Yedinci Sanat Sinemaya Dair

Yedinci Sanat Sinemaya Dair


Twitter'da Paylaş
0

1950-1960 yılları arasındaki dönem, Türk sinemasına ilginin azaldığı bir zaman kesitinin karşılığı olmuştur. Bu süreçteki önemli yönetmenlerden birisi olan Metin Erksan, Yılanların Öcü filmiyle dikkatleri üzerinde toplamıştır.
Hasan Parlak

Beyaz perde olarak simgelenen sinema, hayal gücünün sınırsızlığını, duyguların insan ruhunu kavrayıcılığını seyircisine en canlı ve doğrudan yaşatan etkili bir sanat dalı. Bu alanda yaptıkları unutulmaz eserleri, değerli teorik katkılarıyla gelişimin kapısını açan ustaların görüş ve uygulamaları, daha geniş bilgiler edinmeye değer niteliktedir. Bu noktadan hareketle, geçmişten bugüne devam edegelen bir sinema yolculuğunu zaman içindeki önemli aşamalarıyla konu edinen Hayal Perdesi Sinema Dergisi başlıklı kitap, Küre Yayınları tarafından çıkarılan, 2012 Yıllığı olarak bir senelik zaman çerçevesinde değerlendirmeye alınan bilgi sunumunu kapsıyor. Kitabın Vizyon adlı ilk bölümü, gösterime girmiş 9 ayrı film hakkında, değişik bakış açılarından beslenen eleştiri yazılarından oluşmuş. Özellikle bu bölümde adı geçen filmleri izlemiş olanlar için, sunulu mesajlardaki önemli açılımların okurla buluşturulması, ilgiye değer bir izlenim bırakıyor. Yeraltı, Fetih 1453, Ateşin Düştüğü Yer, Can, Araf, Lâl Gece, Uzun Hikâye, Babamın Sesi, Tepenin Ardı isimli filmler bu anlamda ele alınan filmler olmuş.

Söyleşi adlı 2. bölümde, eserleriyle öne çıkmış değişik sinema adamlarının sanat üzerine ifade ettikleri görüşleri yer alıyor. Bu konuda seçtiğimiz iki örneği okurlarımıza ana hatlarıyla sunmak istiyoruz. 2006 yılında amatör bir kadroyla çekimini yaptığı Dondurmam Gaymak adlı film ile adını duyuran Yüksel Aksu, 2 Aralık 2011 tarihinde seyirciyle buluşan diğer filmi Entelköy Efeköy'e Karşı filmi üzerine düşüncelerini paylaşmış. Celil Civan ve Barış Saydam'ın bu konu üzerine sorulmuş sorularını cevaplayan yönetmen Yüksel Aksu, bu yapımın ana temasıyla bağlantılı olarak dile getirdiği ekonomik sistemler bahsinde, sanayi karşıtı tavrını ortaya koyarken, tüketim amaçlı bir üretimin toplumda neden olduğu olumsuzluğu da dile getiriyor. İnsanların kişisel ve tarihsel değerleriyle barışık yaşayacağı bir sistemin, kişileri tüketici olmaktan kullanıcı olmaya yönlendiren bir değişime yol açacağına olan inancını açıklamış. Seyircideki asıl beklentinin aksine, entel kesimin karşıt grubu oluşturan köylü topluluğuna haklılıklarını kabul ettirmesi, yönetmenin bilinçli tercihiyle sürpriz bir açılıma kapı aralamış. Milliyetçi olmak yerine milli olma hassasiyetine sahip olmayı yeğ tutan Aksu, filmin iki değişik insan modeli grubunu şu cümlesiyle ortaya koyuyor. "Kendisine milliyetçiyim diyen ama asla "milli" olmayan, yalan yanlış globalist sanayi politikalarının savunucusu muhtar, onlara karşı ‘yerel’i savunan ama evrensel bir kavrayıştan gelen Katrin ve anarşistler; zihniyet ve temsiliyetlerin karmakarışık olduğu bir köy...” (s. 66) Yönetmen Aksu, politikacılara yaptığı göndermelerle, Türkiye'deki muhalefetin yetersizliği hususundaki düşüncesini ileri sürerken, aslında bu eylemin, alternatif olabilme ya da çareler sunabilme çerçevesinde anlaşılması gerektiğini ifade ediyor. Ülkemizdeki kültür-sanat seçkinlerinin mizaha mesafeli durduğunu anlatırken, meddah, orta oyuncuları, köy seyirlikleri, fıkralar ve hikâyelerin toplumla olan güçlü geleneksel bağlarını hatırlatıyor.

İnsanlığın ben duygusuyla olan ezeli mücadelesini Yeraltı adlı filminde işleyen Zeki Demirkubuz, bu çalışmasının ana kurgusunu Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar adlı eserinden uyarlamış. Bu filmi hakkında, Tuba Deniz ve Celil Civan ile yaptığı röportajda kendi özgün sanat anlayışını, açıklamalarının satır aralarındaki mesajları aracılığıyla hedef kitlesine aktarmayı hedeflemiş. Karşıt duyguların etkileşimiyle varlık kazanan bir kişilik profili, filmin ana karakteri Muharrem'in şahsında canlandırılmış. Filminde verilmiş olan mesajın umut ya da bir çıkış ölçütünden destek almasını tercih etmeyen Demirkubuz, belirginleştirdiği bir mesele üzerinden anlamlar çıkarabilmeyi amaçlıyor, insandaki utanç ve pişmanlık duygusunun da bir değişimin habercisi olduğu sonucuna varıyor. İnsanda karşılığını bulan ahlak anlayışının genel anlamda değerlendirilmesinin yanlışlığını savunan Demirkubuz, karşıtlıklar içinde yaşadığı her şeyin, insanı daha özgür kılacağını ileri sürerken, hayatı karşılayan her kavrama karşı da taviz vermez bir şüphecilikten vazgeçilmemesi gerektiğini söylüyor. "Zaten insanın akli olduğu kadar akıldışı bir varlık olduğunu duyumsatmak üzerine bir film ve roman bu." (s. 82) Bu filmin yapılması esnasında salt anlam peşinde olmadığını, nedenleri sorgulama amacı gözetmeksizin gözlem ağırlıklı bir bakış açısını ortaya koyduğunu vurguluyor. Muharrem'e akli olan dayatıldığında, duyguların reddi ve iç âlemin sığlaşması sonuçları doğmakta, kapitalizmin egemenlik sınırları bu noktadan itibaren başlamaktadır. Demirkubuz, sanat eserinin didaktik özellikler taşımaması prensibinden hareketle, gerçek, sadece duyumsatılabilen bir seviyede kullanılmalı, görüşünü açıklamış.

“Türk Sineması Araştırmaları” başlıklı bölüm, 7. sanatın ülkemizdeki başlangıç ve gelişim evrelerine damgasını vurmuş olan rejisörlere ve onların klasikleşmiş filmlerine ayrılmış. İlk zamanlarından başlayarak Türk sinemasının, yapılan filmler genelinde değişik türdeki yapımlar içermesi, diğer yandan da tiyatro alanındaki sahneleme, oyunculuk ve oyun metinleri hazırlama deneyimlerinin sinemacılara da aktarılması bu yoldaki olumlu gelişimleri artıran uygulamalar olmuştur. Diğer taraftan, sinemamızda önemli bir etkinliği olan Tiyatrocular Dönemi, yerini Sinemacılar Dönemine bırakmıştır. Türk sinema tarihindeki bu ana yapıyı değişime uğratan yönetmen, 1952 yılında çektiği Kanun Namına adlı filmiyle Lütfi Akad olmuştur. Bu filmin Yeşilçam piyasasına getirdiği bir başka yenilik de, bir yarışma birincisi olarak sinemaya giriş yapan Ayhan Işık ile Yeşilçam piyasasında Yıldız Oyuncu dönemini başlatmış olmasıdır. Lütfi Akad, çektiği filmlerinde görüntü esasları üzerinde değişik uygulamalar denemiş, kamera açıları ve hareketlerinin etkinlik alanını genişletmeyi, mekândaki ışık ve gölgenin ise belirli bir amaç doğrultusunda disipline edilmesini başarmıştır. Aynı zamanda film setlerini, kapalı alanlarda kurulan platolardan kurtararak, sokak araları ve cadde üstlerine çıkarmış, film çekimi yapılan mekânların hikâyelerini de, içinde bulunulan şehirlerin karakteristik özelliklerini başarıyla yansıtan bir ustalıkla canlandırmıştır. Çektiği filmlerin dekor çizimlerinden set sahnesindeki eşyaların yerleştirilmesine varana kadar bütün ayrıntılarla bizzat ilgilenmiştir. Lütfi Akad, filmlerinde Yeşilçam'ın geleneksel tavrında mesafeli durulan İslam dininin, hayat ve insan ilişkilerine dair simgesel ve söylemlerden oluşan kültürel bir anlatım dili oluşturmuştur. Filmlerindeki insanların karakter özellikleri olarak, günlük hayatın yalın gerçekliğini üzerlerinde taşıyan, dertleri ve kişisel özgünlükleriyle seyirciye tanıdık gelen bir tipleme tarzını tercih etmiştir. 1959 yapımı Yalnızlar Rıhtımı filminde, Atilla İlhan'ın romantizm hâkimiyeti taşıyan senaryosunun etkisi öne çıkar. "Her ne kadar Akad, senaryoyu baştan sona yenileyip, eklediği karakterler, mizansenlerle 'yerel'leştirmeye çalışsa da filmin eleştirilere maruz kalmasının önüne geçemez. Gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından topa tutulur Yalnızlar Rıhtımı, Fransız şairaneliği abartılı bulunur." (s. 169) 1948 yılında Vurun Kahpeye ile sinema dünyasına adım atan Lütfi Akad'ın, Vesikalı Yarim, Kızılırmak-Karakoyun, Gelin, Düğün, Diyet, Hudutların Kanunu adlı filmlerini, dikkat çektiği sosyal mesajlar ve toplumsal sorunların özgün bir sinema diliyle ifadeleşmesi olarak sayabiliriz.

1950-1960 yılları arasındaki dönem, Türk sinemasına ilginin azaldığı bir zaman kesitinin karşılığı olmuştur. Bu süreçteki önemli yönetmenlerden birisi olan Metin Erksan, Yılanların Öcü filmiyle dikkatleri üzerinde toplamıştır. Ama onun asıl önemli başarısı 1964 yılındaki Berlin Film Festivalinde Altın Ayı büyük ödülünü almasıyla gelir. Necati Cumalı'ının 1962 yılında yazdığı hikâyenin, Erksan tarafından aynı isimle beyaz perdeye uyarlanmasıyla yarışmaya katılan Susuz Yaz adlı film, Berlin'de toplanan jürinin başkanı Anthony Mann'ın, "Dünyanın en eski konularından birini, çok çarpıcı ve modern bir şekilde anlatması" şeklindeki açıklamasıyla ödüle değer bulunuşu gerekçelendirilir. Çekildiği dönemin siyasal atmosferini yansıtışıyla öne çıkan Gecelerin Ötesi, aynı zamanda geniş oyuncu kadrosuyla da dikkat çekicidir. Bundan başka Çakıcı Mehmet Efe'nin intikam hikâyesini konu alan Dokuz Dağın Efesi, kitlesel bir açılım ve amacın gözetildiği Acı Hayat, fotoğrafla sinemanın estetik birlikteliğini sağlayan Sevmek Zamanı ve karşılıksız bir aşkın muhatabı kadına uygulanan şiddetin gelişim ve sonuçlarını işleyen Kuyu adlı filmlerini sayabiliriz. Şoför Nebahat filminde ise, hayatın getirdiği zorlukları tek başına göğüsleme mecburiyetinde kalan bir kadının, bu nedenle erkeksi bir karaktere bürünmesi anlatılıyor... Hulki Saner ile dostluğunun vesilesiyle Emel Sayın'ın başrol oynadığı arabesk tarzı müzikal filmleri yönetmesi, karşı karşıya kaldığı ekonomik zorluklar sebebiyle olmuştur. Yine de bu filmler, Erksan'ın kendi sinema tarzını vurguladığı sahneler içerir. Metin Erksan 1970'li senelerin son dönemlerinde artık film çekmeyen bir yönetmendir. Bunda karşılaştığı sansür engellemelerinin etkisi olduğu kadar, gelişen olaylara karşı kendi kişisel yaklaşım ve tutumunun payı da büyüktür. "Metin Erksan'ın bir entellektüel ve sinemacı olarak anlaşılmasının sınırlı olmasında elbette kendisinin katkısı da bulunmaktadır. Zor bir insan olarak sinema akademisyenlerinin ve sinema eleştirmenlerinin kendisi ile temasına sınırlar koymaktadır." (s. 213) 1922-1939 yılları arasındaki dönemde, Şehir Tiyatrosu oyuncularının rol aldıkları 'edebi eser uyarlaması' film çekimlerinde Muhsin Ertuğrul hâkimiyeti ve İpek Film şirketinin sektörel ağırlığı yaşanmaktayken, Almanya ve Fransa'da almış olduğu fotoğrafçılık eğitiminin sonrasında, Ha-Ka Film adına 1939 yılı yapımı Taş Parçası adlı filmi yöneten Faruk Kenç, önemli gelişmelere imza atan isim olacaktır. Batı etkilerinin ağır bastığı çalışmalarıyla bilinen Muhsin Ertuğrul'un aksine, Faruk Kenç, yerli karakterlerin oluşturduğu bir sinema tarzını benimsemiştir. 1940'da çektiği polisiye filmi Yılmaz Ali, o dönem seyircilerinin ilk kez karşılaştıkları bir tür olmuştur. O yıllarda sesli film çekimi yapacak teknik araç ve imkânlara sahip olamayan Kenç, dublaj yöntemine geçişle yerli sinemaya yeni bir soluk getirmiştir. 1965 yılında filme çektiği Son Kuşlar adlı filmiyle Türk sinemasının ünlü yönetmenleri arasına giren Erdoğan Tokatlı'nın sinemayla tanışması, Pazar Postası ve Akşam adlı yayın organlarında çıkan eleştiri yazılarıyla olmuştur. 1966 yılında Yılmaz Güney'in senaryosunu yazarak başrol oynadığı Eşrefpaşalılar adlı filmi yönetişini peşinden sinemaya beş yıl süren bir ara veriş dönemi yaşamıştır. 1984 yılında Macit Koper'in senaryosu olan Fidan isimli filmi tamamlar. 1986 'da Güneşe Köprü, Suçumuz İnsan Olmak ve Sıcak Tatlı Yaz, 1988 yılında ise Sevgili Bayan adlı filmleri yönetir.

Ömer Kavur, 1974 yılında Refik Halit Karay'ın Yatık Emine adlı eserinden çektiği ilk filmiyle dikkat çeken bir çıkış yakalamıştır. Çekim tarzında öne çıkan dinamik akış ve görsel sunumunda ulaştığı zengin estetizmiyle, kendine özgü sinema anlatımına ulaşmış bir yönetmendir. Bağımsız karakterinin ödün vermezliği, onun sansür engeline takılmasında etkin bir sebep olmuştur. Bu nedenle 1979 yılı yapımı Yusuf ile Kenan filmi, çekildikten ancak bir buçuk yıl sonrasında Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir. 1981 yılında Ah Güzel İstanbul ile Kırık Bir Aşk Hikâyesi, 1982'de ise Göl filmini çeker. Amansız Yol ve Körebe filmlerinin çekildiği yıl 1985'dir. Venedik Film Festivali FIBRESCI ödülünü 1987 yılında Yusuf Atılgan'ın önemli eseri kitabından uyarlayıp yönettiği, Anayurt Oteli adlı filmiyle kazanır. Gizli Yüz, Orhan Pamuk'un kitabından yola çıktığı soyut nitelikli bir film olarak 90'lı yılların dikkat çekici bir çalışması olarak sinema tarihindeki yerini alır. 2002 yılında Karşılaşma adlı son filmiyle kariyerini tamamlar. Semih Kaplanoğlu'nun, kendi sinema anlayışı ve etkilenişlerinin kaynağı olan yönetmen ve filmleri kaleme aldığı yazı, Hayal Perdesi - Sinema Dergisi kitabının Açık Alan başlıklı bölümünde yer almış. Menno ter Braak'in, filmdeki imajın ne denli önem taşıyan bir ana yapı olduğu tespitini okurla paylaşmış. Ayrıca filmin oluşumunu sağlayan, 'ışık, oyunculuk, montaj, mekân' gibi unsurların ideal bir uyum içinde bir araya getirilmesi, Break tarafından dile getirilmiş saf sinema fikri olarak Kaplanoğlu'nun dikkat çektiği önemli noktalar olmuş. Andrey Tarkovsky'nin Ayna (Zerkalo, 1975) adlı filmi, kendi kariyeri üzerindeki güçlü etkilenimlerinin önemli kaynağıdır. "Kısa bir süre sonra kısa filmler çekmeye başlayınca hikâyeden çok imaj ve sesin bir araya gelmesiyle oluşan duyguyla ilgilendiğimi keşfettim. Aynı zamanda sinemanın edebiyattan beslendiğini ve bunun sınırlayıcı bir etki yapabileceğini de fark ettim." (s. 246) Hayat ve onu oluşturan yaşam içeriğinin gizil yanlarını daha iyi görebilmek için sinemadaki zaman kavramının yavaşlığını gerekli bulduğunu ve duygu çağrışımlı bir sinema anlayışını filmlerinde işlediğini ifade ediyor. Alfred Hitchcock'un filmlerindeki objelerin kullanımının filmin hikâyesini güçlendirdiğine değinen Kaplanoğlu, 'oyunculuk, müzik, senaryo' gibi unsurların birbirlerine hâkimiyet kurma çabasına feda edilmeyip, tam bir ahenk içersinde çalışmasının yararlılığına dikkat çeker. Yönettiği filmlerde mekân olgusuna verdiği önemin yanı sıra suni ışık kullanmama yönündeki kararlarından taviz vermediğini, istediği atmosferin oluşuncaya kadar beklemesindeki sabrını ve manevi gelenekle kurulması gereken ilişkinin önemine yaptığı vurguyu içeren bu yazı, kendi alanında önem arz etmekte. Sinema dünyasının, yönetmen, senarist, oyuncu ve teknik elemanlarından set emekçilerine kadar tüm ana unsurlarının önemi oranınca işlendiği zengin bir kaynak içeriğini taşıyan Hayal Perdesi 2012 Yıllığı’nın öne çıkan yazılarını sizlerle paylaştık. Konuya ilgi duyan sinemaseverlerin değinemediğimiz diğer yazılara ulaşabileceği bu kitabın, kütüphanelerinde bulunması tavsiyesiyle iyi okumalar dileriz.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR