Yazma Sıkıntısı
19 Temmuz 2013 Edebiyat Kültür Sanat

Yazma Sıkıntısı


Twitter'da Paylaş
0

[button]Cemil Kavukçu[/button] Sadece bir kez konuştuk telefonda. Annemi aramıştım. “Alo,” diyen yabancı erkek sesini duyunca duraksadım. “Yanlış oldu galiba,” dedim. “Kimi aramıştın?” dedi yabancı ses. “Mustafa Kavukçu’nun evini,” dedim. “Doğru,” dedi. Karşımdaki babamdı. Tanıyamamıştım. Bir ses telefonda bu kadar mı değişirdi? Yabancı olan yalnızca sesi miydi diye çok düşündüm sonraları. Hiç konuşmazdık ki. Birbirimizi tanımaya zamanımız olmadı. Yazdıklarımı, kitaplarımı (sağlığında üç kitabım yayımlanmıştı) neden yok saydığını anlamaya çalıştım hep. Çünkü okumuyordu. Evimizdeki tek kitap, el işlemesi bez torbasında duvardaki çiviye asılı duran, Ramazan aylarında annemin başörtüsü bağlayıp dudaklarını kıpırdatarak okuduğu Kuran’dı. İkincisi ise ilkokula başladığımda getirdiğim Alfabe oldu. Gazete de girmezdi evimize. Babam, meraklısı olduğu pehlivan tefrikalarını çarşıdaki dükkân komşusunun aldığı Tercüman gazetesinden okurdu. Annem de Hürriyet gazetesinde çıkan çizgi bant Dedektif Nik’in takipçisiydi. Her ikindi sonrası, mahalle kahvesini işleten akrabamız Sabit Abi’den gazeteyi alıp eve getirir –bu arada ben de ilgiyle okuyordum– sonra geri götürürdüm. Babam, ölümünden bir süre önce sarılık olmuştu. Ziyaretine gittiğimde, oturma odamızdaki sedirin üzerinde yatıyordu. Yol boyunca endişeliydim. Onu nasıl bulacağımı merak ediyordum. Yüzünün ve gözaklarının sarı olması dışında iyiydi. Annem baştan pek önemsemediği için hemen haber vermemişti. Başucundaki yastıkta yeni yayımlanmış öykü kitabım (anneme ve babama imzalayarak göndermiştim) Patika duruyordu. Bir ara, annemin odadan çıkışını fırsat bilip ben de peşi sıra gittim. Merak ediyordum. Hem de çok merak ediyordum. Babam kitabımı okumuş muydu. Annem, “Okudu,” dedi. “Peki, bir şey söyledi mi?” diye sordum. Bir şey söylememiş. Beklediğim, bir değerlendirme ya da yorum değildi. Yazdıklarımdan ötürü beni ahlaki açıdan yargılamasından korkuyordum. Onu incitecek bir şey olmamasına karşın, otosansür böyle bir şeydi işte. İlk kitabım Pazar Güneşi’nde gerçek ad kullanmam annemi üzmüştü örneğin. Benzer bir durum Uzak Noktalara Doğru kitabımda Ercü karakteri nedeniyle karşıma çıkmıştı. Bu kaygı peşimi bırakmayacak, beni hep izleyecekti. Yakın çevremin yazdıklarım hakkında ne düşündüğünü bilmiyordum. Hiçbir zaman da öğrenemeyecektim. Odaya döndüğümüzde kitap yastığın üzerinde değildi. Babam onu saklamıştı. Dört yıl sonra babam yanı başımda, gözlerimin önünde öldü. Kardeşlerime ve en yakınlarıma haber vermek de bana düştü. Ama asıl önemlisi, “yazma sıkıntısı” dediğim ve “yazma sıkıntısı” şemsiyesinin çok dışına çıkan o ânı yaşamamdı. O güne dek yazdıklarımla ilgili tek bir söz etmemiş olan amcam, önüme bir kâğıt koyup kalem uzatmıştı. “Sala metnini sen yaz,” demişti, “ne de olsa yazarsın.”

1 Temmuz 2013


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR