Yazının Yalnızlığı
1 Haziran 2019 Edebiyat

Yazının Yalnızlığı


Twitter'da Paylaş
0

“Yazar yapıtın bitmiş olup olmadığını asla bilmez. Bir kitapta bitirdiği şeye bir başkasında yeniden başlar ya da yok eder onu.”

Yazarın ve yazının yalnızlığı kavramının günümüzde anlamını yitirdiğini düşünenler çoğunlukta. Belki önce bu düzeydeki yalnızlık kavramından ne anlaşıldığını belirtmek gerekiyor. Yazınsal uzam çevresinde yapılan üç yüz altmış derecelik bir dönüşün her adımını yorumlayarak yalnızlık kavramını derinleştiren Maurice Blanchot, yazarın bir başına bile yalnızlığın anlamını her zaman koruyacağını gösteriyor.

Maurice Blanchot bir edebiyat düşünürü, demek her koşulda yalnızlığa mahkûm. Oysa o, bugünün yazarının seçtiği görünme etkinliğiyle kesişmesi olanaksız bir yaşam biçimine bağlı, dolayısıyla onu kendi seçtiği yere yazgılı görenlerin kavrayamayacağı kadar özgür. Rus Biçimcilerini de o arada keşfeden edebiyatın yeni düşünürlerinin yarattığı eleştiri ve çözümleme anlayışlarından, Barthes, Derrida, Todorov ya da Frankfurt Okulu’ndan, okuma biçimini öteki toplumbilimsel alanların yorumlama yetilerine bağlayan bütün eleştiri anlayışlarından, hiç kuşku yok ki bazen yararlanıp bazen esinlenmiş Maurice Blanchot ama sonunda kendine özgü bir eleştiri, okuma ve anlama biçimi kurmuş.

Yazının sınırlarını kendi sınırlarına indirgeyen anlayışları günümüzün genelgeçerliği olarak dayatanların, düşüncenin aslında edebiyatı ayakta tutan çekim merkezi olduğunu anlamaları olanaksız. Eleştiri, bu algı dünyası içinde küçük bir azınlığın elinde kalıyor, yalnızlaştıkça edebiyatın gündemiyle ilgilenmek yerine kendi adasında yaşamayı seçiyor.

Maurice Blanchot kendi yalnızlığı üstüne konuşmamıştır elbette, asıl sorunu yapıtın yalnızlığıdır ki, Yazınsal Uzam’daki çok yönlü çözümleme, özenilesi derinliktedir. Belki özenilerden, dolayısıyla meraktan uzak, içe şöyle bir dalışla yetinen yazarların ülkesinde, Yazınsal Uzam da okunmamıştır. Oysa orada yazılanın burada karşılıklarını yaratacak düşünme biçimlerine, edebiyatımızın birkaç büyük romandan daha çok gereksinim duyduğu da söylenebilir.

maurice blanchot

Yazınsal yapıtın yalnızlığına gelince, onu yazarın yaratım sürecinin sonlanması başlatır. Blanchot, “Yazar yapıtın bitmiş olup olmadığını asla bilmez. Bir kitapta bitirdiği şeye bir başkasında yeniden başlar ya da yok eder onu” diyor. Yazarın yapıtını bitirdikten sonraki çaresizliğini belirten bu söz, yapıtı özgürleştirenin yazar olduğunu da teslim eder. Sonra okurla birlikte yaşamaya başlar yapıt. Okuma sürecine verdikleri yanında, okurdan aldıklarıyla zenginleşerek daha sonraki okurlara gider. Her okuma biçimi, yapıtı kendi olanaklarınca yaşar, sonra yalnızlığına bırakmak zorunda kalır.

“Yazmak sonu gelmeyeni keşfetmek” olduğuna göre, okumak da sonu gelmeyeni keşfetmenin ikincil biçimidir.

“Yapıtı yazmış olan hiç kimse onun yanında yaşayamaz, kalamaz” der Blanchot. Yazardan özgürleşen yapıt okurun yanı başında da sürgit yaşayamaz, kalamaz. Çünkü yapıtın okurun yanında kalma nedenleri de bir süre sonra tükenir. Okur ancak yapıtı okuyup yorumlayabilir, yeniden anlamlandırabilir; bu yaratıcı düşünsel eylemi tamamlandığında onu bırakmak zorunda kalır, bırakmasa da yapıt onu terk eder ve ömrünü ancak sonra gelen okuma kültürlerinden beslenerek uzatır.

“Yazmak sonu gelmeyeni keşfetmek” olduğuna göre, okumak da sonu gelmeyeni keşfetmenin ikincil biçimidir. Yazınsal Uzam’da okumayı, dolayısıyla yorumlama ve eleştiriyi yazınsal yaratımın yanında doğrudan anmaz Maurice Blanchot, dolaylı göndermelerle yetinir. Oysa okumak, eleştiriyi içselleştirmeye başlar başlamaz yapıtı özgürleştirmeye başlar ki, kendisi çoktan özgürleştiği için bu hakkı kullanmaktadır.

Yazınsal yazının sınırları ve derinliği dilin doğasından gelmez; yazarın tanrısal yetilerince ortaya çıkardığı yaratıcı etkinliktir onu var eden.

Bu arada öteki eleştiri anlayışlarından çıkarak kendi eleştiri anlayışımı tamamlarken, olması gereken üstüne konuşuyorum, başkaları için de böyle olmaz mı? Dolayısıyla yazınsal yapıtın ya da eleştirinin, yazarın ya da okurun özgürleşmesi, yazınsal eleştirinin hukukuna kaydedilmiş olur. Eleştiriyi böyle görmeyen bir yazar için bu düşüncelerin değerinin olduğunu sanmıyorum. Yazınsal yapıtın çoğulculuğu ile yalnızlığının hep yukarı tırmanan bir sarmal içinde yeniden üretilmesi, eleştiriyi bugün hâlâ eskil anlayışlar içinde görenlerin ilgi alanına girmiyor. Dolayısıyla verilmiş olan hiçbir şeyin önsel olarak doğru olmadığını bilenlerin işidir eleştiri, dolaptakini ısıtıp sunmaktan apayrı bir uğraş.

Maurice Blanchot’nun metafizik algısı, yazının özgürleşmesini sonunda kaçınılmaz biçimde zamana bağlayan öngörülerinde saklıdır. Yazının sınırlarını ve derinliğini irdeleyen düşünce, yazının gerçekliğini önce orada ararken ve sonra onu zaman içinde çoğullaşıp yalnızlaşan bir sarmala bağlarken metafizikle iç içe geçer. Düşünelim ki, yazınsal yazının sınırları ve derinliği dilin doğasından gelmez; yazarın tanrısal yetilerince ortaya çıkardığı yaratıcı etkinliktir onu var eden. Böyle bir etkinlik, yapıtı yoktan var edene kadar her hakkını korurken yayımlanıp başkalarının eline geçen yapıt üstündeki haklarından vazgeçme yüceliğini gösterir.

Öyle ki yazıyı hayat bağları olarak gören büyük gerçekçiler, kendilerinden sonra bugün de yapıtlarının yepyeni dünyalar kuracağını düşünmeksizin yazmıştı ve her şeyin dilde başlayıp dilde bittiğini de savunmamışlardı. Dostoyevski, Tolstoy, Balzac ya da Stendhal, başka hiç kimsenin üstesinden gelemediği dünyalar kurarken o dünyaları kurma yetilerine sahip bir dil de kullanmışlardı elbette ama önceliği dile vermek için edebiyatın bambaşka bir kültüre evrilmesi, modernizmin yazınsal gerçekliği önceden bilinmeyen biçimlerde üretmenin yollarını açması gerekecekti.

Büyük gerçekçiliğin herkesçe konuşulan dilini “kimsenin konuşmadığı dil”e dönüştüren modernizm, hem yazınsal yapıtın yalnızlığını keşfetti hem de o yalnızlığın yazınsal koşullarını oluşturdu. Bu arada dışarıdaki hayatın sürekli büyüyen çözülmemiş sorunları da destekledi onu. Ama yazınsal dil, artık ona dışarıdan müdahaleleleri gerektirmeyecek bir düzeyde kendini tamamlamıştı ve orada dil, yazınsal yapıtın dizginlerini eline alıp sonsuzluğa kanatlanabilecekti. “Yazmak bu noktayı bulmaktır” diyor Maurice Blanchot. “Dili bu nokta ile ilişkiyi sürdürecek ya da yaratacak duruma getirmeyen hiç kimse yazıyor sayılmaz.” Kanatsız kuş olur, kısacası.

Kendi zamanıyla iç içe yaşamayı reddeden her yazar, önce iç içe düşünmeyi reddetmekle başlamıştır.

Bu yaratma yetisi hayal kuran herkese sanki kendiliğinden geliyormuş gibi düşünemeyiz elbette. Sonunda bir tek cümlenin, bir tek metaforun ardında kim bilir yaşanmış neler vardır ve gerçek bir yazar yaşanmamış sözü yazınsal metin içine almayı düşünmez bile. Yazarın yaşantısı okuduklarını süzebilmesini sağlar, öte yandan okunanlar gerçek yaşantıyı tamamlar ve oradan yaratıcı yazıya dönüşür.

Yazarın yalnızlığı sonunda yazının yalnızlığı önünde eğilecekse, bu olgunluğun birdenbire kazanılması beklenemez. Önce kalabalıklar içinde yaşamalı ki yazar, yalnızlaşmanın erdemini içselleştirebilsin; önce kalabalıkların dünyasında yaratılmalı ki yazınsal yazı, yalnızlaşabilme cesaretine sahip olsun. Yoksa edebiyatımızın yalnızlarını anlamak da zorlaşır. İnsan önce kalabalığın içine doğuyor, nereye doğacağı sorulmuyor ona. Toplumsallaşırken yalnızlığın insanın doğasına uygunluğunu keşfediyor ve bu tür keşiflerde her zaman olduğu gibi, ancak düşünsel donanımı yaratıcılıkla birleştikçe kendi doğrularını öne çıkarıp toplumsal olanı yok sayarak, böylece belki en zoru başararak yaşam biçimini belirleyen maddi bir güce dönüştürüyor yalnızlığı.

Yaratıcı yazının matematiği de şu olmalı: Kendi zamanıyla iç içe yaşamayı reddeden her yazar, önce iç içe düşünmeyi reddetmekle başlamıştır.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR