Yazınsal Gerçek, Yazınsal Yalan
4 Ocak 2018 Edebiyat Kültür Sanat

Yazınsal Gerçek, Yazınsal Yalan


Twitter'da Paylaş
0

Eleştiri yazarının kendine özgü dizgesi, başka hiç kimseninkine benzemeyen bir eleştiri yaratmanın önkoşulu sayılır. Katkısız bir öznelliktir bu...
Semih Gümüş
Niçin beğendiğim –bunu nitelikli diye çevirmek daha doğru– kitaplar üstüne yazdığımı ara sıra anlatmak zorunda kalıyorum: Nitelikli yapıtların bütün öğeleriyle çözümlenmesi sırasında çözümleyici eleştirinin önüne serilen yazınsal olanakların çokluğu ve yüksek niteliği nedeniyle. Anlaşılır olmalı. Dolayısıyla çözümleme sürecinin sonunda, yazınsal metnin üstüne çıkıp kendisi özneye dönüşecek olan eleştiri, kısıtlı yapıtlar çevresinde oyalanarak değil, ancak yüksek nitelikli yapıtlardan çıkarak niteliğini yükseltecektir. Bu düşüncemin parlak bir biçimini René Girard’da buldum: “Büyük başyapıtları modern kuramların ışığında yorumlamak yerine, modern kuramları bu başyapıtların ışığında eleştirmeliyiz. Bizim onlardan öğreneceklerimiz, onların bizden öğreneceklerinden fazladır.” Benim baştan beri düşündüklerimi başka sözlerle, yukarıdan bakarak ve yazınsal metne değerini daha da çok vererek anlatıyor. Oysa edebiyatımızda eski kuşakların eleştiri anlayışında yakaya paçaya gürültülü biçimde çekidüzen vermek var da, yazınsal metnin kalp atışlarını dinginlik içinde dinlemek neredeyse hiç yok. Yazılmış pek çok eleştirinin benzeri bugünün genç yazarlarınca yazılsa, sanırım eleştirinin artık öyle yazılmadığı söylenecek onlara ama yakın geçmişi eleştirme alışkanlığının olmaması yüzünden, yakın gelecekte eskiyecek olanları yüceltme kolaylığı daha güvenli geliyor.
Şiirde yapı sözcüklere bağlıyken romanda sözcükler bütün yapıya bağlanarak anlam üretir.
Bu arada eleştirinin kendini bütüncül bir yazınsal tasarım olarak niçin ortaya koyamadığını sorabiliriz. İlkin, eleştirinin de elbette dizgesel olması gerektiğini söyleyerek başlanmalı. René Girard, Romantik Yalan ve Yazınsal Hakikat* kitabında, dizgeselliğin edebiyatta içkin olduğunu belirtiyor ama buna sanırım şöyle açıklık getirmeliyiz: Roman sanatının, evet, dizgesel olmaktan başka çaresi neredeyse yoktur, en azından bir tür olarak incelemeye kalktığımızda; gelgelelim, öykü ya da şiir için dizgesellikten söz etmek zorlama olur ki, ikisinin de özgürlüğünü kullanma biçimi dizgeselliği yok sayar, yazınsal oluşlarını dil içi sanatların bireşiminde ararlar. Şiirde yapı sözcüklere bağlıyken romanda sözcükler bütün yapıya bağlanarak anlam üretir. Öykü de tekil örneklere bağlı olarak, ikisi arasında geçişli bir sözcük-yapı dengesi içinde salınır. Bizim edebiyatımızda bir tek şundan kurtulunamadı: dizgesellik deyince, kuramsal –ya da bilimsel– ilkeler bütününe, oluşturulmuş yöntemlere, hiç kuşku yok ki yadsınması olanaksız doğrulara, örnekse, Marksizme, Yapısalcılığa ya da Alımlama Estetiğine bütün bütüne bağlı bir dizge oluşturulması anlaşılıyor ve bu seçim eleştiriyi edebiyatın içinden çıkarıp bilimsel kalıpların içinde dondurmaya neden oluyor. Oysa düşünsel, yazınsal zenginliği geçmişin bize bıraktığı bir miras olarak almaktır yapılması gereken – dileyen mirasyedi gibi davranır, dileyen reddeder o mirası. Sonra oturup kendi düşünsel ve yazınsal yaratıcılığımız içinde bir dizge oluşturursak eğer: yazınsal eleştiri orada duruyor.
Cervantes, Stendhal, Flaubert, Proust, Dostoyevski’de romansal hakikat arayışı, eleştirinin kendinden önce hiç girilmeyen bir ormana girip parlak bir ışık gibi çıkışına benziyor.
Eleştiri yazarının kendine özgü dizgesi, başka hiç kimseninkine benzemeyen bir eleştiri yaratmanın önkoşulu sayılır. Katkısız bir öznelliktir bu, ne ki, öznelliğine sonuna dek sahip çıkan eleştiri yazarının bütün yapıtları yazınsal birer metin olarak alma eğilimi, ona tartışmasız bir nesnellik de kazandırır. Asıl olan yapıt ya da yazar gibi belli bir odak noktası değil de, yazınsal metnin öğeleriyse, her yapıt bir yazınsal metin olarak değer taşıyorsa, yaratıcı eleştirinin yaklaşımındaki nesnellik, sanırım nesnelliği önkoşul görenlerinkinden daha geniş bir ufka ve daha büyük bir derinliğe sahip olacaktır. René Girard’ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat kitabında izini sürdüğü Cervantes, Stendhal, Flaubert, Proust, Dostoyevski’de romansal hakikat arayışı, eleştirinin kendinden önce hiç girilmeyen bir ormana girip parlak bir ışık gibi çıkışına benziyor. Şaşırtıyor elbette. Roman kahramanlarının iç dünyalarında taşıdıkları duygular, hem kendi davranışlarında ve dışavurma biçimlerinde, hem romanın öteki kişilerinde ve yapımbiçimlerinde doğrulanır mı? Yoksa ilkinin ikinci yandakilerce doğrulanmaması halinde romanın yapısı çökmeye mi başlar? İyi yazar, ikincisine neden olmadan, kurmaca karakterleri bir başlarına değil ilişki biçimleri içinde tasarlayıp yaratır. Yoksa aşağı düşmek kaçınılmaz. Proust’un Kayıp Zamanın İzinde romanında, “Örneğin Madame Verdurin, Guermantes çevresine karşı önüne geçilmez bir tiksinti duyduğunu iddia eder. Ne davranışlarında ne de bilincinde hiçbir şey bu iddiayı yalanlamaz” diyor Girard. Gelgelelim, klasik dönemin büyük yapıtlarında, yazarın, bazen de anlatıcıyı kullanarak –ne kadar kaçınırsa kaçınsın– kahramanlarının iç dünyalarına sızmaktan kendini alamaması, o zaman alışılmışken bugün kabul edilmesi olanaksız bir yazar müdahalesi olarak alınır. Anlatıcının varlığı sorunları bir yere kadar çözüyordu, ama yazarın anlatıcıya sıfır müdahalesini bulmak da her zaman kolay olmuyordu. Roman kahramanının, çevresindeki bütün ilişkilerin ve bu arada anlatıcının yazardan büsbütün kopuşu metafizik bir gerçekliğin yazınsal yapıtın kendini bulduğu temel olarak görünmesine neden olur.
Modernist romanların çetin örneklerinde bölümden bölüme geçerken, roman yazarı önceden açık ya da örtük biçimde ortaya attığı özellikleri okura yeniden gösterip onun işini kolaylaştırmaz...
Sözgelimi, “Duyguları saklayıp sözleri gösterme” yöntemi, yazınsal gerçekliği metafizik gerçeklikle sınırlamayıp anlatılana sahicilik kazandırmanın yöntemi olarak da büyük yazarlarca içselleştirilmiştir. Girard, “Dostoyevski’nin temel yöntemi, çeşitli roman kahramanları arasındaki bütün olası ilişkileri tüketen çatışmalar düzenlemekten ibarettir” diyerek örnekliyor bu yöntemi. Bunun, bizim edebiyatımızda da roman yazarlarının asıl yöntemi olduğu belirtilebilir. Modern romanın bütün özellikleriyle kendini göstermeye başladığı sırada, romanın çeşitli bölümlerini birbirine ilineksel bağlar gözetmeden bağlama biçimi, yazarların geçerli ve ilk akla gelen yöntemi olmuştur. Dolayısıyla, okurun hem bölümlerin taşıdığı anlamları, hem roman kişilerinin özelliklerini yalnızca bir tek bölüme bakarak değil, bölümlerin bütününü birbirine bağlayarak çıkarması gerekir. Öte yandan, modernist romanların çetin örneklerinde bölümden bölüme geçerken, roman yazarı önceden açık ya da örtük biçimde ortaya attığı özellikleri okura yeniden gösterip onun işini kolaylaştırmaz, ipuçlarının tümünü okurun hatırlaması gerekir. Bilge Karasu’nun Kılavuz, Adalet Ağaoğlu’nun Romantik-Bir Viyana Yazı’nda, okurun önceden neler olduğunu aklında tutarak okumayı sürdürmesi beklenir. Oysa Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul ya da Yaşar Kemal’in İnce Memed romanlarını okurken geçmişte neler olup bittiği okura yer yer hatırlatılır. Romanları baştan sona kuşatan bu yapımbiçimi, çeşitli yazarlar arasında belirgin ayrımlar ortaya çıkmasına engel değildir. Girard, “Proust’ta karmaşıklık cümle düzeyindedir” diyor, “Dostoyevski’de tüm roman düzeyinde.” Bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde yavaş, Ecinniler hızlı bir matematikle kurulmuş romanlar. İnce Memed ya da Dağın Öte Yüzü üçlemesinin yavaş, Kılavuz, Romantik-Bir Viyana Yazı ya da Hayır...ın hızlı oluşu gibi. İlginçtir, yaratım biçiminin yanı sıra, bütün örnekler aynı zamanda okurun alımlama biçimi göz önünde tutularak veriliyor. Okur, günümüz romanında yaratım sürecinin, neden sonra eleştirinin parçası böyle oluyor. *René Girard, Romantik Yalan ve Romansal Hakikat, Çeviren: Arzu Etensel İldem, Metis, Nisan 2001

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR