Yedi Günah: Suskunlar'ın İzinde...
9 Kasım 2017 Hayat Gezi

Yedi Günah: Suskunlar'ın İzinde...


Twitter'da Paylaş
0

Eflatun’u yerine yerleştirip Kamondo Merdivenleri’nden aşağı iniyorum. Tünelin sokağında bulunan Bereketzade Medresesi’nin yanında bulunan Dem Karaköy’de çay molası veriyorum.

Ayşe Topbaş

"Belki de susmak gerçeği anlatmanın tek yoluydu." – İhsan Oktay Anar

Aklı başında bir insanın yapacağı iş değildi elbette. Öyle olduğumu da iddia etmiyorum zaten. Suskunlar’da geçen mekânları dolaşmaktan söz ediyorum. İhsan Oktay’ın o müthiş romanının izini sürmekten. Bir dostumla beraber uzun zamandır duraklarını planladığımız geziyi sonunda gerçekleştirmek için yola koyuluyoruz. Topkapı’da tramvaydan inip Merkez Efendi Mahallesi’ndeki parkın içinden yürüyorum. İlk durağım yaşlı bekçinin hayaleti görüp aklının başından gittiği yer. Yenikapı Mevlevîhânesi. Kitap da bu mekânla başlıyor zaten. Ne taş döşeli ıssız sokaklarda feneriyle yürüyen ihtiyar bekçi ne de hayra alâmet sayılan yağmursuz gök gürültüleri. Güneşli bir kasım sabahı.

Yenikapı Mevlevîhânesi, Vakıf Üniversitesi’nin bir köşesinde kalmış, bütün güzelliği uçup gitmiş. Oysa bir zamanlar Mevlevîlerin en önemli merkezi. Kuruluş yılı 1597. Tekkeyi görmek için öğrencilerle beraber güvenlikten geçip içeri giriyorum. Onlar okul binasına, bense hayaletin çıktığı yere yöneliyorum. Mevlevîhâne loş, karanlık. İçeride kimse yok. Beni buralara sürükleyen kitabın başlangıç mekânında olan biteni düşünüyorum. Çakan şimşekle her yer aydınlanınca karşısında Yenikapı Mevlevîhânesi’ni seçen bekçi bir gıcırtı duyuyor. Sert rüzgârın etkisiyle gidip gelen kapının ardından mavi bir ışık geldiğini görüp içeri girince adamcağız ne görsün, içerde biri Mevlevi külahı ve üstünde etekleri açılmış tennuresi ile sema ediyor, bir kolunu yukarı açmış dönüp duruyor. Gövdesi döndüğü halde sabit kalan kafası, delici bakışını bir an olsun bekçiden ayırmayınca zavallı adamcağızın aklı başından gidiyor. Üç gün üç gece kendine gelemeyen bekçinin anlattıklarına kimse inanmıyor doğal olarak. Sema alanının tam ortasında, ahşap zemin döşemesi  üzerinde dönüp duran hayalete veda edip çıkıyorum. Kutsal kitap, hayaletin ikinci kez Yedikule Zindanı civarındaki Sinanpaşa Camii minaresinin şerefesinde zuhur ettiğinden söz edince, tekkeden çıkıp tarihi surların önünden yürümeye başlıyorum. Belgrad Kapısı’nı, devasa mezarlığı geçip Yedikule’ye varıyorum. Sinanpaşa Camii diye bir yer yok. Zindanlara yakın yazarın tarif ettiği yerde Hacı Evhad Camii var. Mimar Sinan’ın son dönem eserlerinden biri. Kitapta söz edilen camii burası olmalı. Sinan’a yaraşır mimarisi, ıssız bahçesi ile huzur dolu bir yer. Selvi ağaçlarının arasından uzanan zarif minareyi görünce kendimi gülümsemekten alamıyorum. Minaredeki hayaleti görünce yürekleri ağzına gelip yollara dökülen cami ahalisi geliyor aklıma. Aynı gece hayalet Gülâbî adında bir Kıptî’ye de görünüyor. Gülâbî, Samatya yakınlarında Narlıkapı İskelesi’nde mehtabın altında kemençe çalıp, şarkı söylerken arkasından masmavi bir ışığın geldiğini görüyor. Dönüp baktığında bir de ne görsün mavi nur saçan hayalet arkasında çömelmiş, ellerini dizlerine götürerek usul vurup ona eşlik ediyor. Korku içinde tabanları yağlayıp obasına kadar koşan Gülâbî’nin anlattıkları Padişah’ın kulağına gittiğinde huzura çağrılıyor. Padişahın derdi hayaletin cinsiyetini öğrenmek, eğer erkekse Haremi Hümayun’da ortaya çıkıp kadınlara musallat olmasını engellemek. Narlıdere’ye inmiyorum. Hayalet faslını kapatıp Eflatun’un geçtiği yolları kat etmek için Marmaray’a binip Yenikapı’ya gidiyorum. Oradan Vezneciler’e geçip Avrat Pazarı’na doğru yürümeye başlıyorum. Kalın Musa’nın evi Kadınlar Pazarı’nın biraz aşağısında bulunan Sofuaayyaş Mahallesi’nde. Kalın Musa, oğlu Veysel ve torunları Davud ile Eflatun’un yaşadığı kırmızı aşı boyalı evin üzerinde bir bebek patiği ve bir at nalı asılı. Valens su kemerinin altından geçip Kadınlar Pazarı’na giriyorum. Büryancılar boylu boyunca sıralanmış, çengellere asılı kuzular pişiyor. Sofu Ayyaş şu an bulunduğum yerle Bodrum Camii arasında bir mahalle. Hangisi? Nasıl bulacağım yazarın hangi sokağı kurguladığını. Laleli’de bulunan Bodrum Cami’ye götürüyor beni adımlarım. II. Bayezid döneminde sadrazamlığa yükselen Mesih Paşa tarafından yaptırıldığı için, Mesih Paşa adıyla da anılıyor. Bir zamanlar Bizans Kilisesi, adı da Mireleion. 

Bodrum Caminin imamı enteresan bir kişilik. Mustafa. Öteki imamlara pek benzemiyor. Yetmişine yakın, kırk yıla yakın bir süredir burada görev yapıyor. Ne hikâyeler biriktirmiş. John Freely’den tut pek çok arkeolog, tarihçi tanıyor. Caminin gelmişini geçmişini arşivlediği gibi buraya gelen gideni de arşivlemiş. Madagaskar’dan İngiltere’ye dünyanın her yerinden camiyi ziyarete gelen kişilerle fotoğraf çektirip onları da dosyalamış. Kocaman dosyayı açıp bana fotoğraflar gösteriyor. Oysa benim aklım Sofu Ayyaş ve Cüce İskender’in imamı olduğu Abalıfellah’la meşgul. Sofu Ayyaş, Kalın Musa’nın torunu Eflatun’u cinlere karıştığı için yedi sene bir odada kapalı tuttuğu sokak. Eflatun duyduğu çağrının iki sokak ötedeki Bodrum Camii tarafından geldiğini düşünüp yollara düşüyor. Ardından da ben. Gaibden gelen sese kulak vererek, sesin sahibini arıyoruz. O gizemli sesi duyduğu ilk yer Hasan Paşa Hanı civarı. Günümüzde nargile kahvehanesi. Eflatun’un geçtiği zamanla Hasan Paşa Hanı’nın yanındaki konaktan gelen leylak ve hanımeli kokusunun yerini nargile kokusu almış. Konağın önüne Osmanlı giysileri giydirip bir cüce kondurmuşlar, müşteri bulmaya çalışıyor, gelen gideni içeri çağırıyor. Abalı-fellah Camisi'nin müezzini yedi karışlık Cüce İskender Efendi’yi görmüş gibi oluyorum. Eflatun, Hasan Paşa’nın evinin karşısındaki dükkandaki taburesine çökmüş bakkalın kendisini çağırdığını sanıyor. Elinde buhurdan, fısır fısır dua ederek dükkanı tütsüleyen kocakarıya komşusundan yakınan, ona duyduğu haset apaçık okunan adama çekinerek yaklaşıyor. “Efendim beni siz mi çağırdınız? Bana gelmemi söyleyen siz misiniz?" Bakkal onu “musallat olma çek git’’ diyerek kovuyor. Eflatun çaresiz yoluna devam ederken atını Arap bir seyise güttüren o sıcakta samur kürk giymiş burnu kaf dağında bir delikanlı görüyor. Yer, Beyazıt Medresesi’nin civarı. Adama gidip “Bana siz mi gel dediniz?’’ diye sorunca kasım kasım kasılan delikanlı cevap yerine kamçısını şaklatıyor. 

Açılan kaşından oluk gibi kanlar akan Eflatun yedi büyük günahtan ikisini haset ve kibiri ardında bırakarak yoluna devam ediyor. Onu çağıran gizemli sesin Darphane tarafından geldiğini duyup oraya doğru yönelince ben de aynısını yapıyorum. Darphane, İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin karşısında, Theodosius Forumu’nun ardında yer alan bina. Fetihten sonra İstanbul’da inşa edilen ilk yapılardan biri. Fatih Sultan Mehmet yaptırdığı darphane, İstanbul’un yangınlarından ve depremlerinden nasibini alıp büyük zarar görünce on yedinci yüzyılda yeniden yaptırılıyor, adı da Simkeşhâne oluyor. Şimdi Orhan Kemal Kütüphanesi. Darphane’nin kapısına çoğu kurumuş yirmi bir kesik el çivilenmiş. Gören ibret alsın, hırsızlık yapmasın diye. Eflatun, miskinliği şiar edinmiş, hımbıllığından ötürü evine yürüyerek gitmeye üşenen, kendisini küfe içinde evine götürmesi için hamal çağıran bir dilencinin kendisine seslendiğini sanıyor. Konuşmaya dahi üşenen dilencinin çırağı “Sağır mısın! Ustam sana git diyor’’ diye onu tersliyor. 

Divan Yolu boyunca Çemberlitaş’tan aşağı devam ediyoruz. Atik Ali Paşa Cami’nin şadırvanında yer alan takunyalı müminler yok ortada. Çemberlitaş Hamamı’ndan Vezir Hanı’na giden sokağın köşesinde aşçı dükkanında şişman bir efendiye geliyor sıra. Eflatun onu çağıran sesin kendisine mi ait olduğunu soruyor. Obur efendinin verdiği cevap diğerleriyle aynı. Eflatun’u Çemberlitaş Hamamı’nın önünde bırakıp Çorlulu Ali Paşa Medresesi’nde çay molası veriyorum. Nargilesini tüttüren yerel halkın içinde her nasılsa buraya düşmüş üç batılı turist halinden pek memnun görünüyor. Bir tanesinin gözü elimdeki kitaba takılıyor, gülümsüyor. Nuruosmaniye’den Kapalıçarşı’ya girmeden önce Esir Hanı’na uğruyorum. Cüce Efendi nam-ı diğer Alessandro Perevelli’nin Asım’a satıldığı yer. Mezata çıkarıldığında pek para etmiyor. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde hayaletini gördüğümüz, korkunç bir şekilde öldürülen Asım, cüceyi musikiye olan yeteneğini görüp alıyor. Ucuza kapatılan Cüce Efendi’nin satıldığı Esir Hanı, şimdi otopark. Bu uygulama, İstanbul’un son dönemlerinde tarih, doğa beş para etmediğinden dolayı akla hayale sığmayan güzellikteki yerlerin izini silmek için kullanılan yöntemlerden biri. Nuruosmaniye’ye yürüyüp Sandal Bedesteni’nden içeri giriyorum. Burada Eflatun gidip, ikizi kardeşi Davud devreye giriyor. Mısır Çarşısı’ndan Sandal Bedestenine doğru yürüyen Davud yolda baharatların yanı sıra kerpetenle diş çekenleri de görüyor. Davud’un işi çok zor. Bir yandan babası Veysel Bey’i atıldığı zindandan, bir yandan da büyük aşkı Nevâ’yı Asım’ın hayaletinden kurtarmak. Eminönü’nde Baba Cafer Zindanı’nın önünde duruyorum. Hemen yanında Ahi Çelebi Cami var. Evliya Çelebi'nin "şefaat ya Rasulullah" yerine "seyahat ya Rasulullah" rüyasını gördüğü cami. Zindandaki türbede Baba Cafer ile Zindancı Ali Baba’ya ait sandukalar var. Seyyid  Cafer’in Bizanslı gardiyanı olduğu halde İslamiyet’i kabul  ettiği rivayetler arasında. Bir başka rivayet de yüzlerce mahkumun kapatıldığı zindanın bir dönem de fahişelikten suçlu bulunan mahkumlara tahsis edilmesi. Oysa ben Baba Cafer’i değil de Veysel’i ziyarete geldim. İkizlerin babası Veysel yalın ayak başı kabak eşeğe bindirilip bu zindana getirilmişti. Suçu Hızır Paşa’nın biricik yeğenine en sevdiği şarkıyı hüzünlü bir biçimde çalmaktı. Hüzzam eser ciğerine işlediği için karasevdalı delikanlı ağzından kan gelip ölünce Veysel de buraya atılmıştı. Galata Köprüsü’nde balık tutan kalabalığın arasından geçip Voyvoda Caddesi istikametinde yürüyorum. Caddenin bu şekilde anılması, fetihten sonra Galata, her yıl değişen bir Voyvoda tarafından yönetilmesinden dolayı. Şimdi Bankalar Caddesi. Yüksek Kaldırım’a paralel. Eflatun’un, yeniçerinin birinden fahişeleri akrabaları sandığı için okkalı bir dayak yediği yer. Eflatun’un son durağı kırmızı fenerli sokaktan çıkışta onu çağıran sesi bulduğu yer olan Galata Mevlevîhanesi oluyor. Eflatun’u yerine yerleştirip Kamondo Merdivenleri’nden aşağı iniyorum. Tünelin sokağında bulunan Bereketzade Medresesi’nin yanında bulunan Dem Karaköy’de çay molası veriyorum. 

Bölgenin alâmet-i farikası Arap Camii. Dem Karaköy’den çıkıp Azap Kapısına giden Tersane Caddesi’nde ilerlerken caddeye paralel sokakta, İstanbul’da benzeri bulunmayan minaresi ile bir bina karşıma çıkıyor. İstanbul'un ilk camisi. Sekizinci yüzyılın başlarında Emevî ordularının İstanbul'u kuşatmak için yedi yıl boyunca Galata'da kaldığı dönemde inşa ediliyor. Latin işgali döneminde kiliseye çevrilen binaya daha sonra Dominiken papazları tarafından çan kulesi ekleniyor. Kilisenin adı San Paolo ve San Domeniko. Arap Camii, İstanbul’un fethinden sonra, 1475 yılında camiye dönüştürülüyor. Endülüs’ten gelen Araplar bu bölgeye yerleştiği için Arap Camii olarak anıldığı söylentiler arasında.

Arap Camii yolundan çıkıp Yelkenciler Hanı’na yürüyorum. Bu istikamet, Puslu Kıtalar Atlası’nın müthiş kahramanı Uzun İhsan Efendi’nin evine gitmek için kullandığı rota. Kahramanımızın evi, Yelkenciler hanına bitişik, iki katlı ahşap bir ev. Bir zamanlar gemilere yelken diken esnafın işyerleri olan karşılıklı taş odaların bulunduğu, şimdi metruk bir halde bulunan hana Bizans tonozundan geçilerek giriliyor. Perşembe Pazarı’na kadar gelmişken iki önemli binayı atlamadan geçmek olmaz. Bir tanesi Mimar Sinan’ın 1540 ile 1550 yılları arasında inşa ettiği Kurşunlu Han. Rüstem Paşa Hanı olarak da anılan tarihi yapı Ceneviz, Bizans ve Osmanlı’dan izler taşıyor. Öteki müthiş yapı Galata Bedesteni. Fatih tarafından inşa ettirilip günümüze ulaşabilen üç yapıdan bir tanesi.

Kıyıda belediyenin gözü dönmüş bir halde iş makinalarıyla darmadağın ettiği, sevimli, salaş balıkçı dükkanların yerine konmuş saç levhaların arasından yürüyorum. Belleğimde çok değil üç beş yıl önceki halini canlandırmaya çalışarak. “Dingo’nun Ahırı’’ isimli bir mekân gözüme çarpıyor. Son ve en sevdiğim durak Arap Camisi’ni Balıkpazarı’na bağlayan esrarengiz sokak oluyor. Bir gün bu sokağa girdikten sonra huyu ve kaderinin değişen Asım, korkunç bir cinayete kurban gittikten sonra da burada dolaşmaya devam ediyor. Korkudan kimselerin giremediği sokağa Davud giriyor. Kalbindeki firavuna, yani Nevâ’ya bu sokakta rastlıyor.

*Yukarıdaki fotoğraf: Esir Han  


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR