Yazarlar Yaşamınızı Nasıl Çalacak ve Kurguda Nasıl Kullanacak
7 Kasım 2018 Edebiyat

Yazarlar Yaşamınızı Nasıl Çalacak ve Kurguda Nasıl Kullanacak


Twitter'da Paylaş
0

Lev Tolstoy'dan Salman Rushdie'ye, Başkalarının Hayatlarını Edebiyatlarına Mal Eden Yazarların Kısa Tarihi

İntihal ya da aşırma (plagiarism) çoğu durumda kaçınılması ve cezalandırılması gereken bir meseledir; öte yandan, intihal yüzyıllardır kültür hayatımızın can damarı olmuş ve ona çokça esenlik çokça neşe katmıştır. Büyük intihalciler suç işlemediler. Bir de çoğunluğun ikna edici bulduğu şu “katma değer” tartışması var. Fakat pek çok açıdan en ilginç olan soru hâlâ sorulmayı bekliyor.

İntihal, Latincede insan kaçırma anlamında kullanılan kelimeden gelir ve gerçek anlamı ‘ağ kullanarak avlanmak’tır. Modern anlamına yakın bir şekilde ilk kez M.S 1. yüzyılda Romalı şair Martial tarafından kullanıldı. Martial’a göre, plagiarius, başka birinin kölesini çalan ya da özgür bir insanı kölesi yapan kişiydi. 32. epigramında bu terimi, kendisinin yazmış olduğu dizeleri sahiplenmekle suçladığı başka bir yazar için mecazi olarak kullanır. Sonradan 53. epigramında ise bizim intihal yapan kişi olarak adlandıracağımız biri için plagiarius yerine hırsız anlamına gelen fur kelimesini kullanır. Martial bununla ilgili olarak intihal yapan kişinin başkasının bedenini çalmakla kalmadığını onun kişiliğini, içindeki yaşamı da tutsak ettiğini söyler.

khaled hosseini

Khaled Hosseini, yazma işini “bir hırsızlık eylemi” olarak kabul eder.

Bu hepten farklı bir tür edebi hırsızlığa dönüşür. Ne de olsa, anı yazarı da romancı da karşılaştıkları insanlardan ister istemez ilham alır ve onları kendi gayelerine uygun şekillerde kullanır. Tam anlamıyla aşırma ya da intihal denemez belki ama yine de benzer sularda yüzüyorlar. Uçurtma Avcısı adlı otobiyografik romanın yazarı Khaled Hosseini, yazma işini “bir hırsızlık eylemi” olarak kabul eder: “Yaşantı ve anekdotları kendi amaçlarınız için yeniden düzenlersiniz.” John Cheever biraz daha yumuşatarak ifade ediyor: “Kurgu, doğru anlaşılmayan anının mecburiyetindendir.”

İntihal, kurgu dışı yazının da oldukça yakınından geçer ve sınır çizgileri muğlaklaşır. Anı yazarı olan Alexander Stille, son denemelerinden birinde şöyle demiş: “Burada işin doğasından gelen bir çatışma hali var. Anı türünün karakterleri gerçek insanlar değildir ama tıpkı vampirler gibi canlıların kanını emmeleri kaçınılmazdır. Haliyle, bahsettiğimiz gerçek insanların sanki bu bir ölüm kalım meselesiymiş gibi kimliklerine sahip çıkmaları hiç de yadırgatıcı değildir.”

Bu türden “el koymalar” eserinden intihal yapılan birinin hissedebileceği kadar – belki daha bile fazla– insanın canını acıtabilir. Michael Holroyd 1960’ların ortasında iki ciltlik Lytton Strachey biyografisi için yaptığı araştırmalara ara verdi ve kısa bir romanı tamamlamaya girişti. Bu ilk romanı sonradan anlaşılacağı üzere aynı zamanda sonuncusuydu. Holroyd yıllar sonra, “Elli bin kelime kadar olacaktı ve bir ailenin yirmi dört saatte yaşadıklarını anlatacaktı,” diye yazdı. Kitabı İngiltere’de Heinemann, Birleşik Devletler’de Holt, Rinehart yayımlamayı kabul etti. “Kitabın yayımlanmasına daha uzun bir süre vardı ve okuması için daktilo metni babama vermiştim. Dehşete düştü. Kitabın romanla ilgisinin olmadığını, ailemizin düşmanca karikatürize edildiğini söyledi. ‘Birimizin karakterinde bile iyi bir taraf göstermemek için ne zahmetlere girmişsin,” diye yazmıştı. … ‘Formül çok belli. Her karakterin zayıf yanını –utanılacak bir sırrı– al eline ve abartabildiğin kadar abart ki sonunda resmin bir parçası değil bütünü gibi dursunlar. Ailedeki herkes tek tek kendisinin bu çarpıtılmış tasvirinden nefret etti, bunu bil.’”

Aile aslında kitabı okumamıştı ama Holroyd’un babasının verdiği tepki yetti. Baskısı tükendikten yıllar sonra nihayet 2014’te yayımlanan yeni baskıya özel bir giriş yazan Holroyd nasıl hissettiğini anlatmış. “Bu kadar korkunç bir tepki karşısında ne yapacağımı bilemedim.  Ailenin huyundan suyundan esinlenmiş, bazı kişisel özellikler ödünç almıştım ama bunları oturttuğum karakterlere çok farklı kariyerler ve geçmişler yazmıştım.”

Oğlunun ne niyet taşıdığına aldırmayan baba Holroyd kitabın basımını durdurmaya kararlıydı. Güveni suiistimal söz konusu olabilirdi ama bu hiçbir şekilde telif hakkı ihlaline girmiyordu ve dava konusu olabilecek türden bir intihal de kesinlikle yoktu. Bu yüzden Holroyd’un babası hakaret davası açmakla tehdit etti. İngiliz yasaları hakaret suçları karşısında çok katı olduğundan Heinemann endişelendi, Holroyd ise korku içindeydi. “Öylesine şiddetli bir keder ve öfkeydi ki elim ayağıma dolaştı. Romanı geri çektim ve avansı iade ettim.” Holt ise bir hukukçudan tavsiye aldıktan sonra devam etmeye karar verdi ve kitap 1969’da Birleşik Devletler’de basıldı. “Ailemin eline kitabın tek bir kopyası bile geçmedi ve iflasa doğru sürüklenen babama aldığım ödeme sayesinde destek olabildim.”

salman rushdie

Salman Rushdie’nin Geceyarısı Çocukları’nın basım sürecinde çok farklı bir durum yaşandı. Babası 1980’de kitabı ilk kez okur ve romanın sarhoş babası Ahmet Sina’nın alaycı bir şekilde kendisini tasvir ettiğine inanır. Öfkelidir. Salman Rushdie karakteri babası üzerinden kurguladığını inkâr etmez ve sonradan şöyle der: “O genç yaşımda, pis şeylerin hiçbirini anlatmadım diye babama çıkıştım.” İnkâr etmez ama babasının gücenmesini de haklı görmez çünkü onun romanların işleyişine basit bir şekilde yaklaşması karşısında hayal kırıklığı yaşar. “Babam Cambridge’te edebiyat okumuştu, haliyle kitaba daha incelikli bir tepki vermesini beklerdim.” Fakat Rushdie “el koyması”nı hiçbir zaman geri çekmez.

Başkasının hayatından bu şekilde faydalanmak –hatta aşırmak da diyebiliriz– bana plagiarius’un yaptığı şey gibi geliyor. Ama yazarlar da daha farklısını yapmıyorlar. Roman ve oyun yazarı Roger Rosenblatt The New York Times Book Review’daki bir denemesinin sonuna eklediği notta güzel söylemiş:

"Yazar kurtsa, ailesi de masanın etrafını sarmış ördekler topluluğudur. Şükran yemeği için bir araya gelmişlerdir, ah zavallı tatlı ailesi –ipe sapa gelmez laflar eden amcalar, kafası iyi olmuş kardeşler, didişip duran karı kocalar– onlar bilmez ama aslında tabloları çiziliyordur."

Yazar, arayışında tamamen masumane bir niyetle yol alabilir ama ailesini amacına uygun karakteristik özelliklerle bezeyecektir; ne de olsa “kusurlar kendisini erdemlerden daha fazla okutur.”

Edebiyat, romancıların tanıdıkları insanların hayatlarından parçaları kendilerine mal etmesinin ve kurguda kullanmasının hikâyeleriyle doludur. Aile, avuçta fırlatılmayı bekleyen bombadır. Arkadaşlar ve düşmanlar, sevgililer ve eski sevgililer hepsi de yaraya merhem gibi gelir. Salon partilerinin meşhur sahibesi Lady Ottoline Morrell (1873-1938), Aldoux Huxley’nin Ses Sese Karşı’sındaki1 Bayan Bidlake; D.H. Lawrence’ın Âşık Kadınlar’ındaki2 Hermione Roddice; Graham Greene’in It’s a Battlefield’ındaki Lady Caroline Bury ve Alan Bennett’ın Forty Years On’undaki Lady Sybilline Quarrell için ilham kaynağı olmuştur. (Kendisi, hiç değilse ilk iki kitapta arkadaş olarak gördüklerinin ihanetine uğradığını hissetmiş.) Zelda Fitzgerald kocasının The Beatiful and Damned kitabından bahsederek şöyle yakınmış: “Bazı bölümleri, evlendikten kısa bir süre sonra sırra kadem basan bir günlüğümden hatırlıyordum, üstelik birkaç mektup parçası da belli belirsiz bir şekilde tanıdık gelmişti. Bay Fitzgerald, görünüşe göre, intihalin evde başladığına inanıyor.” Editörlüğünü yaptığım bir kitapta ana karakterin babası karısını öldürüyordu ve roman yazarı gerçek hayattan aldığı bu durumu yatakta muhabbet ettikleri sırada aynı trajediyi birebir yaşadığından bahseden eski sevgilisinden dinlemişti. Basımına ancak çok az bir zaman kalmışken romanı gören sevgilisi küplere bindi. Yelkenleri suya indiren yazar da romanı yeniden yazdı. Birçok yazar böyle iyi davranmaz, hele iş işten bu kadar geçmişken.

lev tolstoy

1872’de Tolstoy’un komşularından biri sevgilisini terk eder. Anna Pirogova adındaki bu kadın da tam bir hayal kırıklığı içinde koşar adım şehre yeni döşenmiş tren raylarının oraya gider ve kendini bir trenin altına atar. Ceset yakınlardaki makine dairesine taşınır ve talihsizliği duyan Tolstoy kadını hiç tanımamış olmasına rağmen ondan geriye kalanları görmek için olay yerine gider. Onun Anna Pirogova’yı Anna Karenina’ya ilham vermesi için kullandığını da dikkatsiz bir kasaba doktorunun karısı olarak adı zina olaylarına karışan isimsiz Madam Delphine Delamare’ın 1850’de kendini zehirlediğini ve Emma Bovary için model olduğunu da biliyoruz ama buna sesimizi çıkarmıyoruz.  Thomas Mann’ın Büyülü Dağ’da3 çizdiği karakter Mynheer Peeperkorn için Almanya’da dönemin en önemli oyun yazarları arasındaki Gerhart Hauptmann’dan bazı özellikler ödünç aldığı ortaya çıkınca büyük olay oldu ve Mann bizzat Hauptmann’ın kendisinden af dilemek zorunda kaldı: “Size karşı günah işledim. Acil bir gereksinimdi; karşı koyamadım ve şeytana uydum. Sanatsal bir ihtiyaçtı.” Ve o noktada olay kapandı. Bunlar sadece üç örnek ve aslında hemen hiçbir yaratıcı yazar bildikleri hayatlardan ödünç almadan yapamaz. Yine de, böyle durumlar kapınızı çaldığında haklı olarak kendi hayatınıza el konulduğunu hissedebiliyorsunuz.*

Çoğu yazar, seçtikleri meslekte yıkıcı hatta kendi kendine zarar veren bir yan olduğunu kabul ediyor. “Genç bir adamken,” diye itiraf ediyor Peter Carey, “bir şey çalmaya değiyorsa onu çalardım.” Kurgu ya da kurgu dışı olsun, birçok yazar bunu kendilerine verilmiş bir “hak” olarak görüyor. “Romancı romanının evini yapmak için yaşamının evini yıkar.” Milan Kundera Roman Sanatı’nda4 böyle sesleniyor ve bu bir özür değil, aksine durumu ortaya koyuyor.*

John Updike kurgunun “pis bir iş” olduğunu itiraf etmiş. Sanatında, “hain bir taraf var… İşi kelimeler ve anekdotlarla, görüntüler ve olgularla olan sanatçı öğüttüğü hayatından başka bir şey paylaşmak istemez.” Self-Consciousness’ta kendini “olağan aile içi nezaket”ten muaf tuttuğunu söyler ve bir de ekler: “Ne kadar yakın ve candanlarsa o kadar insafsızca hizmetinize sunulurlar.”  Updike 1982’de bir TV programında sözünü hiç sakınmadan konuşur:  “Yazar olarak görevim hayatı anladığım şekliyle olabildiğince iyi kayıt altına almaktır ve bu görev benim için diğer her şeyden önce gelir.” İlk karısıyla birlikte çocuklarına boşanmayı düşündüklerini açıkladıktan sadece iki hafta sonra Updike ‘Separating’ (Ayrılıyorlar) adlı bir öykü yazar ve 1968’de verdiği bir röportajda, “saklamanın bir yolu”, diye açıklar, “acıyı anında tatlıya dönüştürmenin yolu.”

Altı bölümden oluşan anı/roman türündeki Kavgam’da5 yakın akrabaları hakkındakileri cömertçe ifşa eden Norveçli yazar Karl Ove Knausgaard’a göre, bir yazara ailesini malzeme olarak kullanmasının doğru olup olmadığını sormak şu soruyu sormaktan farksız: Yanan bir evden kediyi mi Rembrandt’ı mı kurtarırsınız?  Kediyi kurtarmalıyız, yaşamı sanata tercih etmeliyiz diye cevap veriyor ama kendi ailesini acımasızca en ince detayına kadar resmediyor.

graham greene

“Kalbe giren buz parçası” aşırma hakkı verir.

Graham Greene’in meşhur bir lafı var. “Kalbe giren buz parçası”nın roman yazarına arkadaşların hayatlarından aşırma hakkı verdiğini söyler. Hans Andersen’ın Karlar Kraliçesi’ndeki küçük çocuk Kay’ın kalbine büyülü bir aynanın kırık camından saplanan kıymığa atıf yapan Greene için esas malzeme bu buz parçası. Hemen her yazar elinde buna benzer keskin bir parça olup olmadığını, eğer varsa sınırlarını kendine sormalı.

*Burası hataya son derece açık bir nokta. 1999 yılında kütüphaneci bir kadın, Joe Klein’ın Primary Colours’ındaki Clinton’ı hatırlatan başkan adayının birlikte olduğu karakter için kendisinin model olarak kullanıldığına, bu yüzden adının lekelendiğine inanmış ve yazar Klein ile Random House’a dava açmıştı. Kadının öne sürdüğü kanıt romandaki karakterin biçimli bacaklarının birebir kendi bacaklarının tasviri olduğunu şeklindeydi. Klein aslında karakterin bacakları için edebiyat temsilcisi Kathy Robbins’ten (ki kendisi benim karım olur) ilham almıştı. Kathy yazılı ifade için çağrıldığında kısa bir etek ve yüksek topuklular giyip gitti. Bir New York mahkemesi, “tasvir,” adına leke sürüldüğünü iddia eden gerçek kişiyle, “öyle yakın bir benzerlik taşımalı ki gerçek kişiyi tanıyan kitap okuru bu ikisini hiç düşünmeden birbiriyle bağdaştırabilmeli,” şeklinde hüküm verince dava da usulen düşmüş oldu.

*Uç bir örnekte, H.L. Mencken tarafından döneminin “önde gelen Amerikalı roman yazarı” olarak tanıtılan David Graham Phillips, yazarın kurgu eserlerinden birinde kendi ailesinin anlatıldığına inanarak çok öfkelenen bir adamın silahından çıkan kurşunla ciddi bir şekilde yaralandı. Hastaneye giderken yazar saldırganı da ailesini de hiç tanımadığını söyledi. Peter Duffy’nin konuyla ilgili makalesine bakabilirsiniz. “Character Assassination,” The New York Times Book Review, January 16, 2011, sf. 23.

(Literary Hub, "How Writers Will Steal Your Life and Use It For Fiction")

Çeviren: Burcu Uluçay 

burcu.ulucay@yahoo.com

 

[1] İletişim Yayınları, 1. Baskı yılı 2003, Çev. Minâ Urgan.

[2] Can Yayınları, 2009, Çev. Nihal Yeğinobalı.

[3] Can Yayınları, 2009, Çev. İris Kantemir.

[4] Milan Kundera, Roman Sanatı, Çev. İsmail Yerguz, Afa Yayınları, 1989.

[5] Monokl Yayınları, 2015, Çev. Ebru Tüzel.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR