Yeni Kapitalizm Çağında "Yeni Konuklar"
29 Eylül 2018 Edebiyat

Yeni Kapitalizm Çağında "Yeni Konuklar"


Twitter'da Paylaş
0

Yeni Konuklar’da hayatın tam odağına dokunuyor Füruzan; incecik bir insan sevgisi, kitabın tüm sayfalarını kuşatıyor.

Füruzan edebiyatını oluşturan bazı anahtar sözcükler ve temel kavramlar vardır,  Füruzan okurları onları hemen fark ederler. Bu temel kavram ve nitelikler; öncelikle, yaratıcılık, duyarlılık ve inceliktir… Sonra, ayrıntı titizliği, gözlem gücü, görsellik ve ruhsal derinlik… Mekân- kişi arasındaki yaşamsal önem taşıyan bağların anlatımı… Toplumsal adaletsizliğin bireylerdeki etkilerinin ince ayrıntılar ve davranışlar üzerinden gösterilmesi… Akıcı,  şiirsel, güzel bir dil… Yoğun bir vicdan ve adalet duygusu; yoksulluk, kimsesizlik ve göçmenliğin derin sızıları… Hayatın kıyısında kalmış yoksul ve yalnız kadınlar, anneler ve küçük kız çocuklarının dünyası… Ezilen, hor görülen, dışlananların hayatları… İnsani dramlar ve vicdan öyküleri… Şiir, öykü, roman, deneme, gezi, araştırma, röportaj, oyun, senaryo, çocuk kitabı olmak üzere, geniş bir yelpazeye yayılan edebi türlerde üretim… Resim, tiyatro, sinema gibi sanat dallarına yoğun ilgi… Bütün bunların toplamıdır; ya da hepsinin anlamlı bir bileşimidir Füruzan edebiyatı…

Salâh Birsel, Paf ve Puf adlı kitabındaki bir denemesinde, edebiyatımızda en çok okuyan, en fazla kitap kurdu özelliği taşıyan yazarları sayarken; Bilge Karasu, Enis Batur, Selim İleri ve Füruzan’ın adlarını özellikle belirtir. Füruzan’daki okuma tutkusu ve bu tutkudan gelen yoğun entelektüel birikim ve derinlik, onun yazdığı her satırda, yaptığı her konuşmada kendini gösterir. Küçük yaşlardan itibaren okumaya, sanata ve edebiyata tutkun bir Füruzan’la karşı karşıyayız. Bu yoğun bilgi ve kültür birikimi, onun öykü ve romanlarının dil ve kurgusal yapısının özgünlüğünü ve derinliğini oluştururken, aynı zamanda düşünsel yazılarının; deneme, röportaj ve araştırma gibi kurgu dışı çalışmalarının sağlam fikir örgüsünü ve kompozisyonunu da temellendirir.

Düşünüyorum da çoktan beridir edebi röportajlar yazılmıyor. Artık, gazete ve dergilerde söyleşiler ya da haberler ön plana geçti. Yazarın gözlem ve deneyimlerini yazınsal bir dilin içinde aktardığı edebi röportaj türü unutulmamalı bence. Bu türün ustalarından Yaşar Kemal’in o ilginç ve meraklı anlatımlarla dolu röportajlarını yıllar önce ilgiyle okurdum. Fikret Otyam da etkileyici edebi röportajlar yazarak yüreğimizde iz bırakan yazarlardan biri olmuştu. Füruzan, kurmacasına hayranlık duyduğum bir yazardır her zaman. Yeni Konuklar’ı1 okuduğumda, Füruzan’ın edebi röportaj türünün de ustası olduğunu, incelikli kalemiyle ruhumuzun en derin noktalarına dokunduğunu fark ettim ve onun kurmaca olmayan yazınına da hayran oldum. Füruzan’ın, Yeni Konuklar’dan başka, Ev Sahipleri adlı bir edebi röportaj kitabı daha olduğunu belirtmeliyim.  

Füruzan

Yeni Konuklar, halen güncelliğini koruyan konularıyla bugün de ilgiyle ve merakla okunan bir kitap. Yeni Konuklar, Füruzan’ın Haziran 1975 ile Haziran 1976 arasında Batı Berlin’de davetli olarak gittiği DAAD’nin çalışma programı çerçevesinde hazırladığı bir kitap olarak kayıtlara geçen önemli bir belgesel eser. Fransızcaya da çevrilen Yeni Konuklar, Sorbonne’da işçi tarihiyle ilgili kaynak kitaplar arasında yer alıyor.

Bu kitapta Anadolu’nun en ücra yerlerinden, köy ve kasabalarından çıkıp Almanya’ya “yeni konuklar” olarak giden işçilerimizin yaşama koşullarını, orada yaşadıkları kültür şokunu, yabancı dil sorunlarını, ekonomik ve sosyal durumlarını dikkatli gözlemleriyle ve incelikli kalemiyle dile getiriyor Füruzan. Meselelere öncelikle insani açıdan bakan yazar,  yeni konukların Almanya’da bir insan olarak yaşadıkları dışlanmışlık durumlarını, çocukların, gençlerin, ailelerin ve çalışan işçilerin arasında mikrofonunu gezdirerek aldığı ses kayıtları içinden yükselen gerçek insan hikâyeleri halinde dillendiriyor.

Yeni Konuklar’da hayatın tam odağına dokunuyor Füruzan; incecik bir insan sevgisi, kitabın tüm sayfalarını kuşatıyor. Okuduğum sayfalarda Füruzan’ın göç, yoksulluk gibi sosyal olgularla, toplumsal adaletsizliği doğuran nedenlerle yakından ilgili olduğunu gördüm. Füruzan’ın her konuda temele inen bir yaklaşımı var. Yeni baskıya önsözde (2011) daha ilk satırlardan itibaren sisteme eleştirisini yöneltiyor ve yaşananları sorguluyor: “Hayatımda ilk kez, sorularımı yöneltirken bir suçluluk duygusuna kapıldım. Oysa o zaman da şimdi de yeniden ve asıl suçlanacakların kimler olduğunu biliyorum. Borsaların akan sayılarını onlar olağanüstü ilgileriyle izleyerek gereken müdahalelerini yine çok yerinde yapmaktalar. Denize dökülerek boğulan göçmenlerin, iş kazalarında ölenlerin, meslek hastalıklarıyla hurdaya çıkarılanların sayısı onlar için hiçbir anlam ifade etmez. Elektronik göstergelerde akan değerler ise onlar için öylesine canlı ve etkilidir ki…” (s. 9) Füruzan’ın vicdan, toplumsal adalet ve emekle ilgisi ve küresel kapitalist sistem karşıtlığı hemen fark ediliyor bu satırlarda.  

Yazar, Yeni Konuklar benzeri kitapların ana temalarını insanların uğradığı ağır vurgunların oluşturduğunu belirtiyor. “Kendine yani insan olmaya yabancılaştırılan kalabalıklar, çekimine girdikleri güdülmenin ne adına yapıldığını tartışmıyor. Her gün binlerce parçaya ayrılmış gerçeklik görüntülerinin, anlamlarını yitirmiş sözcüklerin, boşalmış kavramların, kulaklarından, gözlerinden akıp duran yığıntısı içinde yaşıyor.” (s. 21) sözleriyle yaşadığımız çağa özgü önemli tespitlerde bulunuyor. Bu gerçekleri Yeni Konuklar’ın basımının üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra dile getiren Füruzan, geçen yirmi yıl içinde dünyada, Almanya’da ve Türkiye’deki değişiklikleri de dikkate alarak, karşılaştırmalı yorumlar gerçekleştiriyor. Sistemin, insanı nasıl köleleştirdiğini, nasıl insanlıktan uzaklaştırıp her şeye yabancılaştırdığını vurgulayan Füruzan, insanın “Ben, olmamı istediğiniz değil, olmayı istediğim kişiliğime doğru ilerleyeceğim”  dediği zaman gerçek özgürlük ve mutluluğa kavuşacağını belirmekte.

Yeni Konuklar’da Füruzan, o inanılmaz gözlem gücünü ve ayrıntılardaki dikkatini harekete geçiriyor yine. Gözlemlerden sonuçlara, yorumlara ve önemli değerlendirmelere ulaşıyor. Sorunları tek tek gözler önüne seriyor; bizzat insanların konuşmalarından, sorulara verdikleri yanıtlardan, hayat hikâyelerinden, Almanya’da yaşadıkları çilelerden hareket ederek, gerçeklerin dile getirilmesine aracılık ediyor.

İlk sayfalarda Berlin sokaklarını betimleyen yazar, tüketim toplumuna özgü kimi durum ve olguların tespitlerini başarıyla gerçekleştiriyor; müşterilere yönelik satış taktikleri ve görünmez psikolojik hileleri gösteriyor. Her şeyin, “satın alarak mutlu olmak” üzerine kurulmuş olduğu devasa alışveriş tapınaklarının, sahte renklerle insanların gözlerini nasıl boyadığını anlatıyor.

Daha sonra eğitim konusunu irdeleyen Füruzan, eğitimde yabancı işçi çocuklarının uğradığı haksızlık ve ayrımcılığı dile getiriyor. Eğitim ortamlarını da gözlemleyen Füruzan, buradaki çocuk ve ergenlerin anlatımlarını tarafsız ve gerçekçi bir belgesellik içinde naklediyor bizlere. Çocuk ve ergenler, aile içinde gördükleri şiddeti dillendiriyor; annelerin çalışmak zorunda olması nedeniyle çok küçük yaştan itibaren ev işi yapmak ve kardeşlerine bakmak zorunda olduklarını anlatıyorlar. Füruzan bu yüzden özellikle kız çocuklarının derslerde yeterli başarıyı gösteremediklerini ifade ediyor.

Çocukların dil sorunlarını aşma mücadeleleri, başlı başına bir konu olarak yer alıyor bu konuşmalarda. İki kültür arasında sıkışıp kalan, “ikili ötekilik” yaşayan yabancı işçi çocukları,  konuk olarak görüldükleri ülkenin sosyal yapısına uyum sağlama çabası içindeler sürekli. Bu çaba içinde, çifte aidiyet (belki de aidiyetsizlik) duygusu, onları bir an bile bırakmayacaktır ne yazık ki. Okul çocuklarının anlatımları öylesine samimi, öylesine gerçekçi ki, okurken bir öykünün içine girmiş gibi oluyoruz. Kısa ve basit Türkçe cümlelerle konuşuyor bu çocuklar;  anadillerinden de vazgeçmiş değiller. Bir çocuk şöyle anlatıyor: “Ankara radyosunu her gece dinleriz. Son izinde Türkiye’ye gittiğimizde orada her şey gözüme, eski, yıkık göründü, yine de vatanımızdır.” (s.110) Başka bir çocuk, şunları dile getiriyor: “Almanlar bizi istemiyor. Buranın çarşılarını, sokaklarını seviyorum. Türkiye’de her şey Türkçedir diye gitmek istiyorum.” (s.112)

Konuk işçileri gerçekten Almanların çoğu sevmiyor ve istemiyor. Bu duygularını davranışlarında ve bakışlarında yansıtıyor kimileri. Bazı Almanlar, insancıl davranıyor, önyargılı olmaktan hoşlanmıyorlar. Yabancı işçilerin genellikle büyük inşaatlarda, madenlerde ya da fabrikalarda çalıştırıldıklarını; çoğunluğun hiçbir Alman’ın yapmak istemediği pis ve tehlikeli işlerde çalıştığını belirten tarafsız ve gerçekçi pek çok Alman da var.

Füruzan asıl sorunun sermaye-emek çelişkisi olduğunu sıklıkla dile getiriyor; Alman işçilerin de konuk işçilerin de sonuçta aynı sınıftan olduklarını ve aynı sömürüyü yaşadıklarını belirtiyor. Aradaki farkın, yabancı işçilerin daha düşük ücretlerle çalıştırılması olduğunu ifade ediyor. Bu durumun, Alman işçilerin de istedikleri ücretleri alamayışına, taban ücretin daha aşağı çekilmesine neden olduğuna değiniyor. Sonuçta, sistem her iki işçi kesimini de sömürmeye devam ederek kendini var ediyor.

Çocukların ve işçilerin konuşma kayıtlarından öğreniyoruz ki bir kısım Alman işçilerle yabancı işçilerin pek çoğu,  kötü koşullarda, “heim” denilen toplu yerleşim yurtlarında kalıyorlar. Çok sayıda kişiye az sayıda tuvaletin düştüğü, banyo ve tuvaletin ortak kullanıldığı bu yerlerde kimi zaman banyo da bulunmuyor; insanlar evlerde leğen içinde banyolarını yapabiliyorlar. Evler o kadar soğuktur ve kömür de o kadar az yakılmaktadır ki çocuklar sabah erkenden okullarına gidip orada ısınmaya çalışmaktadırlar. Bütün bu zor durumlar, diğer yabancı işçiler ve çocuklarında da benzer şekildedir. Füruzan sadece Türklerle değil, Yunan, İspanyol, Yugoslav, İtalyan işçilerle de görüşerek onların ev bulma ve ev kiralama sorunlarına, ailelerinin parçalanmasına, işçi ailelerinin kaldıkları barakaların sağlıksız koşullarına yer vererek kapitalist sömürünün ve insanca yaşam koşullarından mahrumiyetin ortak ve evrensel bir mesele olduğunu vurgulamaktadır.

Yeni Konuklar’ın en çarpıcı bölümünü kuşkusuz Füruzan’ın Ruhr havzasındaki kömür madenlerinde çalışan Türkiyeli işçilerle yaptığı görüşmeler ve madenlerdeki gözlem ve izlenimlerinin yer aldığı sayfalar oluşturuyor. Yazınsal bir dille ve etkileyici betimlemeleriyle Füruzan, Ruhr bölgesine trenle yaptığı yolculuğu dile getiriyor önce. Kömür işçilerinin çalıştığı maden ocağına, yerin 1200 metre derinliğine cesaretle, vicdanla ve yazar sorumluluğuyla inen Füruzan’ın madenle ilgili anlattıkları, gerçekten bizleri heyecanlandırıyor. Maden işçilerinin kaldıkları yurtlara giden, onları ziyaret edip dertlerini dinleyen, birer dostluk çaylarını içen, mütevazı sofralarına oturan Füruzan, yaşadıklarını ve tanık olduklarını güçlü bir gerçekçilikle ve incelikli cümlelerle dile getiriyor.

Füruzan

Yazar, madencilik konusunda Engels’in dile getirdiklerinin, 1970’lerin Alman kömür ocaklarından ve oralardaki hayatlardan çok farklı olmadığını da gösteriyor bize: “Bu bölgede lojman ve yatakhaneler de görüyoruz. Bu barakalar da büyük kentlerdeki gibi birbirlerinin içine sokuşturulmuş. Bu odalardan biri 18 ayak boyunda ve 15 ayak genişliğinde. Ve 42 erkeği ve 14 erkek çocuğu barındıracak şekilde, yani 14 yatakta 56 kişi yatıyorlar. Bunların yarısı gemideki gibi ranzalarda, yarısının üstünde yatıyor. Pis havanın dışarıya çıkması için hiçbir pencere ya da delik konulmamış. (…) Evet, burası bir Amerikan köle gemisinin güverte altı değil. Özgür doğan Britanyalıların konutu.”2

Füruzan, insani duyarlılık, vicdan ve adalet duygusuyla yaklaştığı bütün olay ve olguları, o etkileyici diliyle aktarıyor. Füruzan’ın anlattıkları bize Soma faciasını ve Ermenek başta olmak üzere, yaşanan diğer maden kazalarını; (iş cinayeti demek daha doğru) anımsatıyor. Ne yazık ki sömürü ve ucuz emek düşkünü sermaye sahiplerinin, işçilerin yeraltı ve yerüstündeki yaşam güvenliklerini hiçe saydıklarını; yeraltında sığınacakları güvenli odalar inşa etmekten kaçındıklarını anımsıyoruz büyük bir acıyla. Soma’nın üzerinden bir yıl geçti ve ne yazık ki yaralar kapanmadı; derinden derine kanamaya devam ediyor. Soma sonrasında, yeraltı sularında boğularak ölen Ermenek maden işçilerinin acısı, vicdanlı yüreklerin sancılarını daha da artırmış durumda.

Yeni Konuklar içinde yer alan "Hoşça Kalın Derken" adlı röportaj, daha sonra, Özcan Karabulut’un derlediği ve geçtiğimiz yıl yayımlanan Emek Öyküleri kitabı içinde de yer aldı. Füruzan,  kömür madeninde, yerin yüzlerce metre derinliğinde, işçilerin günlük hayatı ve çalışma koşullarına o incelikli kalemiyle dikkat çekiyor; merak ve heyecan uyandıran bir anlatımla maden emekçilerinin yeraltı çilesine edebiyatçı duyarlılığıyla yaklaşıyor. Füruzan’ın ayrıntı ustalığını fark ediyor;  okurken o dipsiz madenin içindeymiş gibi hissediyoruz kendimizi,  âdeta soluğumuz kesiliyor. Gurbetçi bir işçinin, “madenciler kırkına varmadan ölürler. Biz burda kazanalım da hiç olmazsa çoluğumuz çocuğumuz rahat eder” sözlerindeki çaresizliği de naklediyor Füruzan. Farklı zaman ve yerlerde olsa da, maden işçilerinin durumlarının düzelmediğini görmek, bugün ülkemizde yaşanan maden kazaları konusunda bizi daha duyarlı kılıyor. İnsan hayatını hiçe sayan kâr odaklı sistemin acımasızlığına karşı vicdani ve insani duyarlılıkla;  toplumsal dayanışmayla hareket etmenin gereğini daha iyi anlıyoruz. Sömürünün maden işçilerinin adeta posasını çıkaracak düzeyde olduğunu fark etmemizi sağlıyor Füruzan. İş kazalarında can verenleri bizzat işçilerin anlattıkları üzerinden gösteriyor; maden işçilerinin çoğunun ellerinde bir ya da birkaç parmağın eksik oluşunun, yaşadıkları iş kazalarından kaynaklandığını dile getiriyor. Gözlerinin çevresinde sürekli siyah bir halka oluşunun, ince kömür tozunun göz çevresine yapışıp kalmasından ileri geldiğini,  maden işçilerinin akciğerlerinde çoğu zaman ciddi hasarlar olduğunu ve hastalanan işçilerin hemen düşük ücretli yerüstü hizmetlerine verildiğini, bu nedenle işçilerin en korktuğu şeyin ciddi sakatlıklar ve hastalıklar olduğunu vurguluyor. Bütün amaçlarının çalışıp para biriktirmek ve memlekete dönüp güzel bir iş kurmak olduğunu, çoğunluğun bu hayalle yaşadığını söylüyor Füruzan. Bunun, bir çeşit sınıf atlama özlemi olduğunu belirtiyor. İşçilerin, kendi çocuklarını okutarak onların daha iyi bir yaşam sürdürmelerini amaçladıklarını da ifade ediyor.

Füruzan, Yeni Konuklar’da, Almanya’daki göçmen işçiler olgusunu, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, politik, tarihsel, kültürel ve eğitimsel…  bütün boyutlarıyla ele alıyor ve meseleleri açılımlıyor. Gerçekliğin türlü katmanları içinde göç’ün tüm trajedisini gözler önüne seriyor. Göç trajedisine, asıl olarak edebiyat içinden bakmaya dikkat ve özen gösteriyor. Olguları emek- sermaye çelişkisi üzerinden açıkladığı için Füruzan’ın konulara ve meselelere yaklaşımda milliyetçi unsur ve açıklamalardan uzak durduğu; söz konusu temel çelişki üzerinden sömürüyü sınıfsal bağlamda işlediği dikkatlerden kaçmıyor. İşçilerin bitmeyen yorgunlukları, o simsiyah toza bulanmış gözaltları, sert ve acımasız bir kapitalist sistemin göstergesi durumunda. Gerçek hayat hikâyelerini, hayatın odağından, madenlerin en derin karanlıklarından çekip çıkaran ve bize ulaşmasını sağlayan Füruzan, Yeni Konuklar’da gerçekten ciddi, değerli, gerçekçi bir çalışmaya imza atarak bizi derinden düşündürüyor ve vicdani duygularımızı harekete geçiriyor.

Yeni Konuklar, Füruzan’ın kurmaca yapmadan da önemli yapıtlar oluşturduğunu kanıtlayan, onun görsel bakış açısını çeşitli ayrıntılar üzerinden sezdirerek görme biçimlerimizi de etkileyen, ruhlarımızda farkındalıklar yaratan önemli bir araştırma, deneme, röportaj kitabı… ve hâlâ çok güncel…

1 Füruzan, “Yeni Konuklar”,  YKY, 2012. 3. Baskı.

2 F. Engels, “İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu”, s. 364-365, akt: Füruzan, “Yeni Konuklar” s.   146


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR