Yeni Roman’ın “Nesne” Odaklı Dünyası
14 Şubat 2018 Edebiyat Kültür Sanat Roman

Yeni Roman’ın “Nesne” Odaklı Dünyası


Twitter'da Paylaş
0

Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu. Romancı anlık görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür.
Raşel Rakella Asal
İkinci Dünya Savaşı sonrası toplumda bir değişim yaşanır. Bu değişimin yansıması edebiyatta da yerini alır; romanda “nesne” yılları denen maddeci bir yaklaşım ortaya çıkar. Alain Robbe-Grillet toplumun bu yeni gerçekliğini bütünüyle yeni bir bakış açısıyla ifade ederek romanlarında kişinin yerine “nesne” odaklı bir dünya yaratır. Ona göre dünya “nesnelerin şeyleştirdiği yeni bir evrendir” artık. Bu nesne odaklı dünyada insanın konumu silikleşmiş, insan nesnenin tamamlayanı olmuştur. 20. yüzyıl edebiyatına damgasını vurmuş edebiyat kuramcısı Alain Robbe-Grillet “Yeni Roman, Yeni İnsan” adlı yazısında edebiyata bakış açısını şöyle dile getirir: “Günümüz romanı, bizim yazacağımız romandır, dünün romanlarının benzerini çıkarmak değil, onları aşmak, daha ileri gitmektir.” Böylece edebiyatta kalıplaşmış düşüncelerden kurtulmaya yönelen herkesi, kendi edebiyat dünyasına davet eder. Nedir bu edebiyat dünyası? Alain Robbe-Grillet, kuramcısı olduğu “yeni roman”ın insan odaklı değil, nesne odaklı olduğunu ilan etmekle edebiyata bakış açısını vermiş olur. Bu “nesne”ler dünyası bize inceden inceye tasvir edilir. Bu nesneleri gören bir insan gözü, onları hatırlayan bir insan düşüncesi, onların yerini değiştiren, onları saklayan, onları koruyan bir insan tutkusu olduğuna göre, Alain Robbe-Grillet yarattığı bu edebiyat dünyasına böylece insan öğesini de yerleştirmiş olur. Nesneler bizim ayrılmaz parçamızdır ve her evde, hayatımıza kokusu bulaşmış, iyisiyle kötüsüyle anıları taşıyan ve bir başka eve konsa bambaşka hallere bürünecek eşyalar vardır. Bu nesneler günlük yaşamımızın birer parçasıysa, onları nasıl görmezden gelelim demek ister “yeni roman”ın kuramcısı.
Bir “nesne” bizi geçmiş bir anıya götürebileceği gibi, gözümüzün önünde ani bir orman imgesinin belirmesi de bizi bir gezintiye çıkmaya karar almamıza etken olabilir.
Genel anlamıyla, sözlükte ‘nesne’ sözcüğü için şöyle tanımlarla karşılaşıyoruz. Gözle görülebilen, duyuları etkileyen, kişi dışında kalan, bir ağırlığı, bir kütlesi olan her türlü varlık, şey. “Nesne” kelimesini daha geniş anlamda “duyuları etkileyen her şey” diye ele alırsak, bir anıyı, bir tasarıyı ve her türlü iç içe geçen, havaya fışkıran, yan yana bulunan, bir yok olup bir beliren, uçucu imgeleri de birer nesne olarak değerlendirebileceğimizin altını çiziyor Robbe-Grillet. Bir “nesne” bizi geçmiş bir anıya götürebileceği gibi, gözümüzün önünde ani bir orman imgesinin belirmesi de bizi bir gezintiye çıkmaya karar almamıza etken olabilir. Bu imge bombardımanları altında hem geçmişe hem de geleceğe taşınabiliriz. Geçmişin kararsız imgelerinden, şimdiki zamanın elle tutulur imgeleri arasında gidip geliriz. “Yeni romancılar, gözümüzün önünde durmakta olan bu dünyanın dopdolu, karmaşık ve yoğun gerçeğini dile getirmek isterler. Yeni romancılara göre, gerçek yaşantılarımız, çoğu zaman, dış dünyanın en önemsiz ve anlamsız görünen ayrıntılarına bağlanır ki, bunlar bilincimizde anlatımı güç yankılar yaparlar.” [caption id="attachment_58880" align="aligncenter" width="800"] Alain Robbe-Grillet yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz...[/caption] “Yeni roman”ın okura yarattığı dünyada en önemsiz eşyanın da önemi vardır. Çünkü bu önemsiz eşyada kullanmanın yarattığı yıpranma, bir insanın yüzünde yaşanmışlıktan doğan yüz kırışıklıkları gibi bize yaşam ipuçları verirler. Nesneler onların gerisinde olan yaşam izlerini de beraberlerinde taşırlar. Evin duvar ve döşemeleri, orada oturan –yoksul ya da zengin, silik ya da gösterişli– bir kişiyi hem temsil eder, hem de onunla aynı alınyazısını paylaşır. Hikâyeyi bir an evvel öğrenmeye can atan okur, tasvirleri önemsemez, onları atlarsa, hikâyenin bütününü de atlamış olur. Bu yüzden ‘yeni roman’ önem taşımayan “nesne”lerden söz açmakla onları görmezden gelmememiz gerektiğini bize hatırlatır. Çünkü biz bu küçük “nesne”lerle var oluruz. Onlar da bizim dünyamızın parçalarıdır. Yeni roman bu bakış açısıyla kendi gerçeğini yaratmaya yönelir. Önemsiz gördüğümüz “nesne”ler her an gözümüzün önünde belirir ve aynı anda yok olur; böylece durmadan gözümüzün önünde silinen sonsuz nesneler evreninde yol alırız. Zihnimizde veya gözümüzün önünde tekrar görünmeye başlayana dek ya silinecekler ya da var olacaklardır. Varoluşları onu görenin görme ve duyma süreciyle sınırlıdır. Nesneler onu görenin kafasından geçer ve onun tarafından tasarlanırsa, bu “nesne”ler ona bakan kişinin dış gerçekliğinin bir tanığı olmaktan çıkar, onun kendine özgü bir gerçekliğini yansıtır. Alain Robbe-Grillet’de betimleme tutkusu, eşyayı, içinde yaşadığı mekânı, bütün boyutlarıyla yansıtmaya çalışır. Onun betimlemelerinde geometrik bir düzen vardır. İlk romanı, Silgiler’de (Les Gommes) sayfalar boyu, sokaklar, dükkânlar, alanlar anlatılır. Onun nesnelere verdiği önem çok açık belirir.
Alain Robbe-Grillet yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür.
“Wallas, önünde duran dağıtıcı makinenin camekânında, şöyle bir düzenlemenin altı örneğini görür: margarin sürülü bir ekmek içinin üstüne, mavi derisi gümüş parıltılar saçan geniş bir ringa filetosu yatırılmış; sağ tarafa beş tane domates çeyreği, sol tarafaysa üç halka katı yumurta; bunların üstüne de, gayet iyi hesaplanmış noktalara, üç tane siyah zeytin yerleştirilmiş. Bundan başka, her tepside bir çatal, bir de bıçak bulunmakta. Daire biçimindeki ekmekler kesinlikle özel sipariş edilmiş olmalı.” (Silgiler, YKY 2005) Alain Robbe-Grillet yalnızca gördüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda yöresinde yeni şeyler bulan ve bulduklarını bize anlatan anlatıcıya dönüşür. Küçük ayrıntılar dünyasında gezinir, bir imgelemeden başka bir imgelemeye geçer. Anlamsız gibi görünen (sözgelişi, “Rıhtımın kenarındaki granit bloklar; topuzun altında, şurada burada siyah, beyaz ve pembemsi kristaller parlıyor, gri renkli lav taşından yapılan küp, irtibatı kesilmiş zil, lahana çorbası kokan sokak, paslı tenekelerde yok olup giden çamurlu yollar…” gibi) betimlemeler metinde belirli bir amaç ya da işlev taşımasa bile anlatıda yerini alır. Bütünden koparılmış, ayrık parçacıklar gibi görünen bu görüntüler görenin dünyasını kapsadığına göre, onları nasıl görmezden gelelim, demeye getirir. İşte “yeni roman”cının görüntü dünyasına gelen ve onu bütüne ulaştıran bu küçük parçacıklardır. Çünkü bu nesneler birdenbire ve nedensiz çıkışlarıyla bize kendilerini kabul ettirirler. Romanın görevi okuyucuya bütünüyle boş ve anlamsız olan şeyleri tasvir ederek, onların arkasında gizlenmiş olan dünyayı yansıtmaktır. Nesneler artık kendileri için de konuşurlar ve hikâyenin önemli bir yerinde yerlerini alırlar. Onlardan kurtulmak artık söz konusu değildir. Böylece anlatının parçalanmasına sebep olsalar da, onlar artık bir bütünün parçalarıdır. Metin onlarla bir bütünlüğe ulaşır. Geleneksel romanda olduğu gibi, belli bir olayın etrafında dondurulmuş bir dünya değildir bu. Romancı anlık görüntülerin, anlık değişimlerin peşine düşmüştür. Değişen, yeniden oluşan, silinen, parçalanan ve tekrar oluşan küçük anı birikintilerini, bilinç kımıldanışlarını da yakalar. Böylece “nesne”ler dünyası kuru ve ölü bir dekor olmaktan çıkar, insanla kaynaşan canlı bir öğe halini alır.
En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının sorunu zamansızlıktır.
Her imge, her görüntü, her ses, baş döndürücü anlık bir hızla önümüzden geçer. Her an yanımızdan “nesne”ler akarlar. Ama ne ilginçtir ki, bizimle bu kadar yakın bir ilişkide olan bu “nesne”ler günlük yaşamın dur durak bilmez temposunda gerçekliklerini öyle yitirirler ki, biz onları görmez oluruz. Hatta giderek görme duyumuz da zayıflar. Yaşamın hayhuyunda sıkışıp kalışımız, bu akıp giden “nesne”leri ilgisizce süzmemize, onlara sadece bir bakış atmaktan öteye gitmez. En küçük bir görme kaygısından yoksun, bir an önce hızlı yaşam temposuna ayak uydurmaya çalışırız. Çünkü günümüz insanının sorunu zamansızlıktır. Bu zamansızlık bize sığlaştırıcı bir bakış getirir. Bu bakış altında yaşamın özünü, onun canlı bir süreç olduğunu unuturuz. Yaşam anlamlı olmaktan çıkıp, tüketilen anlar toplamına indirgenir. Böylece sürekli yaşanan anları da öldürmüş oluruz. Georges Perec’in yazı dünyası da Robbe-Grillet gibi “nesne”lere odaklı bir okuma önerir, bize görmenin derinliklerini anlatmaya çalışır. Nesnelerin orada olmalarının bir nedeni vardır ve yorumlanması gerekmektedir. İlk romanı Les Choses 1965’de yayımlandı ve Renaudot Ödülü’nü aldı. Bu tarihten sonra yirmiye yakın kitap yazdı. En önemli yapıtlarından 1978’de yayımlanan Medici Ödülü’ne değer görülen La Vie Mode d’EmploiYaşam Kullanma Kılavuzu) adlı kitabına Jules Verne’nin Michel Strogoff romanından bir cümleyi ön sözüne katarak başlıyor: “Bak, bütün gözlerinle bak.” Yaşadığımız çağda, biz insanlar daha çok tüketelim diye biçimlenmiş bir toplum düzeni var. Uzakta bir yerde değil, hemen içinde yaşıyoruz. Kapitalist sistem üretim açısından verimli bir sistem kurmuş, kâr odaklı fabrikalar hiç durmadan üretmek zorundadır. Üretim zorunluluğunun arkasından, pazarlama taktikleri geliştirilir, koca bir reklam sektörü kurulur, tüketimi artırmak için yapılanların bütünüyle ortaya tüketim kültürü çıkar. Ürünlerin insanlardan daha önemli hale geldiği bir toplumda, baskıya direnemeyen tüketici, kendi parasıyla mağdur olan kişi olur. Georges Perec Şeyler romanında bu tüketim kültürüne biri erkek, diğeri kadın iki kahraman (Jerome ve Sylvie üzerinden) odaklanıyor. Bu kahramanlar yazar tarafından tek bir karakter olarak ele alınır. Onlar hakkında bireysel, derinlemesine bir tasvirle karşılaşmayız, onların düşüncelerinden de hiç söz etmez. Ancak yazar aralarında ilişki üzerinden betimlemeye başvurmadan kahramanları toplumdaki yaptıkları eylemlerle ve yaptıkları tüketim üzerinden anlatır. Bu olaylar, romanın yazıldığı 1960’larda geçse de karakterlerimizi tanımakta hiç zorluk çekmeyiz, çünkü onları bugünkü toplumla kolayca özdeşleştiririz. Şöyle bir durum çıkıyor ortaya: İnsan tükettiği nesnedir. Roman “mutluluk”, “sahip olunan nesneler”, “arzulanan nesneler”, “zenginlik-servet” gibi temalar üzerinden toplumsal bir eleştiri sunuyor. Hem tüketim toplumuna dayatılan bu tüketim sarhoşluğunu eleştirirken, bunun uygulayıcısı olan insanlara da eleştiri getirmiş oluyor. Sistemi sorumlu tutarken, sistemin elinde kuklaya dönüşmüş, eli kolu bağlı insanın bir portresini de çizmiş oluyor. İzmir hakkında bir yazı bulmak umuduyla İlhan Pınar’ın Gezginlerin Gözüyle İzmir adlı kitabını karıştırırken şöyle bir cümleye takıldım: “Yaşadıkları şehrin tarihini bilmeyen, şehri yaşanır mekân kılmak için tarih gerekliliğinin bilincinde olmayan şehirliler, o şehri sadece tüketeceklerdir.” Açıkça, İlhan Pınar’ın bu sözleri yaşamakta olduğum İzmir’e değişik bir boyuttan bakmamı sağladı. Her şeyin hızla değiştiği, tükendiği, tüketildiği bu ortamda, kentin bitmeyen inşası ve yenilenme sevdasına mı mahkûm ediliyoruz? Bu mahkûmiyet bizi sağlıklı çevrelerden, sokaklardan, doğadan uzaklaştırıyor. Her sokakta, her köşe başında kazılıp bırakılmış çukurlar, kanalizasyon boruları, elektrik ya da telefon kabloları ve dahası yol şantiyeleri, metro kazıları… Bir evin bahçesinden havaya kalkan yeni sulanmış toprak kokusuna sarı hanımellerinin taze kokuları karışmasını öyle arzuluyorum ki… Kaynakça: Nazik Göktaş, “Alain Robbe-Grillet’de Roman Estetiği”, Mersin Ün. Dil ve Ed. dergisi, 2005 Dr. Mükerrem Akdeniz, Yeni Roman ve Nathalie Sarraute, Bilgi Yayınları, Şubat 1967 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Ara Yayıncılık, l989 Ferit Edgü, “Yeni Romana bir Bakış”, Yeni Dergi, Aralık 1965 Maurice Nadeau, “Yeni Roman“, Yeni Dergi, Kasım 1965 Alain Robbe-Grillet, Silgiler, YKY, 2005 Yukarıdaki fotoğraf, Yeni Roman yazarlarından bir grup: Alain Robbe-Grillet, Claude Simon, Claude Mauriac, Jerome Lindon, Robert Pinget, Samuel Beckett, Nathalie Sarraute, Claude Ollier.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR