Yeni Bir Öykü Kitabı: Aşk Yakışır İnsana
26 Kasım 2019 Edebiyat

Yeni Bir Öykü Kitabı: Aşk Yakışır İnsana


Twitter'da Paylaş
0

Halil Genç'in yeni öykülerinde bir bütünlük olduğunu hissediyor, yazarın yaşama bakışını görüyor ve bir yazar ve birey olarak taşıdığı sorumluluk duygusunu kimi zaman bir soru, kimi zaman bir serzeniş, kimi zaman bir çığlık, bazen dertleşme ve iç döküm şeklinde seziyorsunuz.

Daha önce Damlalar adlı öykü kitabı hakkında yazdığım Halil Genç’in yeni bir öykü kitabı çıktığını Twitter’dan öğrendiğimde heyecanlandım. Aklıma önceden okuduğum öyküleri geldi ve gülümsemeye başladım. Ertesi gün kitapçıdaydım ama kitap daha gelmemişti. Nihayet kitabı 20 Eylül’de edinebildim ve aynı gün bir solukta okudum.

Bu bir solukta okunan yeni öykü kitabının adı: Aşk Yakışır İnsana. Kitaba adını veren öykü, inceliğiyle şaşırtmadı beni, ama öykünün sonu şaşırtıcıydı. Hatta insanın gözlerinin dolmasına neden olacak denli etkileyiciydi.

Halil Genç öykülerinde insanı yazıyor ve hayatın inceliklerinde geziniyor. Dört öykü kitabında da var bu özellikler. Bunlar damla damla biriken ve bir solukta okunan öyküler. İnsanı anlama ve yorumlama çabası, ustalıklı derin gözlemler ve aktarım, gerçekçi bir bakış açısı, oldukça renkli ve zengin bir içerik, esprili ve akıcı bir dil barındırıyor olması, Genç’in öykülerinin ortak özelliklerini oluşturuyor.

Yazın yelpazesinde öykü, yakından izlemeye çalıştığım bir tür. Yeni öykü kitaplarıyla birlikte dergileri de izlerim. Kent yaşantısına en uygun türün öykü olduğunu düşündüğüm için öykü türünde eserleri her geçen gün daha da severek takip ettiğimi fark ettim. Metinlerdeki arka plan, yazarın niyeti, yazarın gözlem gücü ve dili kullanışındaki arayışları, düz anlatımdan ziyade derinlik, alt üst katmanlar arasındaki bağlantıların sahiciliği öykülerde vazgeçilmezlerim. Aşk Yakışır İnsana kitabını da bu beklentilerle okudum. “Ne anlattığınız değil, nasıl anlattığınız daha önemlidir,” derler ya ben de yazarın neyi nasıl anlattığına daha çok dikkat eder oldum. Bu kitaptaki öykülerin yöneliminin “iyilik” olması beni ayrıca mutlu etti. Çünkü iyilik, ahlâk, merhamet, empati ve dayanışma duygularının sağlam vurgularla ele alınmasına, şiddetin yerine iyiliğin konmasına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Kitap “Kuşlar” öyküsüyle başlıyor. “Nene anlatıyordu ince ince, uğunarak. Hayvanlar sezer insanın merhametini. İnsanı insandan daha iyi ayırt eder hayvan. İyiye iyi, kötüye kötü.” Bilge yazarımız da bu kısacık öyküyle son dönemlerde içimizde dışımızda insana, çocuğa, ötekine, hayvana ve doğaya artan şiddeti anlatıyor bence ve soruyor: “Sahi, fotoğrafta ses oluyor muydu?” Ben de buradan cevap veriyorum: Fotoğrafta da öyküde de ses olur.

İkinci öykü “Muhterem” öykü içinde öykü barındırıyor. Hem bir şehir hem bir köy öyküsü, hatta bir gecekondu öyküsü olarak da okunabilir nitelikte. Hayır, tam olarak bunlar da değil, bu da bir duyarlılık öyküsü aslında. Gecekondu yapmak üzere kazılan temelde ortaya çıkan bir iskeletin öyküsü. Anlatıcı iskeletin adını “Muhterem” koyuyor ve öykü birden sevimli bir havaya bürünüyor. "Anlamak zordu, unutmaksa öğrenilebilen bir şey değildi ki. Bütün bunları ben mi uydurmuştum yani?” Öykünün bu son cümlesinin Halil Genç’in gözlem gücü ve kurgu yeteneğinin güzel bir örneği olduğunu düşünüyorum.
“Aşk Şarkılarının Kibirsiz Bestecisi, sıla çığırtkanı bir kekliğim. Hep kovalanan ve hep kaçan.”
Size de tanıdık geldi mi? Aslında bir kırdan kente göç öyküsü: “Bulutsuz bir gökyüzü, yakmayan güneş ve diken ölülerinin anlamsız gölgeleri. Benim gibi bu tepeden bakan insanları düşünüyorum. Seven, sevilen, bitimsiz mutluluklar tasarlayıp ama elinde olanla yetinen insanları. Bir daha dönmeme kararlılığıyla ayrılırken, köye tam buradan, son defa bakarak ağlayan, kasabanın dışına çıkınca kendilerini yapayalnız hisseden ve birbirlerinden kopamayacağını anlayıp, gittikleri kentlerde, hatta ülkelerde yeniden kendi köylerini kuran insanları. Dilleriyle, alışkanlıklarıyla, aşları ekmekleri ve sıla hasretleriyle. Kahırlanan, efkârlanan, özlemle yanıp tutuşan ve sonunda yine kendine dönen insanları.” Şehir hayatının kuşatılmışlıklarını yaşamayanımız var mı? Buna karşın öyküde öne çıkartılması gereken bir öge daha var: Doğanın insanlar tarafından talanı. Keneye karşı mücadele etmeleri için yetiştirilen kekliklerin neden avlandıklarını sorgulayan anlatıcı, aynı anda, toplumdaki ilkel dürtülerin acımasızlığına dikkat çekiyor.

“Ne de Küçük Ellerin” öyküsünün kurgusu bambaşka ama benzer yönde, şehirdeki yalnızlıklar ve kuşatılmışlık içerisinde, beklenmedik bir anda ortaya çıkıveren bir minik dayanışma hakkında. Genç’in öyküde dediği gibi, “O kadar uzaklaştı ki insanlar birbirinden, böyle zamanlardaki bu minik dayanışmalar, basit bir nezaketten çok daha değerli olabiliyor.” Hepimizin şehir trafiğinde karşılaşmış olabileceği gibi kir pas içinde, yalın ayak bir mendilci çocuk mesela. Çocuk böyle kir pas içinde ve öykünün kurgulandığı mekân, çocuğun girmesine izin verilmeyecek olan bir süpermarket. Öykünün sonu yine çarpıcı ve yine umutlarımızı tazeleyen nitelikte. Biri iyi yetiştirildiği, diğeriyse sokaklarda yaşadığı anlaşılan iki çocuğun sıcacık dayanışması. “Paspas atarsınız silersiniz yerdeki kiri pası ama asla ayak izlerini değil. Çocuk küçük kızın elini bırakmamıştı ve çatık kaşlarla kalabalığa bakıyordu. Ne de küçük elleri vardı! Bisküvi alışveriş arabasının içindeydi.”
Bu öykünün son satırlarını okurken bir yandan da aklıma Gülten Akın’ın “İlk Yaz” şiirindeki dizeleri geldi: “Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya.” Oysa “Ayrıntılar Sonra Gelir” öyküsünde Genç, ünlü bir dizi oyuncusunun hayranına, “Bütün, her şeyden önce bir bütün olarak kavranmalıydı. Ayrıntılar sonra gelirdi,” dedirtiyor. Burada, özellikle günümüz Türkçesine dair biraz alaycı ve oldukça eğlenceli bir üslupla haklı bir sitem var bence. Yani “gerçek olmak, dünyalı olmak ve burada olmak” önemli ama ayrıntılar, incelikler de önemli. Her ne kadar yazar, öykünün sonunda “Sen biliyorsun ya, yeter,” dese bile.

Bu oldukça güncel öykülerde çevre duyarlılığına da dikkat çekmiş yazar. “Yanılsama” adlı kısa öyküsünde, örneğin, lağım sularıyla kirlenen denizde tükenen balıkları arayan bir kadın çıkıyor karşımıza. Bunun bir “yanılsama” değil gerçeğin ta kendisi olduğunu ne yazık ki yaşayarak öğreniyoruz! 

“İki Düş Arasında” öyküsünde de yazar iki rüyayı metafor olarak ele alıyor. İlkinde kahraman rüyasında “kafasını kestiklerini ve eline tutuşturduklarını ama her nasılsa yaşadığını” anlatırken, ikincisinde deniz kenarında mahalleden tanıdığı çocuklara “tek kale maç” yaptırıyor. Ama hem seyirci hem de file bekçisi olarak. Herkesin çok sayıda topu var ve herkes ona şut atıyor. Bu size de tanıdık geldi mi? Şehir insanın yalnızlığı ve dayanışma duygularının yok olması bu. Kuşatılmışlık duygusunu hissetmeyen var mı? Kaleye atılan topları “insanların oğlu hakkında ileri geri konuşmaları, nazarları” olarak yorumlayan anne “deniz neyin nesi oluyor” sorusuna, “Deniz meniz yok… Rüyanın süsü o! Her şey ortalık yerde olup bitiyor, anla artık… Herkes her şeyi görüyor, duyuyor, herkesin her şeyden haberi var ama bir tek sen görmüyorsun, gözlerin kapalı,” diye cevap verirken aslında işaret ettiği şey, insanların birbirinden uzaklaşmasından başka bir şey değil. Ardından “diyeceği her neyse, yerli yerine oturtan” anneye “hem seyirci hem de aynı anda oyuncu olmanın ne anlama geldiğini sormuyor” anlatıcı yazar. Ama bu metaforlarla dolu birbirini takip eden iki öyküde de (özellikle post modern nitelikler barındıran ikincisinde) bize soruyor: Kimliksizleştirilen sözde şeffaf toplumda, yani sosyal medyada hem seyirci hem kaleci olarak bizler kirli bir denizde yaşamıyor muyuz aslında? Bence bu çok katmanlı öyküde hem bireyin kimlik krizi hem de bilgi kirliliği, hatta savurganlığı çarpıcı bir şekilde anlatılıyor. 

“Bir Ay, Bir Dede” isimli kısacık öyküde de mevsimsel döngülerin güzelliği, can erik, çilek ve kiraz kokusu, kırlangıçlar, leylekler var. “İki ayda dönerim” deyip de dönmeyen bir baba, bir çocuk duyarlığı ve bunu ona anlatmaya çalışan çaresiz bir dede var. Ama bence mesaj yine açık. Artık hiçbir açıdan güvende değiliz.

Nihayet “Aşk Yakışır İnsana” adlı öyküde, bir yangın yerinde bile “aşk” umut vaat ediyor. Bu, bir çocuğun dilinden Rüstem abinin hikâyesi. “Rüstem abi kral bir abimizdi” ve “Aşk yakışmış Rüstem abimize.” O kadar yani. Başından bir cümle ve sonundan bir cümle, daha fazla anlatmayacağım. 

Öykülerin bir sürekliliği var ve bence hepsi yerli yerinde. İşte sıradaki “Sonrasız” öyküsünde de ondan sonra gelen “İyi İnsan” öyküsünde de anlatılan, insanın sahip olduğu ama çoğu kez farkında olmadığı iyi yanının beslenmesi ve ortaya çıkartılması gerektiği. Adeta aşk gibi insana dair bütün duygular ve iyi insanlık halleriyle bir süreklilik durumu ve sonrasında da doyasıya yaşama hâli. Bir işaret fişeği, bir çığlık gibi: “Yıllar alışkanlıkları değiştirebilir ama asla karakterleri değil!”

Bu doğrultuda, bildik bir temizlikçi öyküsü gibi görünen “Maaziz” öyküsünde yazar, insanın iyi olma, iyi kalma arzusunu ve çabalarını küçük bir kız çocuğunun gözünden ele almış. Öyküde çocuğun duyarlı ve narin gözlemleri Maaziz üzerinden, aslında kadın karakterini yansıtması bakımından önem kazanıyor.

Son öykü olan “Taş Taş Üstünde” adlı öykü, kitabın da “sonuç” bölümü gibi. Bir ayrılık ardından taraflardan birinin iç hesaplaşması ve iki arkadaşın dertleşme öyküsü. Şöyle başlıyor: “Sadece bir gece kalmayı planladığım bu otelde arkadaşımı beklerken, şöyle bir göz attığım konferans salonunda rastladığım sunum ilgimi çekmişti. Sunucunun, parmakları arasında tuttuğu çakıl taşına bakarken salondakilere anlattıklarını kavramaya çalıştım.” Ve kişisel gelişim uzmanının (!) çakıl taşına ilişkin ifadesi: “Bir yere tutunamamış. Ömrü boyunca oradan oraya savrulup durmuş, yuvarlana yuvarlana da bu hale gelmiş. Bir o kayaya vurmuş, bir ötekine. Bir o kaya vurmuş buna, bir öteki. Aldığı her darbeyle, biraz daha ufalmış. Dokunduğu her yere bir parçasını bırakmış. Köşesiz, yassı, kıvrımlı, yamuk yumuk, biçimsiz bir şey yani. Ha! Biçimi bu da diyebilirsiniz.” Bu satırları okurken Şükrü Erbaş’ın “Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz / Biçim veremediğimiz şeylerin / Biçimini alıyoruz” şiiri aklıma geldi. Ama aslında devamında yazar, “Bu sevimli topluluğun kahkahaları da alkışları da içtendi. Protokol sırasındakilerin tamamı, uzman, gülenler ve alkışlayanlar arasındaydı. Uğultular arasında sunumu bir süre daha izledim. Birbirinden ilginç örneklemelere onlarla birlikte ben de güldüm. Söylenen birçok şeye karşı çıkacak olduğum gibi, kendi kafamda oluşanları söylemeye bile niyetlendim, bana neyse,” diyor. Görülen o ki aslında her şey onu ilgilendiriyor. Bu satırları yazarken ve tek tek öyküleri ele alırken bütün bu ince ve duyarlı öykülerde bir bütünlük olduğunu hissediyor, yazarın yaşama bakışını görüyor ve bir yazar ve birey olarak taşıdığı sorumluluk duygusunu kimi zaman bir soru, kimi zaman bir serzeniş, kimi zaman bir çığlık, bazen dertleşme ve iç döküm şeklinde hissediyor, seziyor, anlıyorsunuz. 

Velhasıl Aşk Yakışır İnsana ve bu aşk aslında sadece insanın insana olan bir aşkı değil, havaya, suya, denize, hayvana ve tüm doğaya ve yaşama duyulan bir aşk ve uyarı: “İnsana gerçekte de yakışan, aşktır!” O yüzden bu ince öyküleri durup okumaya vaktiniz olsun.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR