Kitap yayınlayarak para kazanmak o zaman da, günümüzde de en tesadüfe en çok bağlı girişimler arasında yer alır. Herkesin bildiği gibi, kitaplar üzerinden para kaybetmek çok kolaydır, para kazanmak ise zordur, kazanılsa bile miktarlar azdır ve ancak yatırım yapmaya devam etmeye yeter. Söz konusu girişimler ekonomik açıdan farklı sonuçlar verdi: Kurt Wolff’unki gibi bazı yayınevleri şanlı birkaç yıldan sonra kapandı; Gallimard gibi bazıları günümüzde de son derece faal ve kökenlerine son derece bağlı. Bu yayınevleri hem yayınladıkları yazarlar ve yayınlarının stili hem de hayır demeyi bildikleri çeşitli fırsatlarla –yazar ve stil anlamında– tanımlanan, son derece net ve tamamıyla kendine özgü bir profil geliştirenlerdi. Bu nokta da bizi günümüzde tanık olduğumuz, “yayıncı kimliğinin yok olması” olarak tanımlamak istediğim, tam tersi bir olguya getirir. 20. yüzyılın ilk on yılı ile 21. yüzyılın ilk on yılını karşılaştıracak olursak, apaçık bir şekilde birbirine zıt iki eğilimin geliştiği hemen görülecektir. 20. yüzyıl başlarında biçim anlamında yayınevi fikri gelişiyordu; bu fikir sonradan yüzyılın tamamına hâkim olacak, hatta bazı dönemlerde bazı ülkelerin kültürü üzerinde nihai bir iz bırakacaktı (örneğin George Steiner’in 1970’lerin Almanya’sında Siegfried Unseld’in Suhrkamp’ından söz ederken kullandığı “Suhrkamp kültürü” veya 1950’lerle 1970’ler arasında İtalya’da Giulio Einaudi’nin Einaudi’si). 20. yüzyılın ilk on yılında ise yayıncılar arası farklılıkların giderek belirsiz hale geldiğine tanık olduk. Günümüzde, en uyanık telif ajanslarının bildiği gibi, herkes aynı kitapları elde etmek için birbiriyle yarışır ve kazananı diğerlerinden ayırt eden tek şey, sonuçta ya bir fiyaskoya ya da çok kârlı bir işe dönüşecek bir kitabı kazanmış olmasıdır. Söz konusu kitap, büyük bir başarı veya fiyasko olduktan birkaç ay sonra, yayınlanmış kitap listelerinin karanlığında kaybolup gider: Bu yavan karanlık, yayınevinin kendine bir yer edinmek istediği farazi müşterinin zihninde geçmişin kapladığı alan gibi giderek daha küçük ve önemsiz bir yer kaplar. Bütün bunlar satın alma listelerinde ve kitapçılara kitapların sunulduğu önemli bültenler olan kataloglarda görülebilir; bu kataloglar artık dilleri, resimleri (yazarların fotoğrafları dahil) ve kitapların satılmasını sağlayacak özellikleri, hatta fiziksel görünümleri açısından tamamıyla birbirinin yerini alabilir hale gelmiştir. Bu noktada belirli bir yayınevinin, kendisine yakışmadığı için neyi yapmaması gerektiğini tanımlamak çok zor olur. Amerika Birleşik Devletleri’nde yayıncıların adının ve logosunun kitap kapaklarında giderek daha geri planda kaldığını, hatta neredeyse görünmez hale geldiğini görüyoruz; sanki yayıncı çok göz önünde olmak istemez. Burada, kitap pazarında büyük ölçekli yapısal değişimlerin olduğunu ve olmaya devam ettiğini öne sürenler olacaktır. Bu inkâr edilemez bir gerçektir ama bu türden değişimlerin yukarıda sözünü ettiğim, biçim anlamında yayıncılığın devamıyla kendiliğinden uyumsuz olmayacağını söyleyebiliriz. Nitekim marka, her türlü endüstriyel faaliyette en saygın kavramlardan biridir. Ama logonun da tercihlerin kesin, kararlı seçiciliğini ve kendine özgü niteliklerini temel alması gereklidir. Aksi takdirde logo güç kazanamaz.
Üretim şartlarındaki köklü değişiklikler, birçok insanı haksız olarak, 20. yüzyılı niteleyen yayıncılık fikrinin bu yeni, aydınlanmış binyılda geçerliliğini yitirdiğini inanmaya itmiş olabilir. Bu çok aceleci ve temelsiz bir görüş olacaktır.
Benim asıl korkum başka: Üretim şartlarındaki köklü değişiklikler birçok insanı haksız olarak 20. yüzyılı niteleyen yayıncılık fikrinin bu yeni, aydınlanmış binyılda geçerliliğini yitirdiğine inanmaya itmiş olabilir. Bu çok aceleci ve temelsiz bir görüş olacaktır. Ancak bir süredir o eski ama daima yeni olan fikirlerden ilham alan yayıncılık girişimlerinin pek gelişmediğini kabul etmek lazım. Bir başka üzüntü verici semptom da, yayıncıların çalışmalarının niteliği ve kapsamı konusunda algı eksikliğidir. 2011 yazında yayıncılık dünyasında iki büyük kayıp yaşandı: L’Âge d’Homme’un yayın yönetmeni Vladimir Dimitrijeviç ile Diogenes’in yayın yönetmeni Daniel Keel. Bu iki yayıncının eserlerine, okuma tutkunu bir gencin yıllar boyu mutlulukla beslenmesine imkân sağlayacak binlerce kitap içeren kataloglar tanıklık eder. Ama basında ölümleri konu edildiğinde bütün bu çalışmalardan çok az söz edildi. Örneğin Daniel Keel konusunda “yazarlarıyla dost olduğu” söylendi, sanki bu özellik herhangi bir yayıncı için besbelli bir zorunluluk değilmiş gibi. Üstelik bazı editörlerin ölüm ilanlarında da yazarlarını büyük bir sevgiyle takip ettikleri muhakkak belirtilir. Ama yayıncı, editörden farklı bir şeydir. Yayıncılar yayınevlerinin kimliğini tasarlayanlardır ve o kimliğin olumlu ve olumsuz yönleri temelinde değerlendirilir ve hatırlanırlar. Daha da utanç verici bir örnekte, Frankfurter Allgemeine’da Daniel Keel’in “ciddi edebiyat” ile “eğlence edebiyatı” arasında üçüncü bir edebiyat türü yarattığı yazılmıştır. Ama Keel’in edebi zevkinin kılavuzu Anton Çehov’du. Bu durumda Çehov’u (Diogenes açısından da Friedrich Dürrenmatt, Georges Simenon ya da Carson McCullers gibi yazarları) henüz “ciddi edebiyat” olmayan ama “eğlence edebiyatı”nın da ötesinde olan o sahipsiz topraklara konumlandırmamız mı gerekir? Bu değerlendirmelerin, Daniel Keel’in icat ettiği “Diogenes kitapları daha az sıkıcıdır” şeklindeki büyük rağbet gören slogandan dolayı bilinçsizce alınan bir intikam olduğu kuşkusu doğuyor. Bu cümlenin ardında şöyle bir önerme yatar: Uzun vadede sıkıcı olmayan tek şey kalitedir. Ama kitap olsun yayınevi olsun, bir nesneyi tanımlayan her şeyin kalitesi önemsiz bir unsur sayılıp algısı belirsiz hale getirilirse amansız bir monotonluğa zemin hazırlanmış olur ve heyecan kaynakları büyük avanslar, büyük tirajlar, büyük tanıtımlar, büyük satışların yarattığı şiddetli sarsıntılar ve giderek gelişen geri dönüşüm endüstrisini besleyecek olan büyük fiyaskolarla sınırlı olur.
Yayıncıların enformasyon teknolojisi açısından bir ayak bağı, seve seve onsuz yapılabilecek bir aracı olarak görüldüğü, her gün biraz daha belirgin hale gelmektedir. Aslında daha ciddi bir durum söz konusu, o da yayıncıların şu anda teknolojiyle işbirliğinin onları gereksiz kıldığı kuşkusudur.
Son olarak, yayıncıların enformasyon teknolojisi açısından bir ayak bağı, seve seve onsuz yapılabilecek bir aracı olarak görüldüğü, her gün biraz daha belirgin hale gelmektedir. Aslında daha ciddi bir durum söz konusu, o da yayıncıların şu anda teknolojiyle işbirliğinin onları gereksiz kıldığı kuşkusudur. Yayıncılar eserin ilk okuru ve ilk yorumcusu işlevlerinden vazgeçerse, eserin bir yayınevinin kapsamına girmeyi kabul etmesi için bir neden kalmaz. Bir telif ajansına veya dağıtımcıya güvenmek çok daha elverişli olur. Bu durumda eser konusunda ilk değerlendirmeyi yapan, yani onu kabul eden veya etmeyen telif ajansı olur. Tabii bir telif ajansının görüşü, eskiden yayıncıların sunduğu görüşlerden daha da dirayetli olabilir. Ama ajans ne bir biçime sahiptir, ne de bir biçimi yaratır. Bir ajansın sadece bir müşteri listesi vardır. Veya geriye sadece yazarla (devasa) bir kitapçının kaldığı daha basit, daha radikal bir durumu hayal edebiliriz; kitapçı yayıncının, ajansın, dağıtımcının, hatta belki de sipariş sahibinin işlevlerini kendinde toplayabilir.
Bu durumun demokratikleşmenin zaferi mi, yoksa anlayışın genel anlamda körelmesi anlamına mı geldiğini sormak doğal olacaktır. Ben daha çok ikinci hipoteze meylediyorum. Kurt Wolff bundan bir yüzyıl önce Der Jüngste Tag, yani “Yargı Günü” adlı dizisi dahilinde aralarında Franz Kafka, Robert Walser, George Trakl ve Gottfried Benn’in de olduğu yeni yazarları ve şairleri yayınladığında bu yazarlar o az sayıdaki ilk okurlarıyla hemen buluşabiliyorlardı, çünkü o kitapların görünümü bile çekiciydi, üzerlerinde etiketler olan ince, siyah defterler gibiydiler ve ne planlı bildirimler, ne de tanıtım lansmanları gerektirirlerdi. Ama dizinin adında bile sezilebilen bir şeye işaret ederlerdi, o da yayıncının asıl sınavı olan yargıydı. O sınav olmayınca yayıncı sahneden çekilse bile yokluğu fazla fark edilmez ve fazla üzüntü uyandırmaz. Ama o zaman da kendine başka bir meslek bulması gerekir, çünkü marka değeri sıfıra yaklaşmış olur.
İtalyancadan çeviren: Leyla Tonguç Basmacı
Başlıktaki resim: Hypnerotomachia Poliphili
* Roberto Calasso, L’impronta dell’editore (Adelphi, 2013) içinde: “L’editoria come genere letterario” ve “L’obliterazione dei profili editoriali”.






