20 Haziran 2019 Edebiyat Liste Öykü

Yazarlar En Sevdikleri Kısa Öyküleri Seçtiler


Twitter'da Paylaş
0

Bu yazıda ünlü yazarların seçtiği, Julian Barnes'tan Yiyun Li’ye, Jeanette Winterson'a usta öykücülerin en sevdikleri eserlerin listesini ve onları nasıl etkilediğini bulabilirsiniz.

ernest hemingway

1 Julian Barnes’ın seçimi: Ernest Hemingway (1899-1961), “İsviçre’ye Övgü”

Ernest Hemingway’i seçtim çünkü modası geçmiş gibi durmasına rağmen hâlâ fazlasıyla beğeniliyor ve kadın okurlar maçoluğuna dair söylentiler nedeniyle onu okumaya son veriyorlar. Tarzı basit ve taklit edilebilir olarak görülüyor. İkisi de yanlış. Romanları hikâyelerinden daha iyi bilinir, ancak dehâsını ve tarzını tam anlamıyla gösterebildiği en etkin olduğu alan kısa öyküleridir. Bilerek en ünlü öykülerinden birini ya da silahlar, güreşçiler ve Afrika ile ilgili bir öyküsünü seçmedim. “İsviçre’ye Övgü” sessiz, muzip, komik bir hikâye ve biçimsel olarak yaratıcı. Birbirleriyle iç içe geçen üç kısımdan oluşan öyküde üç Amerikalı İsviçre’nin farklı istasyon kafelerinde onları Paris’e götürecek olan aynı treni bekler. Her biri yerel halktan garsonlar, kapıcılar ve emekli ukala akademisyenler gibi insanlarla zengin ve güçlü bir gurbetçinin oynadığı tarzda oyunlar oynamaya başlar. Hikâye ilerledikçe sosyal güçle ahlaki gücün aynı tarafı tutmadığı anlaşılır. Umarım “İsviçre’ye Saygı” gerçek Hemingway’i keşfetmenize vesile olur.

ballard

2 William Boyd’un seçimi: J. G. Ballard (1930-2009), “My Dream of Flying to Wake Island” (Wake Adası’na Uçma Hayalim)

Kısa öykünün 150 yıllık kısa tarihinde çok az yazar bu türü yeniden tanımladı. Öncelikle Çehov, sonrasında Hemingway ve Borges… Bana göre J. G. Ballard bu özel listeye eklenmeli. Bana öyle görünüyor ki Ballard’ın unutulmaz öyküleri edebiyattansa sanat ve müziğe daha yakın. Bunlar Philip Glass ile Steve Reich’in büyüleyici ostinatolarını canlandıran De Chirico ve Max Ernst’in resimlerinden esinlenen kurgulardır. Karakterler ve anlatı ikinci plandadır. İmgeler ve semboller baskındır ve öykülerin dili bunu yansıtmaktadır. Ballard’a özgü kinayelerin kullanımı – boş yüzme havuzları, terk edilmiş tatil köyleri, psikozlu astronotlar, hasarlı doktorlar, tüketici toplumun cezbeden nihilizmi gibi ögeler – açık ve benzersizdir. “Wake Adası’na Uçma Hayalim” gerçek bir Ballard klasiğidir.

frank O'connor

3 Helen Dunmore’un seçimi: Frank O’Connor (1903-66), “Oedipus Kompleksim”

İrlandalı yazar Frank O’Connor on beş yaşında İrlanda Cumhuriyet Ordusu’na katılan ve İrlanda Bağımsızlık Savaşı’nda savaştı.  En ünlü öykülerinden biri olan “Ulusun Misafirleri”inde deneyimlerinden faydalanarak ele geçirilen iki İngiliz askerle onların başında nöbet tutan IRA askerleri arasındaki ilişkileri ele aldı. Hikâyenin gerçekçiliği, karmaşıklığı ve hümanistliği O’Connor’ı neslinin en ünlü İrlandalı yazarlarından biri yapan ve Isaak Babel gibi usta öykü yazarlarından ne kadar fazla şey öğrendiğini gösteren niteliklerini ortaya koyar.

O’Connor günümüzde en çok kısa öyküleri ve otobiyografik yazılarıyla tanınıyor. Benim seçtiğim öykü, O’Connor’ın Cork’ta pek sevdiği annesi ve alkolizmle borç içinde yüzen babasıyla geçen çocukluğunu konu ediniyor. Son derece komik ve dokunaklı olan bu hikâye O’Connor’ın öykülerinde sık sık karşımıza çıkan Larry Delaney’in bakış açısından aktarılıyor. Babasının dönüşüyle annesi tarafından ikinci plana atılan Larry öfkesinden kudurur. Annesinin neden “bu canavara, savaştan kaçıp yataklarına giren yabancıya” tahammül ettiğine akıl erdiremez. Laary babasını devirmeyi planlar, ancak sonuç beklediği gibi olmaz. Anlatıcının kullandığı dil, içtenliğin kayıtsızlıkla harmanlanmasından dolayı bu hikâyeyi seviyorum.

katherine mansfield

4 Margaret Drabble’ın seçimi: Katherine Mansfield (1888-1923), "Bebek Evi"

Her yıl biz büyük çocuklar için hazırlanan Noel kutlamalarından birinde “Bebek Evi”ni okudum. Hikâye bulmacalar, Noel oyunları ve Enid Blyton’dan gelen neşeli mesajları içeriyordu. İllüstrasyonlarından ve Kezia’nın garip isminden ne kadar etkilendiğimi hatırlayabiliyorum. O zamanlar son derece üzücü olduğunu düşündüğüm hikâyeyi hâlâ kederli buluyorum. Her çocuk ailesinin onu utandırmasından korkar. Hikâye bu dışlanma korkusunu yansıtıyor. Mansfield tarzında yazılmış: Gerçekten acıklı ve biraz da sadist. İnsan büyüdükçe hikâyedeki anlatımı, bebek evinin sembolizmini, reçel akıtan sandviçlerin korkusunu, iki kız kardeşin ince ilişkilerini ve yetişkinlerin züppeliğini takdir edebilir, ancak öykünün son satırı “Küçük lambayı gördüm” en unutulmaz yeridir. Oyun alanında mahsur kalma, bir partide görmezden gelinme ve yemek masasında yer bulamamaya dair hâlâ rüyalar görürüm. Bence çoğumuz öyle yapıyor. Mansfield acımasızca bu kırılganlığı ortaya çıkarır ve bize tekrar tekrar acı çektirir. Nazik ya da kibar bir yazar değildir. Bu hikâye başka bir yazarın kaleminden çıksa duygusal olabilirdi, ancak Mansfield işin doğrusunu yaptı. Kimsenin hayatını bağışlamadı.

raymond carver

5 Anne Enright'ın seçimi: Raymond Carver (1938-88), “Şişman”

“Şişman” kısa öykünün az işle ne kadar çok şey başarabildiğinin en iyi örneklerinden. Raymond Carver’ın öykülerinin çoğu gibi bu da çok basit görünüyor. İsimsiz bir garson, arkadaşı Rita’ya çok şişman bir müşteriye hizmet verdiğini söyler. Cüssesine rağmen onu sevdiğini söyler. Ona hizmet etmekten hoşnuttur. Sıradan, kısa ve resmi olsa da aralarındaki ilişki oldukça hassas ve bir aşk hikâyesi gibi dünyanın onlara karşı gelmesi durumunda ortaya çıkıyor. O akşam erkek arkadaşı Rudy ile yatakta uzandıklarında şişman adama duyduğu empati anı, onda huzursuz ve umut veren değişim hissi bırakarak şaşırtıcı bir hâle geliyor.

Öğrencilerimin “Şişman” öyküsünü okumalarını sık sık talep ederim çünkü kısa öykünün ne olduğunu anlatıyor. Hikâye anlatılan bir şeydir; garson arkadaşı, Rita’ya şişman adamı anlattığında gerçekten söylenmesi gereken şeyleri söyler. Bu konu hakkında söyleyebileceğimiz en fazla şey belki de kısa öykünün, yaşamdaki bir anla ilgili olduğudur ve bu andan sonra bir şeylerin değiştiğini fark etmektir.

elizabeth bowen

6 Tessa Hadley'in seçimi: Elizabeth Bowen (1899-1973), “Orman”

Sevdiğimiz ve hayran olduğumuz birçok yazar vardır. Bir de çok yakın olduğumuz, yazı ailemiz mensubu yazarlar… Benim için Elizabeth Bowen 14 ya da 15 yaşlarımdayken şu yakın hissettiğim yazarlardan biriydi. Kitaplarını kütüphaneden aldım çünkü kapaklarındaki gravürleri severdim. Onları ilk kez okuduğumda yalnızca yarısını anladım, ancak metnin verdiği sözün, yani yaşadığı tecrübenin onun cümleleri kadar ince, karmaşık ve zengin olabileceği gerçeğinin etkisi altında kaldım.

Romanları da muhteşem, ancak kısa öykü tuhaf bir şekilde yazarın tarzına ve anlayışına uyuyor. Seçtiğim öykü genç kızlar arasındaki tutkulu dostluk hakkında. Okurlara karakteri Elise’in kişiliği ve bedeninin etrafını saran gizemi hissettiriyor. Genç kızlar okulun monotonluğundan sıyrılıp ormanda ölümün ve cinselliğin gücünü tekrar keşfediyorlar.

anton çehov

7 Philip Pullman'ın seçimi: Anton Çehov (1860-1904), "Güzeller"

Bunaltıcı bir Ağustos akşamında bir okul çocuğu tozlu yollarda at arabasıyla seyahat eden dedesine eşlik eder. Buyükbabanın Ermeni arkadaşının evinde ferahlamak için mola verirler. Oğlan, dede ve Ukraynalı şoförleri, Ermeni’nin kızının güzelliğinden etkilenirler.

Birkaç yıl sonra çocuk bir istasyonda duraklayan trenin içinde seyahat etmektedir. Bacaklarını uzatmak için dışarı çıkar ve platformda dikilen kızın vagonun içindeki biriyle konuştuğunu görür. Kız çok güzeldir.

Ve hepsi bu. Şimdi bu bir öykü mü? Bir öykünün sahip olabileceği en boş olay örgüsüne sahip. Godot’yu Beklerken gibi bu da hiçbir şeyin olmadığı bir hikâye. Ancak aynı zamanda kısa öykünün bir komploya ihtiyacı olduğunun göstergesi. Olay örgülerini severim ve onlar üzerinde sıkça çalışırım. Belki de başarılı bir öykü yazamama sebebim budur. Çehov’un öyküsünün başarısı kolay anlaşılamayan şeylere bağlı. Çehov’un dehâsı güzelliğin gizemi ve düşünen insanların çektiği acıyı efor sarf etmeden tasvir etmesinden kaynaklanıyor. Anlatıcı yalnızca gerekli detayların üzerinde duruyor. Bu öykü minimalizmin şaheseri.

8 Helen Simpson’ın seçimi: Angela Carter (1940-92), “The Kitchen Child” (Mutfak Çocuğu)

Angela Carter’ın bu öyküsünü seçtim çünkü gotik, karanlık ve masalsı öyküleriyle kıyaslandığında bu öykü daha neşeli, komik ve canlı. Anlatıcının annesi mükemmeliyetçi bir Yorkshire aşçısı ve fırına sufle koyarken tanımadığı bir hayranı tarafından hamile bırakılıyor. Bebeğinin ilk beşiği bakır bir tencere, ilk banyosuysa çorba kasesi. Büyüyünce babasının kimliğini keşfetmesi gerektiğine karar veriyor.

Absürt komedi özellikleri taşıyan öykü aynı zamanda Rossini’nin operalarının hızı, tonu ve canlılığına sahip. Carter’a göre kısa öykü “minimalist değil rokoko tarzındadır.” “Mutfak Çocuğu” duygulara hitap eden ayrıntıları, esprileri ve zengin marifet gösterileriyle bu tanıma uyuyor.

9 Rose Tremain'in seçimi: Yiyun Li (1972-), "Ekstra"

Bu öykü, ustalıkla işlenmiş ve insanı duygulandıran bir öykü. Yiyun Li’nin ödül alan Bin Yıl İyi Dualar adlı kısa öykü koleksiyonda yer alıyor. Hiçbir suçu olmayan Büyükanne Lin bir anda kendini kuralları ve hiyerarşileri önemseyen ülkede suçlanmış ve cezalandırılmış vaziyette buluyor. Anlatıcının sesi zayıf ve tatsız, böylece hikâyenin duygusal olmasını engelliyor. Buna rağmen Büyükanne Lin’in yaşlı kocası Tang’a gösterdiği şefkat ve altı yaşındaki istenmeyen çocuğu Kang’a duyduğu büyük ve içten sevginin gerçekliğini hissettiriyor.

Kısa öyküler yapmayı amaçladığı şeyleri hemen kurmalıdır ve yoldan sapmamalıdır. Bir romanı zenginleştirebilecek türden konu dışı olaylara ve detaylara yer vermemelidir. “Ekstra” ilk cümleden itibaren konuyu işlemeye başlar ve okuru içine alır. Aynı zamanda tekrar okunması gerekir.

Bu kısa metinde Çin toplumuna dair çok şey anlatılıyor. Üç ya da dört kez okuduğumda bireyin iyilikseverliği ve güçlü elit kesimin ilgisizliğinin bir nevi alegorisi olduğunu gördüm. Bu elbette evrensel öneme sahip zamansız bir konu.

10 Jeanette Winterson'ın seçimi: Italo Calvino (1923-85), "The Night Driver" (Gece Sürücüsü)

Teknoloji bizi kararımızın dışındaki geleceklere doğru sürüklüyor: Ayartıcı, dokunaklı, hayali, nostaljik, yakın geçmişe takılı kalan… Her gün önünden geçtiğiniz evi yıkmaları gibi. Cep telefonlarının olmadığı bir dönemden geliyorum. Bu öykü de öyle. Sevgilinizle telefonda kavga ettiğinizi hayal edin. Herkesin yaptığı gibi telefonu kapatıyorsunuz, sonra kendinizi haklı hissettiğinizde tekrar telefon ediyorsunuz ancak yanıtlayan yok.

Anahtarlarınızı alıp arabanıza atlayıp onu görmek için acelede ediyorsunuz. İlişkinizi mahvettiğiniz için endişeleniyorsunuz.

Arabadayken, ışıkları hızlıca geçerken birdenbire karşı taraftan cevap gelmemesini onun size ulaşmaya çalıştığı olasılığına bağlıyorsunuz. Geri mi dönersiniz? Devam mı edersiniz? Bir yerde durup onu tekrar mı ararsınız?

Öyküdeki gerginlik bilinmezlikten kaynaklanıyor. Italo Calvino varmanın gereksiz olduğu araba yolculuklarının olduğu bir zamanın hayalini kurar. Bir sevgilin var. Ona doğru yola çıkıyorsun. Sevgilin sana doğru geliyor. Asla bir araya gelemeyeceksiniz ancak bu artık yolculuğun amacı değil.

Hikâyenin merkezinde bir tür şüphe var: Aşk önemlidir, ama aşkın varlığı önemli mi? Sevginin yokluğu ya da sonsuz arayış ve özlemi daha tatmin edici olabilir.

Çeviren: Aslı İdil Kaynar

(Guardian)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR