Yazarın Korkusu-II • Kabul Görme Arzusu ve Geleneğe İtaat
5 Eylül 2018 Edebiyat

Yazarın Korkusu-II • Kabul Görme Arzusu ve Geleneğe İtaat


Twitter'da Paylaş
0

Yazar, eğer kurmaca üzerine düşünme, fikir üretme gereği duymuyorsa, kabul görmüş olmanın da etkisiyle aynı alışkanlıklara çok daha sıkı tutunur.

Bireylerin birbirinden görerek tekrarladığı bazı davranış kalıpları, kişinin deneyiminden ve zamandan bağımsızlaşarak sabit birer kod haline gelir. Bu kodların kuşaktan kuşağa aktarılması halinde “gelenek” adı verilen davranış örüntüleri oluşur. Gelenek, yaptırım gücüne sahip olması yönüyle bireyi itaate zorlar. Toplumdan topluma değişim gösteren yaptırımların zorlayıcı ve etkin olmalarını sağlayansa bireyin “kabul görme” arzusudur.

Kurmaca metinlerde gelenek söz konusu olduğunda arzu, okura yönelir. Tatmin sağlamaksa ancak okurun alışkanlıklarıyla biçimlenmiş anlatı geleneğine itaat etmekle mümkündür. Kabul görmüş metinlerin neredeyse tamamının aynı alışkanlıklara cevap verecek biçimde yazılmış olmaları ve yazarın yaratma aşamasında kapıldığı mutlak özgürlük yanılsaması, yazarın kendi itaatini fark etmesini güçleştirir.

Alışkanlığa tutunmak

Tanzimat Dönemi’nde türetilen, kökeni belirsiz hayalet kelimelerden biridir alışkanlık. Almak fiiliyle ya da bir rengin ismi olan “al” kelimesiyle arasında anlam ilişkisi kurmak için kelimenin türetilmesindeki mantığı çözmek yani kelimenin Fransızca karşılığının etimolojisine bakmak gerekir. Fransızcada alışkanlık anlamına gelen “habitude” kelimesi Latince “sahip olmak, tutmak” anlamlarına gelen “habere” fiilinden türemiştir. “Almak” fiili, hem elde tutmak hem de –zilyetlik anlamıyla– sahip olmak anlamlarını kapsadığı için “habere” fiiline en yakın örnek olarak görülmüş ve süreklilik bildirmesi istendiğinden Türkçede bu anlamı sağlayan “-ış” takısıyla günümüze kadar gelmiştir. Kelimenin eski karşılığı olan “itiyat” Arapça kökenlidir ve “geri gelme”, “yineleme”, “dönme” anlamlarını içeren Arapça fiillerle aynı köke (ˁwd) sahiptir.

Sonuç itibariyle “alışkanlık” kelimesinin kökü “almaya, sahip olmaya, tutmaya” dayanır. Batı toplumlarında eskiden bir erdem olarak kabul edilen “alışkanlık” günümüzde bireyin değişim sürecini yavaşlatan bir engel olarak görülmeye başlanmış ve “alışkanlık” bir türlü vazgeçilememesi yönüyle kişisel gelişim kitaplarının, seminerlerin konusu haline gelmiştir.

Almayı, tutmayı, sahip olmayı ve yinelemeyi gerektiren bu kelimenin kapsadığı anlamlar aslında niçin vazgeçilemez olduğunun da yanıtıdır.

edebiyat kurmaca

Kurmaca metinlerde başvurulan ve yazarı geleneksel anlatı sınırlarının içinde tutan alışkanlık olarak niteleyebileceğimiz bazı örnekler;

– Her şeye hâkim anlatıcı seçimi,

– Şimdi yaşanmakta olan bir olayın illa geçmiş zaman kipleri (geliyordu, yapıyordu) kullanılarak hikâye edilmesi,

– Birinci şahıs anlatım söz konusuysa metnin, sürekli kendisinden bahsetmeye istekli anlatıcının bir iç dökme aracı haline gelmesi,

– Üçüncü şahıs anlatımlarda anlatıcının sürekli yargıda bulunması,

– Metnin akışının okura dayatılan fikirlerle sekteye uğratılması,

– Çatışmanın takip edilemediği üstü kapalı anlatım,

– Lise edebiyat eğitiminin somut bir sonucu olan söz sanatlarının aşırı kullanımı,

– Bir şeyleri illa niteleme ihtiyacından doğan çoklu sıfat kullanımları, tamlamalar,

– Açıklama içeren, bir şeyler öğretme, ders verme amacı güden cümleler,

– Metnin tamamına hâkim, birbirini takip eden devrik cümle yapıları.

Raflara dizili kitaplara bakıldığından on kitaptan en az sekizinde bu örneklerin çokça kullanıldığına rastlanır çünkü alışkanlıklar söz konusu olduğunda yazar, eğer kurmaca üzerine düşünme, fikir üretme gereği duymuyorsa, kabul görmüş olmanın da etkisiyle aynı alışkanlıklara çok daha sıkı tutunur.

Nihayetinde gelenek, toplumun hareketiyle ya da hareketsizliğiyle paraleldir. Eğer bir toplum gelenek haline gelmiş bir “alışkanlığı” sorgulamıyor ve aynı davranışı yinelemeye devam ediyorsa o alışkanlık, hizmet ettiği işlevi yitirse bile uygulanmaya devam eder.

Söz sanatlarının kullanımını ele alalım. Düzyazı geleneğine divan edebiyatından aktarılan bu kullanımın asıl işlevi, nazımda katman yaratmak ve oluşturulan katmanlar aracılığıyla çokanlamlılığı sağlamaktır. Çokanlamlılık, yazarın zihninde yer alan imgelerin dönüşme potansiyeliyle ilgilidir ve “düzyazı” metinlere uygulanışı sınırlıdır. Denebilir ki, günümüzde söz sanatları işlevini yitirmiştir. Buna rağmen ısrarla söz sanatlarına başvurulması, yağmurun yağmadığı ama “yaşamın çetrefilli yolunda yürümekten yorgun düşmüş insanoğlunun rengini yitirmiş saç telleri kadar solgun bulutların terk edilmiş gözü yaşlı bir kadın gibi ağladığı” metinlerin yazılmasına yol açar.

Okurun tercihi elbette önemlidir ancak “kabul görme” arzusunun bir sonucu olarak sürekli okurun alışkanlıklarına uygun metinler yazmak, okurun kıyas yapmasına ve bir beğeni oluşturmasına engel olur. Söz sanatları örneğinden ilerlersek, yazarın söz sanatlarına başvurma alışkanlığını en aza indirmesi halinde, okur metinleri karşılaştırma imkânı bulacak ve tercihini gözden geçirecektir. Dolayısıyla yazarın dile getirmese bile çoklukla aklında tuttuğu beğeni ve tercih gibi ölçütler ancak karşılaştırılabilir metinlerin varlığı halinde tartışılabilir.

Bir okur olarak yazar

Yazarın aynı zamanda bir okur olduğunu düşünürsek, kurmaca metinlerde, üzerinde düşünülmediği sürece “alışkanlık” haline gelen çoğu kullanımın niçin tamamen görünmez hale geldiğini anlayabiliriz. Şimdi gerçekleşmekte olan olayın hikâye edilerek aktarılması, bu görünmez hale gelen alışkanlıklardan biridir. Yazar okuduğu on kitaptan sadece ikisinde gördüğü bu kullanımı, üzerinde düşünme gereği duymazsa, doğrudan reddedecek ve büyük bir olasılıkla hatalı olduğu fikrine kapılacaktır. Böylesi bir kullanım, bir okur olarak yazarın alışkanlıklarının dışındadır. Yazar, kendi yazdığı metinlerde olayları gerçekleştikleri zamanı göze almaksızın hikâye etmiş ve bu anlatımı, olayların hikâye edildiği metinlere alışık okur tarafından kabul görmüştür. Aksi bir kullanım mümkün değildir çünkü yazar ve okur tarafından bilinmediği için yoktur. Yazar bu kullanımı hatalı olarak nitelemese bile, kendi yazdığı metinlerde değişiklik yapma gereği duymaz çünkü kendi açısından deneyimlenmemiş bir metinle okurun karşısına çıkmak, kabul görmeme riskini taşıdığı için korku vericidir.

Sonuç itibariyle bir yazar –geniş anlamıyla insan– kabul görme arzusundan sıyrılamadığı sürece geleneğin sınırları içinde kalacak ve sürekli bir itaat halinde olmasına rağmen, itaatin farkına varamadığı için, özgür olduğu yanılsamasına kapılacaktır. Kurmacanın geleneksel kabullerden kurtularak özgürleşmesi ancak yazarın kendi arzusunun farkına varmasıyla mümkündür.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR