Yazarın Korkusu-1 • Eleştiri
31 Ağustos 2018 Edebiyat

Yazarın Korkusu-1 • Eleştiri


Twitter'da Paylaş
1

Eleştiriyi “saldırı” ya da “özgürlük alanına yapılmış müdahale” olarak niteleyen bir yazarın narsisizmini açıklamak için psikoloji ya da sosyoloji kuramlarına başvurmak, alışıldık olduğu kadar da işlevsiz bir yöntemdir...

Türkiye, edebi kurmaca üzerine düşünen ve fikir üreten yazarların değil, kendi yeteneğine ikna olmuş, yazdığı metinlere hayran, eleştiriye sağır yazıcıların ülkesi.

Metin-dil arasındaki mutlak ilişkinin anlaşılamadığı, dile yönelik meselelerin yok sayıldığı, hatta hiç tartışılmadığı bir ülkede eleştirinin gelişmesi, dolayısıyla edebiyatın ilerlemesi mümkün müdür? Elbette hayır.

Kabule edilmelidir ki, dil olmadan edebiyat olmaz. Türkiye’de edebiyat ve dil arasındaki ilişki bir türlü kurulamadığından –çünkü Türkiye’de insanlar yaşamakla nefes almak arasında da ilişki kuramazlar– metnin diline odaklanmak gereksiz, eski moda, biçimci ve kural koyma amacı güden bir uğraş olarak kabul edilir. Bu yazının içeriğini oluşturan eleştiri konusunda da görüleceği üzere dil ve anlam, bir ülkenin edebiyatını inşa eden temel yapı taşlarıyken o ülkenin dilinin anlam kaybıyla sakatlanması düşüncenin gelişememesi sonucunu doğurur.

Türkiye’de eleştiri sıkıntılı bir alandır çünkü –pek azı ayrı tutulursa– Türkiye’de yazar, metne yönelen eleştiriyi kendi varlığına yönelmiş bir bir saldırı olarak görmekte ısrarcıdır. Peki yazarın zihninde yer alan bu “eleştiri-saldırı” eşleşmesinin asıl kaynağı nedir? Sorunun olası cevabını vermeden önce konuya ilişkin birtakım kabullerin kullanılacak yöntem itibariyle yazının kapsamı dışında tutulacağını belirtmekte fayda var. Yargılama konusunda doğal bir eğilim gösteren toplumsal yapı, “kurban” rolü üstlenmeye hevesli birey ve narsisizmin doruğunda seyreden yazarı o noktaya taşıyan psikolojik alt yapı, yazarın zihninde yer alan çarpık algıyı birtakım sosyolojik ve psikolojik etmenlere dayanarak meşrulaştırmak olarak görüldüğünden, bu yazıda ele alınmayacak. Ve maksat, yazarın sahip olduğu bu çarpık algının “imge-söz” bağlamında sarsılması olduğundan, bu ilk bölümde herhangi bir üst metne atıfta bulunulmayacak, eleştiri açısından yapılmış bütün tanımlanmalar es geçilip eleştiri kuramlarına ve akademik düzeyde tartışılan hususlara değinilmeyecektir.

eleştiri edebiyat

Eleştiri

Etimolojik açıdan eleştiri kelimesinin kökenini bulabilmek hayli güçtür çünkü “tenkit” kelimesinin karşılığı olarak Tanzimat Dönemi’nde türetilen bu kelime, karşılığı olduğu tenkit kelimesiyle anlam açısından bağlantısızdır. “Elemek, ayırt etmek” anlamlarına gelen “elge-” fiili zaman içerisinde “ele-” fiiline dönüşmüş ve öncelik-sonralık ilişkisi kurmaksızın birden fazla unsuru birbirinden ayırt etmek anlamıyla kullanılmaya başlanmıştır. “Ele-” fiilinden süreklilik ve zıt yönlere devinimi bildiren “-ıştır” eki ile “eleştiri” kelimesinin türetilmesi ve bu kelimenin “tenkit” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmaya başlanması, yukarıda belirtildiği üzere Tanzimat Dönemi’ne rastlar.

“Eleştiri” ve “tenkit” kelimelerinin anlam ayrımını ve dilde sadeleşme hareketi olarak adlandırılan temelsiz yapının yol açtığı sonuçları açıklamadan önce bu harekete zemin hazırlayan ortamı kısaca özetlemekte fayda var.

Avrupa’yı etkisi altında alan ve Avrupa toplumlarının metafiziğe dayanan felsefi düşünce sistemine bir karşılık olarak doğan Aydınlanma düşüncesinin Osmanlı toplumuna ithal edilmesi Tanzimat Dönemi’nde Fransız ekolüne hayran bir grup insanın kültür alanında söz sahibi olmasıyla gerçekleşmiştir. İthal edilen bir ürünün toplumun gereksinimlerini karşılamaması halinde, o ürün üzerine inşa edilen yapıların kaypak bir zemine mahkûm olacağı ve eşyanın tabiatı gereği yıkılacağı bilinen bir gerçektir. Üstelik tek bir kişi yoktur ki, içinde yetiştiği ya da genetik mirasını aldığı toplumdan ayrık olduğunu iddia etsin. Tanzimat Dönemi aydınının kendisini yetiştiği toplumdan çok yukarıda görmesi, bu sözde modernleşme hareketinin temelden yoksun ilerlemesine neden olmuştur. Tanzimat Dönemi’nin icraatları ve yol açtığı sonuçların burada tartışılması ya da detaylı olarak dile getirilmesi elbette mümkün değil, dolayısıyla bu yazıda söz konusu dönemle ilintili olarak ele alınacak kısım, o dönemde başlatılan dilde sadeleşme hareketinin günümüz edebiyat eleştirisine nasıl yansıdığıdır.

Bilindiği üzere roman ve öykü türleri –genel anlamıyla düz yazı– Türk edebiyatına bu dönemde girmiş ve nazım biçimine alışık edebiyat çevrelerinde epey sıkıntı yaratmıştır. Geleneksel düzyazıda olaylar “giriş-gelişme-sonuç” olarak adlandırılan sabit bir denklemle ilerler. Divan edebiyatının temelini oluşturan nazımlardaysa nedensellik örüntüsü olarak adlandırılan bu sıkı sebep-sonuç ilişkileri yer almaz. (Nazıma dayalı anlatımın hareket alanının vezinlerden kaynaklı kurallara rağmen düzyazıya oranla çok daha fazla olduğu söylenebilir.) Nazım biçiminde yazılmış bir metnin “soyut ve anlaşılamaz” olarak nitelenmesinin altında yatan asıl neden, söz sanatlarıyla ağırlaşan sembolik anlatım değil, kullanılan dil çok iyi bilinse bile, metnin nedensellik ilişkisinden yoksun olmasıdır. Anton Çehov’un meşhur duvar-tüfek örneğini Divan Edebiyatı metinlerine uyarladığımızda denebilir ki, o tüfek illa patlamak zorunda değildir, hatta o tüfek bir tüfek bile olmayabilir. Söz konusu nedensellik örüntüsü Osmanlı toplumuna ithal edilen “aydınlanma paketinin” içeriklerinden biri olduğu için edebiyata olan yansıması elbette idrak edilememiş ve Tanzimat Dönemi aydını öngördüğü yeniliklere zemin hazırlamak yerine doğrudan dile müdahale etmiştir.

Maksat bir kültürü korumak ya da geliştirmek değil, cahil kabul edilen halkı bir an önce asla olamayacağı bir şeye dönüştürmektir. Halkın cahil kalmasının nedenlerinden biri olarak görülen yazı dili Fransa’nın dil açısından takındığı milliyetçi tavır benimsenerek yontulur. Dilde sadeleşme olarak adlandırılan ve milliyetçi epik söylemlerin eşlik ettiği bu hareket, alfabeye dokunmazken  Arapça-Farsça kökenli sözcüklere öz Türkçe karşılıklar türetirken Latin kökenli bir dil olan Fransızcanın etimolojisini esas almıştır.

Bilindiği üzere Arapça, İbranice, Aramca gibi Sami dillerinde sesli harf yoktur. Sessiz harflerin üçlü –nadiren dörtlü– gruplar halinde yan yana gelmesiyle oluşan her kökün bir anlamı vardır ve kelimeler, kökün anlamıyla bağlantılı anlamlar içerecek biçimde türetilir. Arapça kökenli olan tenkit kelimesinin, dilbilim uzmanları arasında tartışmalı bir konu olsa da, büyük bir kısmı tarafından “nkd” kökünden türediği kabul edilir. Bu kökün Aramcadaki anlamı “noktalamak” Arapçadaki anlamıysa “iğnelemek” ya da “gagalamaktır.” Sivri bir nesneyle bir yere dokunmak olarak özetlenebilecek bu kök anlam, dokunmanın etkisiyle çıkan ses feyz alınarak genişletilmiş ve “yıkmak, rencide etmek, bozmak” gibi anlamlara sahip kelimelerin türetilmesine sebep olmuştur. (Burada para için kullanılan nakit kelimesinin kökünün de aynı anlama denk geldiğini ve “nakd” kelimesinin asıl anlamının yıkmak, bozmak, yok etmek olduğunu söylemekle yetinelim.)

Yapılmış olan açıklamalar elbette tenkit sözcüğünün Divan Edebiyatıyla ilişkisini ve kurulan anlam bağlantısının sağlamlığını kavramak açısından yeterli değildir. Öyleyse bir adım daha ilerleyelim ve konunun kapsamını sınır belleyerek divan edebiyatı metinlerine bakalım. Bu metinlerin büyük bir kısmı üstün kabul edilen erke yakarmak, övgüler düzmek ya da şükran bildirmek için yazılmıştır. Metnin kendisi, işaret ettiği anlamlar bir yana, varlık-yokluk birliğinin simgesidir çünkü kullanılan sözcüklerin tamamı çeşitli söz sanatları aracılığıyla her zaman “onu” tasvir eder ve metin “onun” bir sureti olması yönüyle metin olarak varlığını sürdüremez. Divan Edebiyatında metinin işlevi modern kurmacada olduğu gibi yazarın zihnindeki imgeleri anlatıcı vasıtasıyla okura aktarmak değildir. Çatışma içeremeyecekleri için devinimi yaratan karşıtlıktan yoksundurlar ve bu yönleriyle de harekete ihtiyaç duymazlar. Eleştirilecek bir metnin varlığı söz konusu değildir çünkü metin, “onun” hareketsiz bir imgesidir. Metne yönelen olumlu sözler kabul görür ancak olumsuz bir söz “onun” suretine, dolayısıyla aslına yöneltilmiş bir “iğneleme” olarak kabul edilir.

Sonuç itibariyle tenkit ve eleştiri kelimeleri arasındaki hiçbir anlam ilişkisi yoktur. Parlak zihinli Tanzimat Dönemi aydınının bu noktadaki icraatını kavramaksa ancak tenkit sözcüğünün Fransızca karşılığına bakmakla mümkündür.

Fransızca “critique” kelimesinin kökeninde hem Latinceye hem de Cermen dillerine eski Yunancadan aktarılan “kritikos” kelimesi yer alır. “Elemek, ayırmak, seçim yapmak” anlamına gelen “krei” fiilinden “karar vermek, yargılamak” anlamına gelen “krinein” fiili türemiş ve bu fiilin isim hali olan “kritikos” birçok sözcüğe kaynaklık etmiştir. (Kritik, kriter, kriz)

Tanzimat Dönemi aydını, “critique” kelimesinin kökü olan “krei” fiilinin öz Türkçe karşılığını bulmuş (elemek) ve bu kelimeden yeni bir isim türeterek “eleştiri” kelimesinin “tenkit” kelimesinin karşılığı olduğunu ilan etmiştir. Ne var ki, toplumun zihninde olumsuz bir anlama sahip “tenkit” kelimesinin yerine Fransızcaya öykünülüp “eleştiri” kelimesinin konması, “tenkitin” kapsadığı anlamı yok etmemiş aksine, “eleştiri” kelimesinin anlamında kayma yaratarak kelimeyle bağlantılı düşüncenin de eksik kalmasına neden olmuştur.

Söz konusu dönemin dilde giriştiği bu sözde temizlik elbette sadece eleştiri kelimesiyle sınırlı değildir. Etimolojik anlamlar içinde yapılacak kabataslak bir inceleme günümüzde kullanılan çoğu sözcüğün temsil ettiği anlamla ilişkisinin bulunmadığını ya da eş anlamlı zannedilen sözcüklerin aslında eş anlamlı olmadığını tespit etmek açısından yeterlidir. Sonuç itibariyle denebilir ki, yüzlerce yıldır kendi dinamikleriyle hareket eden ve kendi anlam örüntüsünü inşa eden bir dile yapılan bu tip temelden yoksun “paket müdahaleler” bir dili sadeleştirmez, tersine kötürüm bırakır.

eleştiri edebiyat fulya kılınçarslan

Eleştiri ve tenkit sözcüklerinin yaşanan anlam kayması nedeniyle yazarın zihnindeki çarpık algıyı nasıl oluşturduğunu görelim.

Birey oluş soy oluşu tekrarlar. “Eleştiri” dendiğinde Türkiye’deki yazarın kolektif bilinç altıyla sürekli bağlantıda olan kendi bilinç altında oluşan ilk imge, tenkit kelimesi dolayısıyla benliğe yönelmiş bir saldırıdır. İmge, saklı durumda olması yönüyle korunmakta, âdeta üstü örtülü bir korku nesnesine dönüşmektedir. Korkunun aslında “koruma, korunma / saklama, saklanma” imgesinin dış dünyadaki tezahürü olduğunu düşündüğümüzde, yazar eleştiri kelimesinin karşılığı olan “tenkit” sözcüğü dolayısıyla varlığına yönelmiş muhtemel bir saldırının imgesini bilinçaltında saklı tutmaktadır. Dolayısıyla kendisine yöneltilen bir eleştiri karşısında yazarın ilk tepkisi, düşünmek ya da sorgulamak değil, bu eleştiriyi bir saldırı olarak algılayarak savunmaya geçmektir.

Batı edebiyatlarında durum farklıdır. Yazarlar eleştiriyi, “kritik” ve “kriz” kelimelerinin kökeniyle bağlantılı algılarlar. Kriz, bir durumun dönüm noktasıdır. Dönüm noktasına gelindiğinde hareketsiz kalınmaz, seçim yapılır. Dolayısıyla kritik edilen –yargıda bulunulan– noktaların her biri aynı zamanda kriz noktasıdır. Kritiğin olumlu ya da olumsuz nitelik taşıması krize engel olmadığı gibi sonucu da değiştirmez. Yazar her halükârda önce metin üzerinde düşünecek, daha sonra karar verecektir.

Evet, eleştirmenin tespitleri yerindedir, çünkü...

Hayır, eleştirmenin tespitleri hatalıdır, çünkü...

Yazar, kriz noktalarında harekete geçmediği, yani karar vermediği sürece kritiğin asıl gayesi olan kriz işlevsiz kalır ve yazar, var olan metnin tıpkısı metinler yazmaya devam eder. Yazarın içinde yaşadığı toplumda bütün yazarların aynı davranışı göstermesi halindeyse edebiyat topallamaya başlar. Böyle bir olasılıkta edebiyatın ilerlemesi için gerekli olan metin çeşitliliği azalır, yeni metinlerin ortaya çıkması yeni yazarların varlığına bağımlı hale gelir. Nitekim bir yazara ait iki metni birbirinden ayırmanın neredeyse imkânsız olduğu günümüz Amerikan edebiyatı bu durumun somut örneklerinden biridir.

Bütün bu açıklamalardan sonra Türkiye’de eleştirinin niçin gelişmediği açıktır. Tenkit sözcüğünün içerdiği olumsuz anlamı ve Divan Edebiyatı metinlerine yönelik tespitleri hatırlayalım. Durum çok daha vahimdir çünkü orada metnine hayran olan şairin yerini burada metinle sınırlı kalmayıp kendisine hayran olan yazar almıştır. Eleştiriyi “saldırı” ya da “özgürlük alanına yapılmış müdahale” olarak niteleyen bir yazarın narsisizmini açıklamak için psikoloji ya da sosyoloji kuramlarına başvurmak, alışıldık olduğu kadar da işlevsiz bir yöntemdir çünkü bireylerin “kurban” rolünü üstlenmeye hevesli oldukları toplumlarda kişi, kendi algısındaki çarpıklığı görmemek için hatayı her zaman dışarıda arar. Burada “dışarı” kelimesiyle kast edilen sadece toplum değil aynı zamanda kişinin geçmişidir. Olup bitmiş ve değiştirilemeyecek her şey “geçmiştir” geçmiş olması dolayısıyla “yoktur”, yokluğu dolayısıyla değiştirilmesi mümkün değildir. Öyleyse kişinin yapması gereken öncelikle fizik bedeniyle aynı zamana (şimdiye) gelmesidir. Eleştiri ve tenkit kelimeleri arasındaki tezatlığı yukarıda detaylı bir biçimde açıklamamızın altında yatan neden de bu gereklilikten doğmuştur. Nihayetinde bu yazının maksadı, eleştiriyi şahsına yönelmiş bir hareket olarak görme konusunda ısrarcı yazarı şimdiye çağırmak ve eleştirinin tenkitle bir olmadığını anlamasını sağlamaktır.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Ayşegül Kanat
Sayın Kılınçarslan teşekkürler. Seminer konularımdan biri eleştiri konusudur. Yazma hevesi olan katılımcılara "okuduğunuz bir eseri, izlediğiniz bir filmi eleştirin" dediğimde ilk tepkileri " olur mu hocam, Sait Faik'i çok sever ve saygı duyarım. Onu eleştirmek haddime mi düşmüş" olur. Sonra onlara iyi eleştiri-kötü eleştiri diye bir şey olmadığını açıklar ya da eleştirinin hep kötü olması gerekmiyor diyerek eleştiri şablonlarını açıklarım, rahatlarlar. Yazınız karışıklığın nerede olduğunu netleştirdi: Tenkit ve Eleştiri. Şimdi notlarımı biraz değiştirip araya tenkit ve eleştiri sözcüklerinin anlam ve farklılığını koymam gerektiğini anlamış oldum. Böylece beni daha iyi anlayacaklardır.
11:06 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR