Yazarın Korkusu III • Eleştirmen
20 Eylül 2018 Edebiyat

Yazarın Korkusu III • Eleştirmen


Twitter'da Paylaş
1

Yazarın, metne yönelen her olumlu eleştiriyi “övgü” olarak nitelemesi, içine düşülmesi hoş bir tuzak. Öyle bir tuzak ki, hareketi gerektirmeyecek kadar konforlu, onaylanma ve kabul görme arzusunu tatmin edecek kadar işlevli.

“Kim olduğunu zannediyor?”

“Kim?”

“O.”

Hermenötik Mafya, diyor William H. Pritchard ve Samuel Goldberg, Dekonstrüksiyon Çetesi ismini uygun görüyor. Görünen o ki, kendileri de birer eleştirmen olan Pritchard ve Goldberg, 1975-1980 yıllarında yayımlanan yazılarına seçtikleri bu başlıklarla –eleştirilerinde yöntem olarak yapısökümünü kullanan– “öteki” eleştirmenleri “mafya” ya da “çete” olarak nitelemekten kaçınmamışlar.

Yazar, okur ve eleştirmenin ötesinde, belirsiz ve tekinsiz bir “çokluk” bir “dördüncü tür” duruyor orada – eleştirinin meselelerini değil de eleştirmeni gündeme getiren, kendini “kim olduğunu zannediyor” sorusunu sormaktan alıkoyamayanlar.

Kim bilir hangi sebep yüzünden üç beş yazarın ismini bellemiş, o yazarların metinlerine yönelen her olumsuz eleştiriye cevap niteliğinde yazılar yazmış ve yayımlamış, tabiri caizse –saldırı olarak nitelediği– olumsuz eleştirilere karşı can havliyle yazarı savunmuş. Elbette biraz abartılı, hatta karikatürize bir tasvir ama edebiyatın eleştiriye niçin ihtiyaç duyduğunu kavrayamayan bu dördüncü türün, okur dışı hayran topluluklarının hem eleştiriye hem de eleştirmene ilişkin algıyı çarpıttığı, dolayısıyla da edebiyatın ilerlemesini sekteye uğrattığı bir gerçek.

Olumsuz eleştiriyi yazarın özgürlük alanına yapılmış bir müdahale, eleştirmeni kural koyma maksadıyla hareket eden biçimci bir otorite olarak görenlerin söylemi, olumlu eleştiriler söz konusu olduğundaysa geçerliliğini yitiriyor. Hani neredeyse insan varlığına kazınmış, ezbere bir nedensellik söz konusu burada. Yazarın, metne yönelen her olumlu eleştiriyi “övgü” olarak nitelemesi, içine düşülmesi hoş bir tuzak. Öyle bir tuzak ki, hareketi gerektirmeyecek kadar konforlu, onaylanma ve kabul görme arzusunu tatmin edecek kadar işlevli. Olumlu cümleleri “iyi” olarak kodlama eğiliminin bir sonucu olan bu “övgü” yanılsaması, yazarın kurmaca üzerine fikir üretme ihtiyacı duymamasına ve birbirinin tekrarı niteliğinde metinler yazmasına sebep oluyor.

Ne var ki, olağan kabul edilen her şey, üzerinde düşünme gereği duyulmadığından, zaman içinde katılaşır, geçirgenliğini yitirir ve değişime uğramadığı için doğal kabul edilir. Dolayısıyla “olağanlık” aslında doğal görüldüğü için görünmez hale gelen absürtlüğün ta kendisi haline gelir. Metne yönelen olumlu eleştirileri kendi benliğini hedef almış övgüler olarak görmek, kişinin yazdığı metinden ayrışamadığını ve aslında kendi kendini eleştirinin nesnesi haline getirdiğini gösterir.

edebiyat

Demek ki ortada, eleştirmeni otorite kabul etme eğiliminden kaynaklı bir çıkmaz mevcut. Olumsuz eleştiri saldırı olarak nitelendiğinden yok sayılıyor. Olumlu eleştiriyse övgü kabul edildiğinden metninden ayrışamamış yazarın varlığını yok ediyor. Peki “otorite” dendiğinde anlaşılması gereken “üstün ve zorlayıcı bir erk” mi yoksa “yetkin” bir şahıs ya da şahıslar topluluğu mu?

Pritchard ve Goldberg, yapmış oldukları benzetmelerle –mafya, çete– kendilerini üstün bir erk anlamında otorite kabul etmekle kalmayıp öteki eleştirmenleri de otoriteyi gasp eden zorlayıcı birer unsur olarak görmüş gibiler. Dolayısıyla mevcut yapıyı anlamak için dışarıdan bakıp analize soyunmak yerine temele inmeli.

Batı dillerinde “yazar” sözcüğünü karşılayan iki farklı sözcük mevcut. Örneğin İngilizcede bu iki sözcük, yazmak (to write) fiilinden türeyen “writer” ve Latince “augere” (çoğaltmak, artırmak) fiilinden türeyen “author”. (Aynı sözcüklerin Fransızca karşılığı écrivain - auteur, İspanyolca karşılığı escritor – autor.) Anadili İngilizce olan toplumlar, yayımlanmış bir kitabı olsun olmasın, fikirlerini yazıya döken ya da herhangi bir edebiyat işiyle uğraşan kişiler için “writer” ifadesini kullanırken kişinin yayınlanmış birden fazla romanı, öykü kitabı ya da özgün fikirlerin ele alındığı makale ya da yazıları varsa edebiyatta yetkinliği işaret eden “author” sözcüğünü kullanırlar. (“Author” ve “writer” arasındaki ayrım, Roland Barthes ve Michel Foucault tarafından başlı başına bir mesele olarak görülmüş ve tartışılmıştır.) Şaşırtıcı olansa yazar ve otorite sözcüklerinin Batı dillerindeki karşılıklarının eş kökten Latince “augere” (çoğaltmak, artırmak) fiilinden türeyişidir. (İngilizce author - authority, Fransızca auteur - autorité, İspanyolca autor - autoridad, Flamanca auteur - autoriteit)

Dolayısıyla yazarın eleştirmeni bir otorite olarak gördüğünü söyleyebiliriz ama söz konusu otorite, edebiyatı koyduğu kurallarla biçimlendirme arzusunda olan iktidar sahibi değil, süreç içerisinde yaptığı çalışmalarla yetkin hale gelen kişidir. Eleştirmene yüklenen otorite imgesindeki sapmaysa yazardan ya da eleştirmenden değil, en başta bahsi geçen okur dışı “hayran topluluklarından” kaynaklanır. Nitekim eleştiri ve eleştirmen dendiğinden zihinlerde oluşan çarpık algıyı ayakta tutan da, –büyük bir kısmı olumsuz bir eleştiriye cevap olarak yazıldıkları için– bu kişiler tarafından eleştiri için uygunsuz sayılabilecek bir üslupla yazılmış, “Kim olduğunu zannediyor” sorusunun temelinde yükselen yazılardır. Eleştirinin eleştirisi olamayan böylesi metinlerin çokluğu, eleştirmenin zorlayıcı bir otorite, eleştirininse doğru-yanlış dayatması içeren kurallar bütünü olarak algılanmasına sebep olur.

Hukuk düzenine atıfla kısaca değinmekte fayda var. Pratik eleştirinin maksadı hiçbir zaman uyulması zorunlu birtakım kurallar koymak olamaz. Hiçbir hukuk kuralı yoktur ki, ele aldığı konunun derinine insin. Kurallar, çok daha geniş anlamıyla yasalar, tanınabilir ve itaat edilebilir olmaları yönüyle yüzeydedirler, yüzeyde süregiden faaliyeti düzenlerler. Dolayısıyla maksadı zaten bir metnin derinine inmek olan eleştirinin “kural koyma faaliyeti” olarak nitelenmesi mümkün değildir.

Eleştiri, “kuramlar belirlemek, sınırlar çizmek, metinlere o kuramların öngördüğü yöntemlerle yaklaşıp okurla yazar arasına aşılması güç bir duvar inşa etmek” olarak görüldüğü sürece, edebiyatın niçin eleştirmene ihtiyaç duyduğunun kavranması zor. Ama sıkıntı, tanımlama yapma uğraşından kaynaklanıyor olsa gerek. Kurmaca bir metne yönelen her yorum eleştiri midir, eleştirinin sınırları nelerdir, üslup nasıl olmalıdır gibi sorularla başlayan silsile, yazarın görüşünü engelleyen “hayran topluluklarının” varlığı karşısında eleştirmenin kim olduğunun net bir biçimde anlaşılmasını zorunlu kılıyor. Hayran olunan yazara “gönülden bağlanmak” ya da akademik tanımlamaları ezberde tutmak yerine, eleştirmeni eleştiride aramak çok daha kolay görünüyor. Örnek vermek gerekirse, Dostoyevski’nin mükemmelliğine en baştan ikna olmayan nesnel bir bakış aşağıdaki alıntılardan hangisinin bir eleştirmen tarafından yazıldığını hemen fark edecektir.

“Ancak tükenmişsek artık, acı çekme yetimizin sonuna değin acı çekmişsek ve yaşamın bütününü kor gibi yakan tek bir yara olarak duyumsuyorsak, eğer çaresizlik soluyorsak ve umutsuzluğun ölümlerini ölmüşsek işte o zaman okumalıyız Dostoyevski'yi.” 

“Dostoyevski, kendisinden bir şey öğrendiğim tek psikologdur.”

“Dostoyevski’nin zevksizliği, Freud öncesi kompleksler içinde çekilen acılarla tekdüze biçimde uğraşması, insan vakarının trajik bahtsızlıkları içinde yuvarlanıp durması – bütün bunları takdir etmek zordur. Bütün karakterlerin günahın içinden gelerek İsa’yı bulmalarından ya da Rus yazarı İvan Bunin’in dobra dobra söylediği gibi, İsa’nın her tarafa dökülüp saçılmasından hoşlanmıyorum. Nasıl ki müzik kulağım yoksa, Dostoyevski’nin Peygamberini duyacak kulağım da yok maalesef.”

– Alıntı yazarları sırasıyla Herman Hesse, Friedrich Nietzsche, Vladimir Nabokov.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Peyami Ulutürk
Makalelerde, hakemli-hakemsiz dergilerde, kitaplarda, şurda burda, hemen her mecrada, bugün temel problem, bir gölgenin varlığıdır. Aslına muhtaç, kendisi olamayan karanlık bir gölge. Bir gemi ki, okyanusta yolunu kaybetmiş; demir atacak, dayanacak hiçbir yeri, hiçbir geçmişi yok... *** Dostoyevski, her şeye rağmen büyüktür, büyük romancıdır. Ecinniler'de yarattığı karakterler, Camus’nün deyimiyle, bize yakındır. Fransız ve Rus romanları romancılıkta zirvedir. Bugün dünya küresel bir intikal devrindedir. Bir entelektüel kriz mevcuttur. Taşların yerine oturmadığı zamanların çocuklarıyız. Dostoyevski de dâhil, atıf yaptığınız şahıslar çapında yazarları yoktur Türklerin. Dostoyevski üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Yazılmaya devam ediyor, edecek de. Bu konuda son söz Türklerindir. Biyografi çalışmalarına bakın, güdüktür. Daha önce ilettim. Türkler pek çok alanda yereldir. Zihniyeti, bakış açısı, insanı, doğayı, zamanı ve mekânı, büyük manasında eşyayı kavrayışı itibariyle sınırları dışına çıkamamıştır. Türkler şiir medeniyetinin bir parçası, bir şiir toplumudur. Büyük şairleri vardır. Büyük romancıları yoktur. Tutunamayanlar başta olmak üzere, adları geçen diğer üç beş romanını pazarlamayı bilmez. Bunlar dünyada satmaz. Satsa da dünyada kim eleştirir, kim okur. Şifahi kültür baskındır. Nesir başlı başına problemdir. Nasıl ki demokraside, adalette, insan haklarında, eğitimde halen yayayız; kör-topal, iki ileri bir geri ilerliyoruz, özelde romanda, genelde nesirde durum aynıdır. İyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin üzerine Avrupa’da on binlerce sayfa metin bulabilirsiniz, ama Osmanlı ve Cumhuriyet’te o birikim yoktur, bu Şerif Mardin. Ben de atıf yaptım, bakın. *** Hanımefendi, edebiyat, hele ki roman söz konusu ise nesnellik yoktur. Nesnellik ancak ulaşılması gereken bir hedeftir. Bir deniz köpüğüdür. Avuçlamaya kalkarsınız yok olur. Dayanaklar, atıflar sadece yazıyı inşa etmeye, metni dokumaya yaramazlar, yazarın özgüvensizliğini kapatmaya, onu daha güçlü kılmaya da yararlar. Bu bir psikanalitik meseledir. Tekrar söylüyorum, atıf yaptığınız üç isim de kendilerince haklıdır. Nesnellik söz konusu bile değildir. Öznelliğin doruğa vardığı sularda yüzüyorsunuz. Nesnelliği iki kere iki dörtçülere bırakın. Ki, Türkiye’de övgü ile sövgü kol kola gider. Nesnel eleştiri örneği adı altında sınırları aşmış, Karadeniz’in kuzeyine varmışsınız, tebrikler! *** Bunları niye söylüyorum? Türkiye’de edebiyat dünyası bir kısır döngü içinde. Yerellikle, yerlilikle bir yere varılmaz. Orhan Pamuk, her şeye rağmen, bu yerelliği esnetmiş, dışarı açılmıştır, bu iyi, bir kazanç. Bunları bilin, bahsedin; Türkiye’de, atıflarınız çapında yazar, düşünür ve entelektüelin olmadığını yayın. Bunu bilmek lazım gelir ki, 21. asırda yaya olarak yürümeyelim. Dikkat edin, sosyal bilimlerde de kavram-kuram üreten bir ülke değiliz. İşte bütün bunlar birbiriyle bağlantılı. Eleştiri, roman, edebiyat, felsefe, nesir, düşünce vs. Unutmayın, Platon’a ve bütün bir Antik Yunan’a düşülen dipnotların saçılımıdır Batı düşünce ve felsefe tarihi. Başa dönersek, senin dipnotun, demir atacağın yer neresi? 21. yüzyılda yine Nabokov, Bloom, Zizek, Camus ve daha niceleri mi? Boşuna zaman kaybetmeyelim diye söylüyorum. Unutmayın, sinologlarımız, Bizantinologlarımız, occidentalistlerimiz de olmadı. Nerde kaldı edebiyatta eleştiri, eleştirmen ve büyük o'rmancılarımız. Şimdilik dünya edebiyatı, hele ki Rus edebiyatı bu ülke yazarının boyunu aşar diye anlattım. Hoşça kalın...
1:47 AM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR