Yeryüzünün En Büyük Evi
15 Temmuz 2019 Öykü

Yeryüzünün En Büyük Evi


Twitter'da Paylaş
1

Garip bir adamdı.

Bir köprünün altında doğmuştu, suları çamurlu bir dere kenarında. Babası kendi ismini bile yazamayan bir dilenciydi ve kendisine “Noma” derdi. Babasının soyadı yoktu.

İsminin ne olduğu sorulsa, “Noma” diye yanıtlardı.

Soyadının ne olduğu sorulsa, “Noma” diye yanıtlardı.

Babasına bu ismi kim, nerede vermişti bilmek imkânsızdı. Küçük bir çocukken, ona da bir isim versin diye babasına çok yalvardı. Babası oğluna şöyle cevap verdi:

“Senin ismin Noma.”

“İyi de baba, bu senin ismin değil mi?”

“O zaman sana Küçük Noma deriz.”

Küçük Noma ismini işte böyle aldı.

Annesi alık bir kadındı. Doğum yapar yapmaz, bebeğin vücudundaki kanı bir kedi gibi yalayarak temizlerken, “Bu çocuğun yıllar sonra kendi çocuğu bir çatı altında doğacak,” demişti.  

O yaz sel vurdu. Gece yarısı bir uyandılar ki köprü altında yattıkları yer sular içinde kalmıştı. Baba bir şekilde köprünün üstüne kadar çıktı ve aşağı baktı, karısı yeni doğmuş oğlanla birlikte sel sularında sürükleniyordu.

“Yardım edin! Yardım!” diye bağırdı baba.

İnsanlar o tarafa koşuştu ve anneye doğru uzun bir sopa uzattılar. Kadın güç bela sopaya tutundu ve, “N’olur önce bebek!” dedi.

Kollarını uzattılar, bebeği ondan aldılar ve deli anne sopayı daha fazla tutamayınca üzerine gelen dalganın altında kaldı. Küçük Noma annesini işte böyle kaybetti.

O saatten sonra Küçük Noma’nın tek isteği kendi evi olmasıydı. Asla sel sularına kapılmayacak bir ev, kendisini hem yağmurdan hem rüzgârdan koruyabilecek bir ev; artık bundan daha büyük bir dileği yoktu.

Küçük Noma ile Büyük Noma birlikte dilendiler, baba çocukla birlikte gittiğinde eline daha fazla yiyecek geçtiğini fark etti. Konserve kutularında en taze ne varsa çocuğa verdi, nadiren de olsa lezzetli gibi görünen şeyler de çıkardı kutudan. Kendisine ise kokuşmuş, çürük yiyecekleri ve bir de balık kemiklerini alırdı.

Buldukları yerde uyudular. Dam saçaklarında, tarlalarda, bir orman düzlüğünde karşılarına çıkan yaşlı ağacın dibinde – başlarını koydukları her yer evleri oldu. Sonbaharda yüzleri çiy damlacıklarıyla ıslandı ve danaburunları kulaklarının dibinde pıtır pıtır yürüdü. Işıl ışıl yıldızlarla süslü gökyüzü yorganları, nemli toprak yatakları oldu. Yastıkları birbirine bağlanmış kuru dallardı ve şafak söküp de etraf parlak bir aydınlığa teslim olurken evlerinden çıkarlardı.

En büyük istediği kendine ait bir ev olan Küçük Noma ağaç tepelerinde uyumaya başladı. Çıplak ve rutubetli topraktan çok daha rahat, çok daha davetkârlardı.

“Burada uyunmaz,” dedi babası. “Ağaçtan ev olmaz ki. İnsanlar ağaçta uyumaz. Yarasalar, kuşlar uyur, bir de kara gerdanlı ardıç kuşları ile böcekler.”

Ama Küçük Noma ağaçlarda uyumaktan vazgeçmedi. Oraları sevdi çünkü kendini hayalini kurduğu evin çatı katındaymış gibi hissediyordu.

Ağaç tepesindeki dallardan babasına seslenirdi. “Üst kattayım, baba. Sen alt katta uyu o zaman.”

Babası yumuşak bir sesle, “İyi geceler,” der ve ağaç dibine uzanıp üst katta kıvrılıp yatan oğluna bakardı.

Ağaç tepesi daha küçücük bir çocukken hayalini kurmaya başladığı çatı katıydı. Odanın duvar kâğıtları baştan sona ay motifiyle kaplıydı. Dallar boyunca açmış sık yapraklar perde gibi pencereleri örttü, ağacın gövdesi de aşağı kata inen dik bir merdiven oldu. Arada çatı katına kadar yılanlar gelirdi, bazen de yarasalar odanın çatısından baş aşağı sarkar ve uykudaki kuşlar çocuğun oyuncakları olurdu.

Sağlam bir dala uzanıp uykunun kendisine gelmesini beklerken, gittikçe kuvvetlenen ay ışığı altında ampul gibi ışıldayan meyvelere bakar ve onlara bir bir isim verirdi.

“Sen duvar saati, sen masamın üzerindeki hacıyatmaz ve sen de, hmmm, her gün tam yedide zırrr diye çalan saat ol. Sen kumbara, sen kilit…”

Ardından uyuyakalırdı ve çalar meyve saati hiç şaşırmadan sabah yedide daldan düşüp onu uyandırırdı.

Kışlar pek soğuktu.

Çatı katındaki rahat odası birden çırılçıplak kalır ve rüzgâr alırdı ama o yine de odasından çıkmazdı. Kalın yaprak perdeler nasılsa ortadan kaybolur ve artık ne yılan oyuncakları ne de yarasa oyuncakları yanına uğrardı.  Şimdi alarmı, hacıyatmazı, duvar saati ve kilidi olmayan bir odası vardı ama en azından üzerinde yattığı o dal, sert yatağı hâlâ oradaydı.

Hava iyiden iyiye soğumasına rağmen çocuk o dalın üzerinde uyumakta ısrar edince, babası kendi yanaklarını tokatlamaya başladı.

“Seni dövemiyorum madem, ben de kendime vururum.”

Babası acıdan ağlayana kadar yüzünü tokatlayınca Küçük Noma çatı katındaki odasından inmeye razı oldu. Bir baca altı bakındılar, ne de olsa baca altlarında sıcak bir taş üzerindeymiş gibi uyuyabilirlerdi. Ama baba tam uykuya dalacakken Küçük Noma hıçkırmaya başlardı:

“Baba, ben evime gidiyorum. Evimi çok seviyorum.”

Kışları bazen kar yağardı ve etrafı tertemiz beyaz pamuktan yapılmış bir yorgan gibi kaplardı, bu görüntü çocuğu ne olursa olsun huzurlu bir uykunun kucağına yollardı. Babası Küçük Noma’nın ağaçlarda uyuma alışkanlığını kendi evi olmasını istemesine, o çocukça dileğine yorardı ama gizliden gizliye umut ettiği bir şey vardı. Ağaç tepeleri gökyüzüne daha yakındı ya, Küçük Noma’yı da böylece ölmüş annesine daha bir yaklaştırıyorlardı belki.  

*

Bir kış sabahı Küçük Noma güne ağaç tepesinde uyandı ve babasının uyuduğu baca altına gitti. Anladı ki babası artık uyanmayacaktı. İnsanlar babasının donarak öldüğünü söyledi.

Büyük Noma’nın, hayatı boyunca başını sokacak bir evi olmamıştı ama en azından öldüğünde kendi boyunca bir yuvası olacak kadar şanslıydı. Burası onun mezarıydı ve tepesinden yükselen yuvarlacık toprak yığını adeta sazdan yapılmış bir kulübe çatısını andırıyordu. Düşünceli birileri yuvasının kapısına ismini bile yazmışlardı.

Küçük Noma’ya babasından geriye ezilmiş bir konserve kutusu, kırık bir gözlük, yırtık bir battaniye, dikişleri sökülmüş bir gömlek ile gömleğin göğüs cebindeki birkaç madeni para ve babasının yolda bulduğu yırtık bir İncil sayfası kaldı.

Küçük Noma, tek harf olsun bilmeyen babasının bir kitaptan kopmuş bu sayfayı neden sakladığını anlamamıştı. Küçük Noma da okuyamıyordu, gitti sokaktaki birisinden kâğıtta yazan kelimeleri kendisine söylemesini istedi.

Gökteki kuşlara bakın! Onlar ne eker, ne biçer ne de ambarlara yiyecek taşırlar ama Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan daha kıymetli değil misiniz? İçinizde endişelenmekle ömrünü tek saat olsun uzatabilen var mıdır? Giysilerinizi neden dert edersiniz? Kırlardaki zambakların nasıl serpildiğine bakın: Bunun için uğraşıp didinmezler. Ama bakın size ne söyleyeceğim, bütün o ihtişamına rağmen Süleyman bile bir zambak gibi giyinebilmiş değildi. Tanrı, bugün kırda olup yarın ocağa atılacak otları böyle giydirirken sizi daha iyi giydirmez mi sanırsınız, ey kıt imanlılar? O halde “Ne yer ne içeriz?” ya da “Ne giyeriz?” diye kaygılanmayı bırakın…

Küçük Noma tüm bunların ne demek olduğunu anlamadı. Ama tuhaf güçleri ve tuhaf şefkatiyle ona yiyeceğini, içeceğini ve giyeceğini verecek böyle bir Tanrı’nın olduğu fikrinden çok etkilendi.

O saatten sonra ağaç tepelerinde uyumayı bıraktı ve yeryüzünde bir evi olsun diye çabalamaktan hiç vazgeçmedi.

Şehre gitti ve tüm geceyi eğimli bir toprak üzerinde kendine ev yapmakla geçirdi. Ertesi gün demir başlık takmış insanlar ellerinde çapa ve oraklarla çıkageldiler ve onun bir gecede yaptığı evi yıktılar. Küçük Noma bu adamlarla saklambaç oynamaya başladı ve o gece kendine yeniden bir ev yaptı. Bu sefer, baraka sanki daha önceden beri oradaymış gibi dursun diye dışına bir de boya sürdü. Demir başlık takmış bir adam sabah olunca yine geldi ve evini yerle bir etti.

Küçük Noma, “Bu benim evim. Lütfen, evime dokunma,” diye hıçkırarak yalvardı.

Ama evi göz açıp kapayana dek paramparça oldu.

Küçük Noma, demir başlıklar altındaki o gözlerden kaçamayacağını fark etti.

Para kazanıp doğru dürüst bir ev yapmaya karar verdi. Kimseyi tanımıyor, neyi nasıl yapacağını da bilmiyordu – hem okuma yazması da yoktu. Kaç yaşında olduğunu bile bilmiyordu. Bir tek isminin Küçük Noma olduğundan emindi. Çalışmak istiyordu ama kimse ona iş vermezdi. O da alt geçitlerin önüne çöktü ve dilendi. İnsanların şefkatini ona ancak acırlarsa kazanabileceğini fark etti. Topal bir adama kendisinden daha fazla anlayış gösterdiklerini görünce o da içinden sakat olsam diye geçirdi. Ama gücü kuvveti yerinde bacaklarından birini kendi eliyle kesebilecek cesareti yoktu.

Sessiz sedasız oturmakla yetindi ve insanların önüne bir iki bozukluk bırakmasını bekledi. Gözleri çoğunlukla kapalıydı, insanlar da onun kör olduğunu düşünmeye başladı. Küçük Noma insanları aldatmanın kötü bir şey olduğu biliyordu ama işe de yaramıştı; o da bütün gün gözleri kapalı bir şekilde oturdu.

Merdivenleri bir çıkan bir inen ayak sesleri, palto eteklerinin pantolonlara çarptığında çıkardığı sesler, merdivenlerin demirden kenarlarına çarpan ayakkabıların metalik sesleri, kadınların ökçeli ayakkabılarının bıraktığı daha keskin sesler, metronun koridorlarında bağıran biri, uzakta şarkılar söyleyen bir sarhoş. Küçük Noma gözleri kapalı otururken önünden gelip geçenlerin seslerini dinlerdi. Bozuklukları öyle bir atışları vardı ki sanki balgamlarını tükürüyorlardı. Ayaklarının dibine düşen paraların sesinden o gün tam olarak ne kadar kazandığını anlayabilecek kadar kulağı keskinleşmişti.

Günü tek öğünle geçirdi ve dilenerek kazandığından bir kuruş olsun harcamadı. Gıkını bile çıkarmadan, kör bir adam olarak tam elli yıl dilenerek çalıştı.

Artık gerçekten de kör bir adam sayılırdı ve sırtı da yaşlılıktan iki büklüm olmuştu. Bütün ömrü bir ev edinebilmek için para biriktirmekle geçtiğinden, annesinin müjdelemiş olduğu o çocuğa hiç sahip olamadı; haliyle hiç kimseye de “Küçük Küçük Noma” ismini veremedi. Ama yine de umudunu hepten kaybetmiş değildi.

Evi olduktan sonra diğer şeylerin geleceğine inanıyordu. Evlenecekti, sonra bebeği de olurdu.

Daha altmış yedi yaşındaydı hem. Çocuğu rahat evinde sıcak bir odada doğsundu da, gerisi önemli değildi.

Ama yaşlıydı, dermanı kalmamıştı ve insanlar aklının pek yerinde olmadığını konuşuyordu. Yine de altmış yedisinde nihayet ev sahibi oldu, çok küçük bir ev.

Evine gittim, görüp gördüğüm en ufak evdi. Öyle sıkışıktı ki bir mimarın tasarladığı maket eve benziyordu.  

Yatak odası, mutfak bir de mendil kadar avlu vardı. Yatak odası nasıl da ufaktı – Küçük Noma uzandığında ayak parmakları kapıdan dışarı taşıyordu. Evinde değil sanki, diye düşündüm; adeta ipek kozasına sarınmış bir hali vardı. Her şeye rağmen orası bir evdi.

Avlusuna bir devedikeni, hemen yanına da her sabah ıslık çalarmış gibi bir sesle çiçek açan gündüzsefası ekti. Babasının İncil ayetlerini çerçeveletti ve duvara astı.

Artık gözleri neredeyse hiç görmeyen, kambur bir yaşlı adam olduğu için çerçeveyi asmasına yardım ettim.

O sırada bir kahkaha atıp, “Ellerimle odama çivi çakıyorum. Minicik bir şey, nasıl güzel değil mi?” dedi.

Çivi epey sağlamdı ama yine de çekiciyle üzerine üç dört kez daha vurdu. 

Odasına çivi çakmaktan hoşlanıyor gibiydi. Duvarlara olduğu gibi çiviler çakmaya devam etti ve şimdi geriye bir iğne gözü kadar bile boş yer kalmamıştı. Çivilerden birine sokakta bulduğu sarı bir Mabet ağacı yaprağını, diğer çiviye de babasından miras kalan kırık gözlüğü astı.

Artık onun için hayatın tek bir amacı vardı, o da bir zamanlar annesinin çok arzu ettiği gibi çocuğu olmasıydı. Ama hayallerindeki mutluluk gerçekleşmedi. O evde ancak bir hafta yaşadı.

Bir gün demir başlıklar takmış bir grup adam belediyeden çıkageldi ve “Bu evi boşaltmalısın,” dedi. “Evi yıkmak zorundayız.”

“Neden?” Yaşlı adam veryansın etti. “Ruhsatı yok mu ki bu evin?”

“Ruhsatı olmadığından değil; şehri kalkındırma alanı içinde kalıyor. Planlarımıza göre yıkmamız lazım. Buraya bir park yapıyoruz. Elbette zararını tazmin edeceğiz. Çevredeki diğer bütün evler onay verdi, bir siz kaldınız. Lütfen burayı imzalayın.”

“Hayır, olmaz.” Yaşlı adam kararlılıkla başını salladı. “Bu toprak benim, ev de benim evim. Bu evi ben kaç senede aldım haberin var mı? Dilenmeye başladığımda sen daha doğmamıştın,” diye bağırdı.

“Dede,” diye kahkaha attılar. “Bu ev filan değil. Bir kuş kafesi. Artık daha büyük bir yere taşınabilirsin.”

“Hayır dedim,” diye cevap verdi. “Bu evi kimse yıkamaz.”

O gece çatı katında uyudu, ayın altında.  O uykudayken adamların çapa ve oraklarla gelip evini yıkacaklarından korktu. Kapı eşiğini kemiren farelere bile yalvar yakar oldu.

“Lütfen, evimden uzak durun. İsterseniz ben öldükten sonra kemiklerimi dişleyin. Ama evden uzak durun.” Fareler onu anladı ve o saatten sonra eve bir daha yaklaşmadılar.

Küçük Noma’nın komşuları etrafı yavaş yavaş terk etti, belediye çalışanları boş evleri yıkmaya gelecekti. Boş toprakları sürdüler, buralara süs ağaçları diktiler ve tahta banklar koydular. Çitle çevirdikleri bir alana hayvanat bahçesi adını verdiler ve oraya tavus kuşları koydular. Bir de atlıkarınca kurdular. Artık Küçük Noma’nın bir başına kalan evi dışında bütün çevre parka dâhil edilmişti. Gece gündüz çatı katından hiç çıkmadı ve boğuk bir sesle bağırdı durdu.

“Benim evimi yıkamazsınız. Yapamazsınız.”

Park projesi neredeyse tamamlanmıştı ki belediyenin kıdemli bir görevlisi işlerin ne âlemde olduğunu denetlemeye geldi. Etrafta memnun bir yüzle dolaşırken çatı katından bağıran yaşlı adamı fark etti.

“Bu da ne? Bir çeşit hayvan mı? Daha önce insana bu kadar benzeyen bir hayvan görmemiştim.”

Proje müdürü gerildi ve “Hayvan değil,” diye cevapladı. “Evini koruyor. Bir çocuğu olmadan evden çıkmazmış.”

“Delirmiş. Bunun yüzünden bütün parkı yıkacak halimiz yok. Tutuklayın.”

O gece bir grup insan geldi ve Küçük Noma’yı zırhlı polis aracıyla götürdüler. Evi yıkarken onu hapsetmeleri gerekmişti ama polisler onun içerde tutulması için bir bahane uyduramadılar. Ortada belli bir sebep yokken bir hafta hapis kaldı, sonra yetkililer onu içeriden çıkarıp eline biraz para verdiler. 

“Lütfen burayı imzala, dede.”

Yazı yazmayı bilmeyen Küçük Noma polislerin uzattığı kalemi aldı. İsmini yazmak yerine, çok uzun zaman önce, daha küçük bir çocuk olduğu günlerde, dünyada en sevdiği insan olan babasıyla dilenirlerken gördüğü duvar yazılarını andıran bir şeyi çizdi. Şuna benziyordu:

‘♡’

Polis karakolundan çıktı ve evine doğru yürüdü. Eve vardığında polislerin kendisine neden para verdiğini anlamıştı. Ev artık yoktu. Tüm hayatı boyunca her şeyden daha fazla düşlediği o küçük ev arkada tek bir iz bırakmadan gitmiş, parkın yeşilliklerinin bir parçası olmuştu.

Belki de gözleri iyiden iyiye körleşmişti de evi bu yüzden göremiyordu ve bu düşünceyle çimenlerin üzerinde biraz dolandı. Eskiden evinin olduğu yer şimdi güzelce biçilmiş, bir de yoncalar ekilmişti. Küçük Noma vaktini dört yapraklı bir yonca aramakla geçiren birine benziyordu.

Evi o kadar ufak olunca yıkım karşılığında aldığı para da yeryüzünde başka bir eve yetmeyecek kadar az olmuştu. Eski evinden daha küçük bir ev yeryüzünde yoktu. Elindeki para ancak bir kutu süte, iki dilim sandviç ekmeğine, kurutulmuş bir balığa ve tek bir posta puluna yetti.

Yaşlı adam hayatında ilk kez bir kutu süt, iki dilim ekmek ve kurutulmuş bir balık satın aldı ve yıllardır özlemini çektiği bu şeyleri yiyip içti. Evini yemiş gibi oldu. Kalan bozuklukla da tek bir posta pulu satın aldı. Şimdi cebinde tek kuruşu yoktu.

Parka geri gitti. Bacağını bir pergel gibi kullanarak eskiden tam evin durduğu noktaya bir daire çizdi. Dairenin bir ucundan diğerine kadar beyaz tebeşir tozu serpti.

“Bu benim evim. Burası odam. İçeri kimse giremez,” dedi.

Burada uyudu. Kimsenin hakkında gözü olmadığı için evinin sınırları ötesine asla geçmedi. Çocuklar ellerinden kaçan topu almak için yaklaşacak olduklarında, “Hey çocuklar! Lütfen başka yerde oynayın. Burası benim evim,” diye bağırdı.

Çocuklar da ne yapsın rica dolu bir sesle, “Özür dileriz, dede. Topumuz evine kaçtı. Onu geri atabilir misin?”

“Buradan başka bir yerde oynayın. Camımı kırabilirsiniz.”

Hafta sonları mutlu insanlar çocuklarıyla birlikte parka yürümeye gelirler ve farkında olmadan Küçük Noma’nın çizdiği sınırı geçerlerdi. O da bağırırdı:

“Burası benim evim. Hemen çıkın.”

Ziyaretine gittiğimde yaşlı adam beni tanıdı.

“Seni görmek ne güzel,” dedi hüzünlü bir halde. “Seni içeri alamadığım için kusuruma bakma. Evim o kadar küçük ki.”

“Sorun değil, dede. Burası yeni evin mi?”

“Evet, evet. Burası benim evim.”

“Sana mektup yazacak olsam nasıl göndereceğim?”

“Geçen seferki adrese yollayabilirsin. Ama küçüğüm baksana, bu evde çivi çakmaya duvar da yok. En çok buna üzülüyorum.”

Yaşlı adam avlusuna bir gündüzsefası ve devedikeni ekti, yanlarına da marul ile minicik iki ipek çiçeği.

“Bahçeme ne diyorsun, güzel değil mi? İpek çiçekleri açsın, onları sana vereceğim.”

Avlusu o kadar küçüktü ki yatmaya yer bile yoktu, yaşlı adam da ayakta dikelerek uyumak zorunda kalıyordu.

Onu yeniden görmeye gittiğimde, “İkinci bir kat yapacağım,” dedi. Aklına koymuştu. Merdiveni yapması bir gününü ve bir gecesini aldı.

“Çatı katındaki odam nasıl sence?” Bunu söylerken taşınabilir merdivenin basamaklarından çıktı ve biraz sendeledikten sonra tepesine oturdu.

“Harika olmuş. Çok hoşuma gitti, dede.”

Çatı katı dediğimiz o merdiven tepesinden başka bir yerde uyumadı. Merdivenin yan tarafına posta pulunu yapıştırmıştı ve evinin tek süsü olan bu resimde uzaktaki bir ülkenin kraliçesi vardı.

Yaşlı adamın sonunda evine kavuştuğunu biliyordum ve o evde hayatının en mutlu haftasını geçirmişti. Mutluluk nedir? Bahçenden geçer ve evinin kapısını açarsın, sonra oturma odana bir göz atıp merdivenlerin başında durursun ve uzaktaki yabancı bir ülkenin güzel kraliçesine hayranlıkla bakarsın.

Park yönetimi yaşlı adamı uzaklaştırmaları için demir başlık takmış bir grup adam göndermekte gecikmedi. Onu arabaya götürdükleri sırada bağırıyordu.

“Burası benim evim. Ayakkabılarınızı çıkarın lütfen. Her yere çamur bulaştırıyorsunuz!”

Ama adamlar ayakkabılarını çıkarmadılar. Asker postalları yaşlı adamın özene bezene ektiği bahçenin üzerinden geçti. İpek çiçekleri acımasızca katledildi, gündüzsefası ise soldu gitti.

“Aman, bahçem… Çiçeklerime basmayın n’olur!”

Tam arabaya bindirilecekti ki yaşlı adam bana döndü ve hıçkırıklar arasında, “Küçüğüm, çatı katını sana veriyorum. Orası artık senin. Sende kalabilir,” dedi.

Dede bir daha geri gelmedi ve ben de merdiveni kolumun altına alıp eve döndüm.

*

Geçen cumartesi çocuklarımı parka götürdüm. Yıllardan beri oraya ilk gidişimdi. Bir sürü insan etraftaki günebakan çiçekleri gibi öğlen güneşinin tadını çıkarıyordu. Yarış atları nasıl koşturursa çocuklar da adeta böyle koşup duruyor, babalar minik bebekleri havaya kaldırarak hoplatıp zıplatıyordu. Her taraftan kahkaha sesi geliyor ve aileler ardı ardına fotoğraf çekiyordu. Makinelerin önündeki çocuklar, yüzlerindeki zorlama öpücüklerle sanki ağızlarına bol köpüklü bir diş macunu sürmüş gibi gözüküyorlardı.

Yaşlı adamın evine gittim. Evin olduğu yer halen yeşillikti. Sevinçle etrafta koşturan oğlum bana seslendi.

“Baba, baba! Bizle oynasana.”

İlk kez yaşlı adamın çitini geçip içeri girdim. Evin ve sahibinin olmadığı boş avlu şimdi yonca yaprakları ve çiçeklerle doluydu. Yaprakların üzerinden çıkan beyaz çiçekler, yaşlı adamın kurusunlar diye geceden bahçeye astığı yeni yıkanmış çamaşırları andırıyordu. Çiçeklerden birini kopardım ve oğlumun bileğine saat yaptım. Kızıma da bir yüzük. Çocukların neşesi anlatılmazdı.

“Babam yonca çiçeğinden neler yapabiliyor! Saat, yüzük…”

Güneş batana kadar dört yapraklı bir yonca aradık, ben bulamadım ama kızım üç tane buldu.

“Baba, bunu sana veriyorum, iyi şans getirmesi için.”

Hiçbir şey düşünmeden Küçük Noma’nın boş bahçesine baktım, zayıf ışıkta parlıyordu.

Tabii ya… Dede, toprağına bakmaya devam ediyor. Rüzgârlar yaşlı adamı buraya taşıyor ve o da geride tek bir iz bırakmadan yok olan bahçesinin olduğu yere kendi elleriyle yağmurlar yağdırıyor – meltemde nazlı nazlı salınan yonca çiçeklerine baksanıza, hemen oradalar işte.

Tek bir çiçek kadar bile değerli değiliz. Bir durun ve kulak verin. Rüzgârlar esip geçerken çimenleri bir çalgı aletinin telleriymişçesine tıngırdatıyor. Arp sesi çıkarıyorlar. Rüzgârlar, toprağın çalgılarıyla müzik yapıyorlar.

Ama bakın size ne söyleyeceğim, bütün o ihtişamına rağmen Süleyman bile bir zambak gibi giyinebilmiş değildi.

Neden bilmiyorum, çok eskiden dedenin duvarında okumuş olduğum o İncil ayeti aklıma geldi.

Evet. Her şey onun. Bizim hiçbir şeyimiz yok. Biz onun evinde kiracılarız sadece. Tüm evren onun evi.

O akşam eve geldiğimde karım, “Hayatım, bu resmi duvara asabilir misin?” dedi.

Ünlü bir ressamın kopya tablosunu işaret etti. O kadar yükseğe uzanamayınca depoya indim ve merdiveni çıkardım. Yıllar önce dededen miras kalan merdivendi. Üzerine çıkıp duvara bir çivi çaktım; ilk defa yaşlı adamın çatı katına girmiştim. O odada durdum ve çivinin çerçeveyi taşıyacak kadar sağlam olmasına aldırmadan çekiçle üzerine üç dört kez daha vurdum.

Tıpkı çok uzun zaman önce, ben daha küçükken yaşlı adamın yapmış olduğu gibi.

Çeviren: Burcu Uluçay

ÇN: Öykünün Türkçe çevirisi için kaynak metin olarak Juhea Kim’in Korece’den İngilizceye yaptığı çeviri metin kullanıldı.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Feride Serin
Güzel bir öyküyü bize kazandırdığı için çevirmen Burcu ULUCAY' a teşekkür ederim.
10:04 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR